Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2009 Perşembe

Uluslararası Bestseller, Kıçımın Kenarı

Kayıp Gül'den bahsediyorum tabii ki. Kabul ediyorum, genel olarak tüm bestseller'lara hafif bir önyargıyla yaklaşıyorum. Bilgece bir deyişten yola çıkarak, ("Nerde çokluk orda bokluk"), çoğunluğun bayıldığı bir yapıtın çok da derin olamayacağına inanıyorum. İyi edebiyat olmasıysa neredeyse imkansız gözümde. Ama keyifli vakit geçirtebilir insana, çok eğlenceli saatler vadedebilir, hatta Harry Potter serisi örneğinde gördüğümüz gibi yepyeni bir dünyanın kapılarını açabilir. Bu yüzden, şimdi Kayıp Gül hakkında yazacaklarım, çok satan kitaplara karşı genel olarak takındığım bu küçümser tavra yorulmamalı.

Hakkında hiçbir şey bilmeden ve duymadan aldım kitabı. Kitap fuarında karşıma çıkıverdi ve ilk tepkim utanmak oldu, şöyle geçirdim aklımdan: "Gerçekten böyle şeyler mi yazılıp çizilmiş bu kitaba dair? Gerçekten 29 farklı dile mi çevrilmiş, üstelik dünyanın öbür ucunda bile bestseller mı olmuş? Üstelik çerez kitap da değil galiba, Küçük Prens'le falan karşılaştırmışlar? Nasıl olur da duymam bugüne kadar, bu kadar mı cahil, bu kadar mı zavallı bir insanım?" Ve ezilip büzülerek, aslında üzerine para verseler okumamam gereken bu kitabı, cebimden para ödeyerek aldım, Timaş Yayınları'nın standından. Timaş, evet. Bu ilk ipucum olmalıydı, o an koşarak uzaklaşmalıydım oradan, biliyorum. Aptallığıma yanıyorum.

Bu yazıya başladığımda Kayıp Gül'ün konusunu anlatacaktım aslında, kısaca en azından. Ama inanın hiç içimden gelmiyor, zaten ne gerek var ki? Kıytırık, yavan, hatta gerizekalıca bir konu. Okuyucunun zekasına hakaret ediyor izlenimi veren bir kurgu. Basitlikte çocuk kitaplarıyla yarışır, inanılmaz boktan bir dil. Yer yer imla hataları, cümle düşüklükleri. Kitabın kalın gözükmesi için sanıyorum 20 punto verilmiş satır araları. Deli saçması diyaloglar ve en baştan tahmin edilebilen dandik bir son. Eğer edebiyat anlayışınız benimkine biraz olsun benziyorsa, sonlarına doğru o kadar sinirleneceksiniz ki, kitabı "Gülünü sikeyim!" haykırışlarıyla parçalamamak için kendinizi zor tutacaksınız. Ama yapamayacaksınız, çünkü kendinizi kandırılmış hissettiğiniz için, bundan bir şekilde bir yerlerde bahsetmeye karar vermiş olacaksınız, tabii bu da kitabı tamamlamanızı gerektirecek. Ama o kadar zorlanacaksınız ki, bir hafta elinize yapışacak.


Kitabın arka kapağında verilen alıntıları alıntılayacağım size şimdi biraz da ki, neyle karşı karşıya olduğumuzu anlayalım:
Türklerin Küçük Prens'i tüm dünyayı büyülüyor. -Helsinki Sanomat (Finlandiya)
Çağdas bir fabl, derin ve bilgece - St. Exupéry'nin başyapıtı Küçük Prens'in tadında. -DPA (Almanya)
Simyacı, Küçük Prens gibi kitapları seviyorsanız, çok hoşunuza gidecek. -Time Out
Büyük bir global başarı. Simyacı, Küçük Prens ve Martı'yı sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. -Air Beletrina (Slovenya)

Bu insanlar ya da kurumlar kimdir nedir, hiçbir fikrim yok, ama şu da bir gerçek: En kıytırık dergi bile yaşadığınız ülkedeki bir yazarın elinden çıkan bir romana dair "Şöyle başyapıt, böyle bilgece, Türklerin Küçük Prens'i!" gibi şeyler söylüyorsa, siz o kitabı okursunuz, okumalısınız, 'okumam gerek' diye düşünmeseniz bile merakınız uyanır en azından. Hayır işte, o noktada durun. Okumayın. Yapmayın, etmeyin. Sadece para ve zaman harcamayacak, bir de sinir olacaksınız, çünkü aptal yerine konduğunuzu hissedeceksiniz. Tabii eğer doğu ile batının sentezi, iç gelişim, her şeyi bilen falcı, mistisizm, aslında var olmayan ikiz/kişiliğinizin iki ayrı parçası, doğu "felsefe"leri gibi kavramlar size hoş geliyorsa ve kendine yardım kitaplarını seviyorsanız sizi hiç tutmayayım, hemen gidin okuyun, baş tacı yapın, geliştikçe gelişin, bu blogda da işiniz yok zaten.

