Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2010 Çarşamba

Roald Dahl'ın Amcam Oswald'ı

Roald Dahl, daha çok çocuk kitaplarıyla tanınan, herkesin bildiği Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nın yazarı Roald Dahl. Amcam Oswald, onun yetişkinler için olan iki romanından biri. Bu romanın (ya da uzun-öykünün) kahramanı, Dahl'ın Bitch ve The Visitor isimli (Türkçeye çevrildiler mi bilemiyorum) kısa hikayelerinden aşina olduğumuz bir karakter: Oswald.

Konu şöyle: 1920'lerde 17 yaşında olan Oswald, Sudan'da bulunan egzotik bir böceğin kanının -ya da başka bir sıvısının- dünyanın en güçlü afrodizyağı olduğunu keşfeder. (Bu kitap yazıldığında Viagra bulunmamıştı daha. Viagra'nın bileşenlerine bakmış olan var mı?) İnanılmaz etkilidir bu madde, miniminnacık bir parça alsanız bile birkaç dakika içinde gözünüz döner, en yakınınızdaki canlıya tecavüz edecek duruma gelirsiniz. Oswald orta yaşlı bir kimyager ve enfes güzellikte bir hatunla işbirliği yaparak şöyle bir plan hazırlar: Yasmin (enfes hatun) ve Oswald, yanlarında kimyagerin hazırladığı sperm dondurucu çubuklarla dünyayı gezecek, Yasmin'i hayran ayağına ünlü dahilerin evine sokacaklardır. Yasmin imza vs. ister gibi görünürken sanatçılara içine bir gıdım böcek tozu katılmış çikolataları tutacak, sanatçılar da çikolatayı yedikten birkaç dakika sonra afrodizyağın etkisiyle delirecek, Yasmin'e saldıracaklardır. Yasmin birleşme anında çaktırmadan (adamların maddeden gözü döndüğü için çaktırmak zaten pek mümkün olmuyor) kondomvari bir şey takacak, sonra da koştura koştura şu sperm dondurucu kutucuklara dahinin spermini yerleştireceklerdir. Birkaç yıl sonra da, el altından, çok zengin ve salak (çünkü dahinin çocuğu niye dahi olsun yahu) kokonalara bu spermleri astronomik fiyatlara satacak, köşeyi döneceklerdir. İnanılmaz saçma ve inanılmaz eğlenceli bir plandır bu, nitekim aynısı bu kitap için de söylenebilir.

Yasmin ve Oswald gerçekten de Einstein, Freud, Renoir, Monet, Picasso, Puccini, Stravinsky, Rachmaninoff, Vaslav Nijinsky, Thomas Mann, George Bernard Shaw, Rudyard Kipling, Sir Arthur Conan Doyle, Marcel Proust ve James Joyce'u (ve daha nicelerini!) ziyaret eder, bu buluşmaların her biri en ince ayrıntısına kadar anlatılır. Puccini'nin romantikliği, Proust'un bacak arası muza tav olması, Freud'un her boku sekse bağlaması, Picasso'nun "iş bitince" hatunu kovarak resimlerine dönmesi, bilmemne kralı bilmemkaçıncı bilmemnenin kendi kendine titreyen, böylece üstündekileri hareket etmek zorunda bırakmayan seks kanepesi... Amcam Oswald'ı okurken girdiğim gülme krizlerinin sayısını şaşırdım.


Amcam Oswald, çok komik, ama çok da abartılı bir roman; bol saçmalık, bol eğlenceyle dolu. Dahl çocuk kitaplarıyla ünlü demiştim, tanınmasını sağlayan harikulade mizahı bu kitapta da eksik olmuyor. Elbette edebi bir dil ve derin bir hikaye beklenmemesi gerek Amcam Oswald'dan, ama beklentilerinizi ayarladığınızda, Amcam Oswald'ın okuduğunuz en eğlenceli kitaplardan biri olduğunu fark edecek, ve bana benziyorsanız, dönem dönem yeniden okumaktan çekinmeyeceksiniz.


31 Aralık 2009 Perşembe

Uluslararası Bestseller, Kıçımın Kenarı

Kayıp Gül'den bahsediyorum tabii ki. Kabul ediyorum, genel olarak tüm bestseller'lara hafif bir önyargıyla yaklaşıyorum. Bilgece bir deyişten yola çıkarak, ("Nerde çokluk orda bokluk"), çoğunluğun bayıldığı bir yapıtın çok da derin olamayacağına inanıyorum. İyi edebiyat olmasıysa neredeyse imkansız gözümde. Ama keyifli vakit geçirtebilir insana, çok eğlenceli saatler vadedebilir, hatta Harry Potter serisi örneğinde gördüğümüz gibi yepyeni bir dünyanın kapılarını açabilir. Bu yüzden, şimdi Kayıp Gül hakkında yazacaklarım, çok satan kitaplara karşı genel olarak takındığım bu küçümser tavra yorulmamalı.

Hakkında hiçbir şey bilmeden ve duymadan aldım kitabı. Kitap fuarında karşıma çıkıverdi ve ilk tepkim utanmak oldu, şöyle geçirdim aklımdan: "Gerçekten böyle şeyler mi yazılıp çizilmiş bu kitaba dair? Gerçekten 29 farklı dile mi çevrilmiş, üstelik dünyanın öbür ucunda bile bestseller mı olmuş? Üstelik çerez kitap da değil galiba, Küçük Prens'le falan karşılaştırmışlar? Nasıl olur da duymam bugüne kadar, bu kadar mı cahil, bu kadar mı zavallı bir insanım?" Ve ezilip büzülerek, aslında üzerine para verseler okumamam gereken bu kitabı, cebimden para ödeyerek aldım, Timaş Yayınları'nın standından. Timaş, evet. Bu ilk ipucum olmalıydı, o an koşarak uzaklaşmalıydım oradan, biliyorum. Aptallığıma yanıyorum.