Yanlış anlamayın, derdim kötü kitap değil. Bir sürü kötü kitap okudum, eminim Kayıp Gül'den çok daha kötülerini de okumuşumdur. Ama hiçbiri beni bu kadar öfkelendirmedi, hiçbiriyle ilgili nefret dolu cümleler kurmadım, çünkü hiçbirini kandırılarak satın almadım. Bu kadar basit. Sadece geniş bir reklam kampanyasından bahsetmiyoruz, 40 farklı ülkede yüzbinlerce sattığı iddia edilen, "Bir başyapıt, Türklerin Küçük Prens'i, Martı'sı, Simyacı'sı" diye tanımlanmış bir romandan bahsediyoruz. Simyacı'yla ilgisi: Konusunun epey bir Simyacı'dan etkilenmiş olması. Küçük Prens'le ilgisi: Her sayfada en az 10 kez güllerden bahsetmesi, fakat bu gülleri abidik gubidik bir metafor olarak kullanması. Martı'yla ilgisi: Bir yerinde Martı'dan bir alıntı yapması ya da söz etmesi, tam anımsayamıyroum. "Martı, Simyacı ve Küçük Prens'ten hoşlananların okuması gereken bir kitap..." cümlesi üstte saydığım noktalardan doğmuş olmalı. Aksi takdirde Kayıp Gül'ün bu eserlerin (ki bir de Simyacı'yı pek sevmem ben, ama elbette Kayıp Gül'le karşılaştırıldığında bir başyapıt) ayarında olduğunu iddia etmek, modern klasiklere hakaret etmek olur. Gülerler adama.

Bu arada meraklısına minik bir bilgi: Bu kitap, 6 yıl önce bir başka yayınevinden çıkmış. Satmamış hiç. Ama Timaş'a geçince, Timaş (ya da artık çalıştıkları ajans) açıkgözlülük etmiş. Ve belki de gerçekten dünyanın dört bir yanında yüzbinlerce 'sattırmış' bu kitabı, inanın bilemiyorum. Bütün bunlar bir kandırmaca mıdır, yani "şu kadar ülkede yok sattı" açıklamaları sadece kitabın satması için bir pazarlama stratejisinden mi ibarettir, yoksa "Hesse'nin Siddharta'sı ayarında bir başyapıt!" laflarının altında minik de olsa (söyleyeni bağlayan) bir gerçeklik payı var mıdır, örneğin o laflar gerçekten de birileri tarafından zikredilmiş; ama o birileri kişisel yardım kitaplarından medet uman, İclal Aydın tadında aşk böcüşü sevgi kelebeği insanlar mıdır, bu kitap gerçekten dünyanın öbür ucundaki bir minik sahil kasabasında örneğin çok satmış mıdır bilemeyeceğim. Sonuç değişmiyor nitekim.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Levent Mete'nin Aşk Hastalığı

Aşk romanı görünümünde, ama aşk romanı olmayan bir kitap. Sözde aşkı anlatıyor, ama aslında anlatmıyor, aşkla -en azından 'hastalık' olmayan formuyla- uzaktan yakından ilgisi yok anlattıklarının; varoluşsal roman diyebileceğimiz bir eser var ortada. Kişi: kendisi ve çevresi. Bunun üzerine Aşk Hastalığı.

Hayatları evler, yazlık evler, arabalar, lüks restoranlar, markalı giysiler vs. ekseninde dönen evli ve çocuklu iki ortayaşlı insan gün geliyor, yaşamlarının ne anlamsız olduğunu fark ediyor ve aşık olarak yaşadıklarına anlam katmaya karar veriyorlar. Yani aşık oldukları için hayatlarının muhasebesini yapmaya koyulmuyorlar, hayatlarından sıkıldıkları için aşık oluyorlar. Bu iki insan birkaç gün içinde eşlerini, çocuklarını, işlerini ve evlerini bırakarak, yaşamlarını darmadağın ederek birlikte uzaklara gidiyorlar. Ama 'sonsuza kadar mutlu' yaşamıyorlar bunun üzerine. Bilinçdışı karmaşaları yüzeye çıkıyor, varoluş duvarına tosluyorlar.

Levent Mete aynı zamanda psikiyatrmış ki bunun bu kitap üzerinde inanılmaz etkisi olmuş bence. Karakterlerin çatışmaları, kederleri, derinlikleri, suçlulukları olağanüstü gerçekçi işlenmiş. Yazar aynı zamanda hikayeyi iki kahramanın ağzından ayrı ayrı anlatıyor. Bir bölüm kadının, sonraki bölüm erkeğin ağzından ilerliyor ki sonlarda bu iki karakter birbirine benzemeye başlıyor, sanki zihinleri birbirine karışıyor. Akademik gözle okunduğunda Levent Mete'nin neredeyse kitap boyunca psikoloji/psikiyatri dersi verdiği görülebilir, ama bunu işin içine edebiyat katmayı ihmal etmeden yapıyor.

Sonuç olarak Aşk Hastalığı okurlara tavsiye edebileceğim bir roman, işin garibi bana -belki de konu açısından- çok hitap etmeyen bir roman oldu, açıkçası bir an önce bitireyim de yeni kitaba başlayayım diye hızlı hızlı, biraz da sıkılarak okudum. Fakat hakkını teslim etmek gerek ki, bu duygularla okurken bile ustalıklı bir roman olduğunu görebildim. Eğer varoluş üzerine kitaplar okumaktan hoşlanırsanız, buyrun, okuyun bu kitabı. Dili de son derece akıcı olduğundan rahat ve keyifli bir okuma olacaktır.

(Görseli Joe Beale'in blogundan aldım; Existantial Crisis isimli çalışması.)

22 Kasım 2009 Pazar

Murat Gülsoy'a Giriş

Tamamen tesadüf eseri eline geçen bir kitaptan çok etkilendiğinde, araştırdı- ğında yazarın tonlarca kitabı olduğunu görüp hemencecik hepsini bir şekilde edinip onları da yalayıp yutmaya başladığında ve her birinde ilk kitaptan aldığı keyif katlanarak arttığında hazine bulmuş gibi oluyor insan. Sürekli bir mutluluk hâli oluyor üstünde falan. Söz konusu insan benim burada, tamamen tesadüf eseri elime geçen kitap Sevgilinin Geciken Ölümü, tonlarca kitabı olan yazar da Murat Gülsoy.

1967 doğumluymuş yazarımız. Mühendis- lik ve psikoloji okumuş. Boğaziçi Üniver- sitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitü- sü'nde Doçentmiş. Ayrıca Boğaziçi Üni- versitesi Yayınevi’nin genel yayın yönetmenliğini yapıyor ve yaratıcı yazar- lık dersleri veriyormuş. Zamanında pek çoğumuzun aşina olduğu "Hayalet Gemi"yi hazırlayanlardanmış. Ve de bu adam, son 10 yılda 10'dan fazla kitap yayınlatmış. Kıskançlık ve hayranlık arasında değişen hisler beslemekteyim Murat Gülsoy'a karşı şu ara.

İki roman ve bir öykü kitabını okudum, yazının sonunda kısaca değineceğim onlara. Şu an okunmayı bekleyen bir romanı ve yaklaşık altı (!) öykü kitabı var, tırsıp biraz yavaş gitmeye, araya başka şeyleri de sıkıştırmaya karar verdim... Sanki Lost'u yeni keşfetmiş, ilk 2 sezonu birkaç gün evden çıkmadan ağzının suyu akarak izlemiş, ama aniden elindeki bölümlerin tümü bittiğinde bir boşluğa düşmüş gibi hissedeceğini idrak etmiş ve tekrar insanların arasına karışmaya, kalan sezonları da olabildiğince yavaş izlemeye karar vermiş biri gibi bir halet-i ruhiye içine girdim... Fakat sürekli "olağanüstü yazıyor bu adam" diye düşünmekten kafam karıştı, bu yazıda ne yazacağımı hiç bilemiyorum. Şöyle bir edebiyat dergisinde yayınlansa garipsenmeyecek, şahane analizler yapan, herifin kitaplarına manyak derin ve felsefi açılardan yaklaşan bir eleştiri yazısı yazma isteğiyle oturdum bilgisayarın başına, çok da emindim kendimden. Ama şimdi zaman geçiyor, ben yazıp duruyorum ama sanki feci boş yazıyorum, en iyisi pür amacıma dönmek; yazarı övmek, okuduklarımın tanıtım yazılarını web sitesinden (bkz: www.muratgulsoy.com) kopyala-yapıştır yapmak, bir iki de şık görsel eklemek.



Değinmeden geçemeyeceğim bir-iki nokta: "Bu Filmin Kötü Adamı Benim" ile 2004 Yunus Nadi Roman, "Bu Kitabı Çalın"la da 2001 Sait Faik Öykü Ödülünü kazanmış M. Gülsoy. Ben hikayeye bayılmadığım halde, okuduğum tek öykü kitabını çok beğendim: "Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul", ki yazarın ilk öykü kitabı oluyor; buradaki öyküler birbirinden bağımsız görünüyor, ancak sonunda bir bütünlük duygusu yaratıyor insanda. Zamanlar geniş zamandan geçmiş zamana sekiyor, bakış açısı genelde birinci tekil şahıs, ama üçüncü, hatta ikinci tekil şahıs bile kullanılıyor. Her satırda inceden inceye kendini gösteren bir ironi ve çok özgün bir üslup var.

Romanlarıysa aniden bitiveriyor ve hep okurda yarım kalmışlık duygusu bırakıyor. "Bu Filmin Kötü Adamı Benim"de de, "Sevgilinin Geciken Ölümü"nde de kurgu, labirentimsi bir yapıya sahip. Biraz Paul Auster'ın tarzını anımsattı bana içiçe geçen, birbirini teğet geçiyormuş gibi görünüp de bir şekilde bir yerlerde buluşan hikayeler. Ekonomik diye tanımlanabilecek bir dil kullanıyor M. Gülsoy, ama karakterlerin nedenlerden çok olaylarda ortaya çıkan duygu hallerindeki sahicilik, okuyucuya gereksindiği her bilgiyi veriyor zaten.

Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul

Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul'de on iki öykü yer alıyor. Bu öyküler, ağırlıklı olarak 'yazı' ve 'oyun' temaları üzerine odaklanmış. Murat Gülsoy'un öykülerinde göze çarpan bir özellik de ironi ve kara mizaha çokça yer verilmesi. Öykülerinde insanları şaşırtmayı sevdiğini söyleyen yazar, sürprizli, beklenmedik sonlarla, ilginç kurgularla çıkıyor karşımıza. İmgelerden yola çıkan, fantastik kurgulara yakın duran öyküler, tematik olarak bir süreklilik duygusu verse de, her öyküde başka denemelere giriyor yazar. Birinci tekil kişi anlatımının baskın olduğu çalışmalar, okurla bu nedenle sıcak bir ilişki kurmayı başarıyor. Sürükleyici bir anlatım, özenli kurgular, şaşırtıcı gelişmeler ve ironi. Bunlar Murat Gülsoy'un öykücülüğünün temel taşları. Modern öykünün çarpıcılığını, tazeliğini taşıyan bu çalışmalar, usta bir yazar olma yolunda genç bir öykücüyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Bu Filmin Kötü Adamı Benim

"Uzak geçmişten süzülüp gelen 'Neşideler Neşidesi'ydi Gaye. Ben, eski, mutlu bir Amerikan filmi: Kahramanlarının aptallık derecesinde saf ve iyi niyetli oldukları o stüdyo filmlerinin sahte yağmurlu sokakları kadar içli, aşk dışında hiçbir seçeneğe yüz vermeden korkusuzca sigara içen jönleri kadar kararlıydım. Gözükaraydım. Aynaya baktığımda tanınmayacak kadar değişmiş olduğumu gördüm Gaye bana baktığında ne görüyorsa o olmuştum. Başka insanlarla yaşarken varlığını hissettiğim kuşkulardan örülmüş o şeffaf duvarın eriyip gittiğini hissetmiştim. Kendimi... Şu evrende yapayalnız olmadığımı... Şu anlam veremediğim hayatın içinde zavallı bir nokta olmadığını... Hissetmiştim."

Günahlar zaman aşımına uğrar mı? Suçlar belki...ama günahlar? Kendine biçtiği rolü oynadığı mutsuz evliliğini -kendine rağmen- sürdüren ve üçlü bir aşk ilişkisinde İzzet ile Gaye'nin yanında geçmişini arayan başarısız bir yazar: Önder; aynı mutsuz evlilikten -geçerli bir yolla olmasa da- sıyrılmaya çalışan Defne; dört kişinin yaşamını değiştiren garip bir intihar. Mahkûm edildiğimiz yüzeysel hayatların dibinden akan karanlık suların sesine kulak veren bir psikolojik roman. Türkiye'de, şehirde erkek olmanın alçaklığını ve yüceliğini baba figürüyle hesaplaşarak sorgulayan Murat Gülsoy, sıradan kötülüğün sırlarını arıyor.

Sevgilinin Geciken Ölümü

Murat Gülsoy, yeni romanı Sevgilinin Geciken Ölümü'nde, Proust’tan beri modern edebiyatın temel sorunlarından biri olan zamansallığı konu ediniyor. Roman, bu düşünce çevresinde aşkın insanla ve ölümle ilişkisini sorguluyor. İroni, oyun duygusu, anlatının o en eski koşulu; izlenebilirlik, yazarın bu romanında da öne çıkıyor. Gülsoy yanıtların değil, soruların yazarı olmayı seçenlerdendir; bizi kendi evreninin eleştirel okurları olmaya çağırıyor. Bu kitapta yeni olan, Gülsoy kurmacasında her zaman ben’in sınırlarını zorlayan öteki'nin, bu kez içeri alınmış olması. Anlatının büyüsünü hep kendi eliyle bozan yazarımız, aşkın büyübozumuna kalkışıyor bu kez. Kahramanlarımız ruhsal ve bedensel bir sınır ihlâli olarak aşkın sonundan başına doğru ilerliyor, biz de onları soluk soluğa izlemeye çağrılıyoruz.

(Kitap tanıtımlarını www.muratgulsoy.com'dan aldım.)

14 Kasım 2009 Cumartesi

Çocukluğun Unutulmaz Kitapları

Herhangi bir çocukluğun değil, benim çocukluğumun tabii ki. Başlıklarda iyelik eki kullanmayı beceremiyorum, eğer bu başlık doğru atılmış olsa liste çok daha nesnel ve güncel olurdu, Harry Potter gibi seriler de listeye girerdi örneğin. Aşağıdaki kitaplar zamanında tekrar tekrar okumuş, neredeyse ezberlemiş olduklarım. Hatta hiç mi hiç utanmadan itiraf ederim ki, bir kısmını hâlâ okuyorum zaman zaman.

1- Pıtırcık Serisi (Sempe-Goscinny)

Bu seri 8 kitaptan oluşuyordu. birkaç yıl önce şimdiye dek yayınlanmamış olan hikayeler de "Pıtırcık Bilinmeyen Öyküler" adıyla iki kitapta toplandı, elbette tarafımdan hemen satın alınıp yalanıp yutuldu. Anladım ki ben Pıtırcık için biraz fazla büyümüşüm, 10 yaşını aşmış çocukların/büyüklerin okuması çok da bir anlam ifade etmeyen bir dizi bu. Yine de -aldığım nostaljik tatlardan sanırım- yeniden Pıtırcık'ın serüvenlerine dalmak çok keyifliydi. Serinin çevirisini de çok beğenirdim zamanında (o yaşta ne anlıyorsam?) örneğin Pıtırcık'ın "Ne yani, yalan mı, iyi valla"sını bugün bile hatırlıyorum :) Arkadaşlarının isimlerini de hâlâ hatırlıyorum, Vivet Kanetti'nin çevirisi sağolsun: Lüplüp, Toraman, Tıngır, Sırım, Gümüş, Dırdır ve Çarpım.

2- Küçük Vampir Serisi (Angela Sommer-Bodenburg)

Küçük Vampir de bir seriydi, şu an link vermek için araştırdığımda fark ettim ki 20. kitaba kadar gelmiş, oysa ben sadece 18'ini biliyorum. Aslında kitap hiç de vampir olmayan, 9 yaşında Anton isimli bir çocuğun çevresinde dönüyordu; bu çocuk vampirlerle ilgili kitapları ve filmleri çok seven, iç dünyası zengin bir çocuk. Bir akşam annesi ve babası evde olmadığında odasına açık pencereden çocuk (aslında çocuk değil tabii, yaklaşık 100 yaşında, ama çocukken öldüğü için bedeni çocuk kalmış) bir vampir giriyor. Ve... bildiniz, arkadaş oluyorlar. Kitaba adını veren küçük vampir bu işte; Rüdiger. Bir de Anna isimli kızkardeşi var ki o da Anton'un love interesti oluyor dizi boyunca. Ben de çocukken kafayı vampirlere bozmuş olduğum için (ve o zamanlar vampirlerle ilgili bu kadar çok materyal bulunmadığı için) bu seriye hazine muamelesi yapardım.

3- Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Büyük Cam Asansörü başta olmak üzere tüm Dahl öyküleri (Roald Dahl)

Ah, o çikolatalar... İlk kitabı okurken hazırda çikolata bulundurmak gerekirdi, farklı farklı şekerlemeler öylesine dahice (!) betimleniyordu ki, aksi halde kafayı yiyebilirdi insan. Çikolata Fabrikası'nın ardından Büyük Cam Asansör gelir ve ilk kitabın bıraktığı yerden devam eder hikayeye, Çikolata Fabrikası çok ünlü olmuşken Büyük Cam Asansör çok az bilinir nedense, bir önceki gibi ağız sulandırıcı olmasa da çok eğlenceli ve orijinal bir hikayedir, çikolata fabrikası yerine uzayda geçer. Dahl çok iyi bir yazardır zaten, üstelik yalnızca çocuklar için yazdığı öyküler değil büyüklere yazdığı öyküleri de vardır. Son derece yetişkinler (!!) için yazılmış romanı Amcam Oswald'ı hararetle tavsiye ederim.

4- Bir Çalgıcının Seyahati (Mehmet Tevfik)

Okunmaktan sayfaları dökülmüş bir kitap daha. Alfred Şüller ve Fridrih Müller'in ağzından kaleme alınmış bu yol hikayelerini okurken gülmekten karnıma ağrılar girerdi. Bendeki kopyası Yapı Kredi'dendi ama sanırım artık o baskısı tükenmiş, başka bir yayınevinden çıkıyor. Bu yeni yayınevinin kitabın kapak resmine koyduğu arp (solda) ne ola ki? Keman çalardı Alfred ve Fridrih. Kitap 1900'lerin başında, bir gazetede fasiküller halinde yayınlanmış, sonradan iki ciltte toplanmış. Çevirenin adı Mehmet Tevfik diye geçer, yazarın adı ise belli değil. Fakat ben bu kitabın bir Alman değil de bir Türk tarafından yazıldığına adım gibi eminim. Genç Kızlar'ı yazan, ama o yıllarda çeviri romanlar daha çok tutulduğu için (ve kimbilir daha başka hangi nedenlerden) Vincent Ewing isimli uydurma bir yazar tarafından yazılmış gibi gösteren Nihal Yeğinobalı örneğindeki gibi, Bir Çalgıcının Seyahati'nin de asıl yazarının Mehmet Tevfik olduğunu düşünüyorum.


5- Ulduz Kız'ın Kargaları ve Konuşan Bebeği başta olmak üzere tüm Behrengi Masalları (Samed Behrengi)

Behrengi'yi sevmemek mümkün mü? Şimdi dönüp baktığımda biraz fazla kör göze parmak buluyorum sosyalizm mesajlarını, ama o yaşta farkına bile varmamıştım, demek doğru formülü bulmuş yazar çocuklar için :) Küçük Kara Balık, Bir Şeftali Bin Şeftali, Konuşan Bebek ve Kargalar... En çok Kargalar. Ağacın dallarında sallandırılarak sopayla dövülerek öldürülen anne kargaya epeyce göz yaşı döktüğümü anımsarım :)





6- Kırmızı Balon (Albert Lamorisse)

Bu kitabı her seferinde yeni baştan hüzünlenerek okuduğumu hatırlıyorum. Kırmızı bir balon bulan Pascal isimli bir çocuğun 24 saatini anlatır. Pascal'ın tek istediği şey yolda bulduğu kırmızı balonun onunla kalmasıdır, ancak türlü aksiliklerle (katı otobüs/okul kuralları, pislik kabadayılar vs.) bir türlü balona kavuşamaz. Üstelik kırmızı balonun da bir bilinci vardır ve Pascal'ı dostu beller, onun için türlü fedakarlıklara girmekten kaçınmaz. Yanılmıyorsam aslında orijinali bir filmdir bu kitabın, yani alıştığımızın tersine film kitaptan değil, kitap filmden uyarlanmıştır.

7- Küçük Prens (Antoine de Saint-Exupery)

Küçük Prens'le ilgili ne yazılabilir ki? Bilmeyen de, sevmeyen de yoktur herhalde. Küçük Prens işte. "...Gülün için harcadığın zamandır gülünü bu kadar önemli yapan."

8- Lastik Pabuçlar (Mihail Zoşçenko)

Mika ve Lilya isimli iki kardeşin öyküleri vardır bu kitapta, gene biraz fazla mesaj kaygılı, ama çok sevimli öyküler.

9- Karşı Pencere ve Uçurtmam Bulut Şimdi (Sevim Ak-Behiç Ak)

Hem Karşı Pencere, hem de Uçurtmam Bulut Şimdi, Meltem'in öykülerini anlatır. Meltem sarı saçlı ve gözlüklü, fazla meraklı ve sanki biraz da şanssız bir kız çocuğudur, belki de kendimle özdeşleştirmişim fark etmeden :) Nedeni ne olursa olsun, öyküleri de, çizimleri de çok eğlenceli bulurdum.



10- Bacaksız Serisi (Rıfat Ilgaz)

Bacaksız Bahri isimli yoksul bir çocuğu anlatan 5 kitaplık bir seri. Bacaksız solaktı, ilkokuldaki öğretmeni çocukcağızın sol elini cetvelle terbiye etmeye kalkmıştı. Yeni gelen öğretmen ise orospu çocuğu bir faşist çıkmış, Bahri'nin sol elinin parmaklarını kurt başı şekilli bir broşun iğnesiyle delmişti. Bu seriden tüm hatırladığım bunlar :) Bir de Bacaksız'ın kaçak sigara satıp para kazandığı, ama o kısım biraz bulanık. Olabilir mi?

11- Gizli Yediler, Afacan Beşler ve Yaramaz Kızlar Serisi (Enid Blyton)

Yaramaz Kızlar (en az hatırladığım seri): 11 yaşlarında bir kızın yatılı bir kızlar okulundaki maceraları, her sınıfa bir kitap. Afacan Beşler: Reis, Miço, Gamze, Hako ve köpekleri, nereye gitseler macera onları bulur. Gizli Yediler: Adından da anlaşılacağı gibi 7 çocuktan oluşan, dedektifliğe özenen gizli bir çete, her kitapta yeni bir gizemi çözerler. A.B. ve G.Y. serilerini yatma saatim geçtikten sonra geceleri yorganımın altında el feneriyle okuduğumu anımsıyorum. İkisi de en az 20 kitaptan oluşuyordu, şaşar kalırdım nasıl bu kadar çok gizemle karşılaşabildiklerine, içim giderdi, hatta özentilikten yazlıktaki arkadaşlarımı örgütleyip bir çete kurmuştum ama tabii ki çözecek hiçbir olay yoktu :) Gizli Yediler'de de Pıtırcık serisinde olduğu gibi çocukların isimleri değiştirilmişti, fakat -en azından benim için- ters etki yapmıştı, garip garip isimler bulmuş çevirmen, Peter'ı Pet, Janet'ı Cano yapmış, diğer üyeler de Çalıkuşu, Çakı, Tombik, Cinci ve Kaptan olmuş. Hangisi kız hangisi oğlan bir türlü anlayamazdım.

12- Macera Tüneli dizisi (Çeşitli Yazarlar)

80'lerde doğup da Macera Tüneli'ni bilmeyen genç yoktur herhalde. Orijinal ismi 'Choose Your Own Adventure' olan bu dizide, kararları okuyucu verirdi, kitabın sonu buna göre biçimlenirdi. "Eğer Ms. Brown'u sorguya çekecekseniz sayfa 31'e, yemek odasını incelemek istiyorsanız sayfa 47'ye, Mr. Pink'in kahve davetini kabul edecekseniz sayfa 69'a geçin."

13- Lorel ile Hardi

Lorel ile Hardi, çocukken okuduğum tek çizgiromandır. 10 kadar büyük cilt, 40 civarı da küçük cilt hala raflarda durmakta (gerçi biriktirip bugünlere getirmiş olma şerefi bana ait değil, eski sevgiliminkileri hacılamıştım zamanında, ama olsun). Nedense Lorel'i (zayıf ve ezik olan) tutar, Hardi'nin (şişko ve cin olan) ona çektirdiklerine pek üzülürdüm.

5 Kasım 2009 Perşembe

Tülay Ferah ve Soru İşaretleri Bilmecesi

Bu minik yazı, Tülay Ferah'ın Epsilon'dan çıkan Gidersen Ölmem -isminden hemen anlaşılıyor ne harikulade bir kitap olduğu, değil mi?- adlı romanının bir eleştirisi değil. Zorlasam da romanla ilgili iki cümleden fazlasını yazamam zaten; tipik bir tuvalet kitabı kendisi. Altı çizilesi tek bir cümle dahi yok içinde, ama üstünü çizip karalamak istediğim pek çok cümle buldum şahsen. Dili akıcı, ama aslında hiçbir şey anlatmayan bir çerez. Dili akıcı derken kolay okunan demek istemedim, yanlış anlamayınız. Zor, çok zor okunuyor. Çünkü yazarımızın soru işareti kullanımıyla ilgili ilginç fikirleri var.

Her sayfada en az bir tane garip (evet garip, yanlış bile diyemiyorum) soru işareti kullanımı mevcut. Bu okurken o kadar dikkatimi dağıttı, o kadar garibime gitti ki ve o kadar ilgimi çekti ki (asıl hikayeden daha çok sanırım), hiç üşenmedim ve bazılarını (Dikkat: bazılarını. Çoğunu değil. Tümünü hiç değil. Belki onda biri? Belki yirmide? Belki Ferah'tan çok etkilendim ve soru işaretine karşı sağlıksız bir sevgi oluştu bende de? Ama şu 'belki'leri atmazsam anlatmak istediğimi anlatamam ki, sonuç olarak 'belki'li bir cümleye soru işareti gayet yaraşıyor? Evet evet, oluyor galiba? Nasıl da 'hiçbir şey' üzerine bu kadar uzun yazabiliyorum peki? Neyse artık parantezi kapatma zamanı geldi? Ama tatmin olmadım yeteri kadar, sonlanmadı gözümde bu deney? Belimin ağrısından bahsedeyim öyleyse? Bu Tüyap'taki 6. günüm ve kâh sert ve arkalıksız bir yere oturmaktan, kâh ayakta dikilmekten belim ağrıdı? Sıkıntıdan bu yazıyı yazıyorum ben de? Ama çok abartmadım mı? Niçin duramıyorum bir türlü? Bu kadar da saçmalanmaz ki? Hem aslında Tülay Ferah'ın tarzını yansıtabilmek için, alakasız cümleleri soru işaretiyle bitirmeye ek olarak soru cümlelerini de noktayla noktalamam (noktayla noktalamak!), geri kalan her cümlenin sonuna da bir ünlem atmam gerekiyordu? Neyse, artık geçti? Kapan artık parantez?) buraya almaya karar verdim -cümlenin başını unuttuysanız parantezin başladığı taraflara tekrar göz atmaktan utanmayın-. Bu arada yazarımızın ünlemlerle ilgili de bir takıntısı var ama bu alenen yanlış kullanım sayılamayacağı için, bu konuda laf söylemek bana düşmez (ama sanki söyledim bile?).

Kıssadan hisse, buyrun size kitaptan birkaç alıntı. En sonda da soru işareti yerine noktayla tamamlanmış cümleler var, fakat soru işaretli olanlar kadar tuhaf bir etki yaratmadıkları için, onlardan sadece beş tane aldım.



"Terk edilmek çözülmesi zor bir şifre?"

(Romanın ilk cümlesi.)
"Herkes işten atılma zamanının kendisine geleceği zamanı bekliyor?"
"Ortalık iflas eden, parasını bankalarda kaybeden kazazedelerle dolu?"
"Hava çok sıcak?"
"Sanki ikimiz de zamanı durdurmak istiyorduk?"
"Üç aydır kendime yeni bir giysi alamadım?"
"Berbat bir yüzle işe gidemem?"
"Televizyon izliyor olmalı?"
"Başak denen kız haritadan silinmiş görünüyor?"
"Canları bilir?"
"Deniz kenarında yürüyemedim?"
"İşyerinden haber yok?"
"Özür diledim?"
"Bir ilişki başlamamalı?"
"Ben senin annen değilim?"
"Yemek yapmalıyım?"
"Önüne bak, kaza yapacaksın?"
"Yine televizyona bakıyorum?"
"Cem sen beni anlamıyorsun?"
"Böyle bir şey yaşamadım?"
"Beyaz, klasik bir don giymiş?"
"Donu sinirime dokunuyor?"
"Cem beni karşılamaya gelmiş?"
"Hoş geldin Başak?"
"Ayakta kalmadığına sevindim?"
(Son üç alıntı aynı paragraftan)

"O şanslı erkek kim."
"Ebru nasıl."
"Nereden çıktı şimdi bu."
"Sandviçini beğendin mi."
"Nereye gideceksiniz."

Son olarak Epsilon'un dizgici ve tashihçilerine buradan selam etmek istiyorum ama yapamıyorum, bilemiyorum ki, bu yazarın kendine özgü dilidir (!) belki de, kendi seçimidir, dokundurmamıştır kimselere. Suçlu kim bilemedim.

4 Eylül 2008 Perşembe

Orhan Kemal (Baba evi)


Orhan Kemal , Baba evi

Kurtuluş Savaşı'na gönüllü olarak katılmış olan hukukçu baba, savaştan sonra iktidarla çatışınca, kalabalık ailesiyle birlikte Beyrut'a kaçmak zorunda kalmıştır. Orada ufak bir lokanta açar ve iki oğluyla birlikte çalışmaya başlar. Ancak işler kötü gider ve aile geçinemez hale gelir; üstelik baba ağır bir hastalığa yakalanmıştır. Aile çocukların kazandığı üç-beş kuruşla hayatını sürdürmeye çalışırken, babasının baskısından bunalan -aslında çok genç yaştaki- büyük oğul işten atılır, bir türlü yeni iş bulamaz, ailenin yükünü tek başına taşıyan kardeşiyle çatışmaya başlar. Sonunda babasını razı ederek yurda -Adana'ya- geri döner. Hala yoksuldur ama baskıdan kurtulmuş, yaşama sevincini yakalamıştır; arkadaş edinir, futbolda başarı kazanır ve hayatına kızlar girer... Tıkanmış yaşamlarında bireysel çıkış arayan küçük insanları anlatan "Küçük Adam'ın Romanı" dizisinin birinci kitabı olan 'Baba Evi', Orhan Kemal'in yokluk içinde, aile baskısıyla geçen çocukluğunun, ilkgençliğinin öyküsü.

İNDİR(4shared)

İNDİR(Rapidshare)


Orhan Kemal (Baba evi)


Orhan Kemal , Baba evi

Kurtuluş Savaşı'na gönüllü olarak katılmış olan hukukçu baba, savaştan sonra iktidarla çatışınca, kalabalık ailesiyle birlikte Beyrut'a kaçmak zorunda kalmıştır. Orada ufak bir lokanta açar ve iki oğluyla birlikte çalışmaya başlar. Ancak işler kötü gider ve aile geçinemez hale gelir; üstelik baba ağır bir hastalığa yakalanmıştır. Aile çocukların kazandığı üç-beş kuruşla hayatını sürdürmeye çalışırken, babasının baskısından bunalan -aslında çok genç yaştaki- büyük oğul işten atılır, bir türlü yeni iş bulamaz, ailenin yükünü tek başına taşıyan kardeşiyle çatışmaya başlar. Sonunda babasını razı ederek yurda -Adana'ya- geri döner. Hala yoksuldur ama baskıdan kurtulmuş, yaşama sevincini yakalamıştır; arkadaş edinir, futbolda başarı kazanır ve hayatına kızlar girer... Tıkanmış yaşamlarında bireysel çıkış arayan küçük insanları anlatan "Küçük Adam'ın Romanı" dizisinin birinci kitabı olan 'Baba Evi', Orhan Kemal'in yokluk içinde, aile baskısıyla geçen çocukluğunun, ilkgençliğinin öyküsü.

İNDİR(4shared)

İNDİR(Rapidshare)


Kaderimin Efendisi (Şebnem İşigüzel)

Bu defa küçük şeyleri anlatmanın derdinde Şebnem İşigüzel. Küçük gibi görünse de hepimizin boyunu aşan, hayatı burnumuzdan getiren şeyleri. Bize kaderimizin efendisi olmadığımızı ve olamayacağımızı hatırlatan küçük şeyleri…


Acı zariflikler de bu küçük şeyler arasında değil midir? Hem zariflikler hep tatlı olmaz ya… Zarifçe dayatılanlar, zarifçe sevilmek istemeler, kapıları kapatmalar, kendine gömülmeler, kaderine boyun eğmeler, başkaları tarafından tuzla buz edilip “zarif ve küçük” parçalara ayrılmalar. Kader, Tanrı ve hayat karşısında uslu uslu, sakin sakin ezilmeler…

Yazar yüksek dozda, ağır, yakıcı bir ilacı, eli hafif bir hemşire gibi okurun damarına akıtma niyetinde bu defa. Görünürde sıkı bir iğne yemiş gibi hissettirmeden, ama bir kez damarlarda dolaşmaya başladığında baş döndüren, biraz da sızlatıp acıtan öyküler bunlar. Kader ile insan arasında kalan öyküler…

Şebnem İşigüzel, büyük ilgi gören ilk öykü kitabı Hanene Ay Doğacak’tan sekiz, Eski Dostum Kertenkele’den beş yıl sonra, Yazının ağır ağır kendi hayatını rehin istediğini hissettiren yepyeni öyküleriyle okurun karşısına çıkıyor…

Şebnem İşigüzel
Sarmaşık
Tarama: bilinmiyor
Düzelti: Taslak
Dil: Türkçe
Biçem: PDF
Boyut: 305 KB



İNDİR (Rapidshare)


İNDİR (4shared)



24 Şubat 2008 Pazar

İmkansız Aşk (Hasan Öztoprak)

İmkansız Aşk (Hasan Öztoprak)

Beş gündür, hep uzak ve karmaşık olan bir aşk�a, daha da uzak düştüm. Uzaklık çaresizliktir. Bazen hangisinin daha trajik olduğunu bilemezsiniz: Mesafelerin koyduğu uzaklık mı? Sözlerin, duyguların içinde saklı olan mı? Şimdi mesafelerin koyduğu uzaklığın çaresizliğini yaşıyorum. İstemeden söylediğim bir yalanın kurbanı oldum. İlk kez kendi isteğimle ondan uzağa düştüm. Ama yine çaresizim. Yapabileceğim tek şey var, bildiğim üç telefon numarasını da aralıksız olarak çeviriyorum. O buğulu sesi duyuncaya dek daha kim bilir kaç kez elim telefonun soğuk tuşlarına gidecek. Bu bir yakınma değil; tam tersi, bu eylem, düşünmenin, sevmenin, hissetmenin hazzını ve hüznünü bir arada yaşatıyor bana...

Şair kimliği ile tanıdığımız Hasan Öztoprak�ın ilk romanı, İmkânsız Aşk. Yaşanmışla yaşanmamışın, kurmacayla gerçeğin, hüzünle öfkenin iç içe geçtiği, sisli ve bulanık bir düşler dünyasının derinlerinde kaybolan kırık bir aşk hikayesi...Çoğu ilk romanda olduğu gibi İmkânsız Aşk�a da yazarın kimliği damgasını vuruyor. Hasan Öztoprak, imkânsız, hatta hastalıklı bir aşkın peşinde koşan S.�nin öyküsünü son derece duygusal, şiirsel bir dille anlatıyor.


4shared

rapidshare


Safran Sarı (İnci Aral)



Safran Sarı (İnci Aral)

Yazarlığının 30. yılında İnci Aral'dan, Türkiye'nin bu zamanlarına dair, kolay unutulmayacak bir roman: Safran Sarı. Genç yaşta yükselmiş bir yatırım uzmanı; eski eser kaçakçısı bir kadın; üniversite mezunu bir telekız. İnci Aral, “Geleceksizlik” üzerine kurduğu romanında bu üç kişinin kesişen yollarını anlatıyor. Safran Sarı; para, güç ve başarı peşinde koşarken kimliklerinden, aşktan ve umutlarından uzaklaşan, en sonunda ruhunu kaybedişinin serüveni…

“Safran Sarı; 1994'te yayımlanan Yeni Yalan Zamanlar'da, insanımızın serüvenine, değerler yitimiyle savruluş ve çözülmelerine yönelttiğim bakış açısı ve edebi ilginin 2003'te Mor'la gelişen devamı oldu ve bu iki romanı tamamlayan bir üçleme oluşturdu. Safran Sarı'ya başlarken çağının tanığı olmayı önemseyen bir yazarın yaşadığı yıllara ilişkin izlenim ve duygularının birçok bakımdan ciddi bir bütünlük oluşturduğunu gördüm. Bu yüzden ilk kitabı Yeşil olarak yeniden adlandırdım ve üçlemeyi 'Yeni Yalan Zamanlar' üst başlığıyla tanımlamayı uygun buldum”.

4shared

rapidshare

11 Şubat 2008 Pazartesi

Gülünün Solduğu Akşam (Erdal Öz)




'Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil' ve daha niceleri. Mamak Askeri Cezaevinde bu çocukların çoğuyla konuşmuştum. Deniz'le anlaştığımız gibi, tuttuğum notlardan yola çıkarak bir roman yazacaktım. Sorduğum sorularla onları sürekli küçük ayrıntılara yöneltmeye çalışmıştım. Roman, bu ayrıntılardan doğup gelişecekti. Ne yazık ki iş yarım kaldı. Hele belgesel bir roman için elimdeki notların yetersizliğini görünce böyle bir çalışmaya girmekten vazgeçmek zorunda kaldım. Yıllar sonra, bir başka biçimlemeyle, sonunda oluşturabildim bu kitabı. 'Gülünün Solduğu Akşam', serüven dolu sürükleyici bir roman gibi de okunabilir. Ama acı ve hüzün yüklü bir kitap olduğu da bilinmelidir. Anı, belge, anlatı karışımı bu kitabı dilerseniz bir roman gibi okuyun; yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı olsun.

-Erdal Öz-

(Arka Kapak)
PDF formatındadır.