Bu yazıya başladığımda Kayıp Gül'ün konusunu anlatacaktım aslında, kısaca en azından. Ama inanın hiç içimden gelmiyor, zaten ne gerek var ki? Kıytırık, yavan, hatta gerizekalıca bir konu. Okuyucunun zekasına hakaret ediyor izlenimi veren bir kurgu. Basitlikte çocuk kitaplarıyla yarışır, inanılmaz boktan bir dil. Yer yer imla hataları, cümle düşüklükleri. Kitabın kalın gözükmesi için sanıyorum 20 punto verilmiş satır araları. Deli saçması diyaloglar ve en baştan tahmin edilebilen dandik bir son. Eğer edebiyat anlayışınız benimkine biraz olsun benziyorsa, sonlarına doğru o kadar sinirleneceksiniz ki, kitabı "Gülünü sikeyim!" haykırışlarıyla parçalamamak için kendinizi zor tutacaksınız. Ama yapamayacaksınız, çünkü kendinizi kandırılmış hissettiğiniz için, bundan bir şekilde bir yerlerde bahsetmeye karar vermiş olacaksınız, tabii bu da kitabı tamamlamanızı gerektirecek. Ama o kadar zorlanacaksınız ki, bir hafta elinize yapışacak.


Kitabın arka kapağında verilen alıntıları alıntılayacağım size şimdi biraz da ki, neyle karşı karşıya olduğumuzu anlayalım:
Türklerin Küçük Prens'i tüm dünyayı büyülüyor. -Helsinki Sanomat (Finlandiya)
Çağdas bir fabl, derin ve bilgece - St. Exupéry'nin başyapıtı Küçük Prens'in tadında. -DPA (Almanya)
Simyacı, Küçük Prens gibi kitapları seviyorsanız, çok hoşunuza gidecek. -Time Out
Büyük bir global başarı. Simyacı, Küçük Prens ve Martı'yı sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. -Air Beletrina (Slovenya)

Bu insanlar ya da kurumlar kimdir nedir, hiçbir fikrim yok, ama şu da bir gerçek: En kıytırık dergi bile yaşadığınız ülkedeki bir yazarın elinden çıkan bir romana dair "Şöyle başyapıt, böyle bilgece, Türklerin Küçük Prens'i!" gibi şeyler söylüyorsa, siz o kitabı okursunuz, okumalısınız, 'okumam gerek' diye düşünmeseniz bile merakınız uyanır en azından. Hayır işte, o noktada durun. Okumayın. Yapmayın, etmeyin. Sadece para ve zaman harcamayacak, bir de sinir olacaksınız, çünkü aptal yerine konduğunuzu hissedeceksiniz. Tabii eğer doğu ile batının sentezi, iç gelişim, her şeyi bilen falcı, mistisizm, aslında var olmayan ikiz/kişiliğinizin iki ayrı parçası, doğu "felsefe"leri gibi kavramlar size hoş geliyorsa ve kendine yardım kitaplarını seviyorsanız sizi hiç tutmayayım, hemen gidin okuyun, baş tacı yapın, geliştikçe gelişin, bu blogda da işiniz yok zaten.

Yanlış anlamayın, derdim kötü kitap değil. Bir sürü kötü kitap okudum, eminim Kayıp Gül'den çok daha kötülerini de okumuşumdur. Ama hiçbiri beni bu kadar öfkelendirmedi, hiçbiriyle ilgili nefret dolu cümleler kurmadım, çünkü hiçbirini kandırılarak satın almadım. Bu kadar basit. Sadece geniş bir reklam kampanyasından bahsetmiyoruz, 40 farklı ülkede yüzbinlerce sattığı iddia edilen, "Bir başyapıt, Türklerin Küçük Prens'i, Martı'sı, Simyacı'sı" diye tanımlanmış bir romandan bahsediyoruz. Simyacı'yla ilgisi: Konusunun epey bir Simyacı'dan etkilenmiş olması. Küçük Prens'le ilgisi: Her sayfada en az 10 kez güllerden bahsetmesi, fakat bu gülleri abidik gubidik bir metafor olarak kullanması. Martı'yla ilgisi: Bir yerinde Martı'dan bir alıntı yapması ya da söz etmesi, tam anımsayamıyroum. "Martı, Simyacı ve Küçük Prens'ten hoşlananların okuması gereken bir kitap..." cümlesi üstte saydığım noktalardan doğmuş olmalı. Aksi takdirde Kayıp Gül'ün bu eserlerin (ki bir de Simyacı'yı pek sevmem ben, ama elbette Kayıp Gül'le karşılaştırıldığında bir başyapıt) ayarında olduğunu iddia etmek, modern klasiklere hakaret etmek olur. Gülerler adama.

Bu arada meraklısına minik bir bilgi: Bu kitap, 6 yıl önce bir başka yayınevinden çıkmış. Satmamış hiç. Ama Timaş'a geçince, Timaş (ya da artık çalıştıkları ajans) açıkgözlülük etmiş. Ve belki de gerçekten dünyanın dört bir yanında yüzbinlerce 'sattırmış' bu kitabı, inanın bilemiyorum. Bütün bunlar bir kandırmaca mıdır, yani "şu kadar ülkede yok sattı" açıklamaları sadece kitabın satması için bir pazarlama stratejisinden mi ibarettir, yoksa "Hesse'nin Siddharta'sı ayarında bir başyapıt!" laflarının altında minik de olsa (söyleyeni bağlayan) bir gerçeklik payı var mıdır, örneğin o laflar gerçekten de birileri tarafından zikredilmiş; ama o birileri kişisel yardım kitaplarından medet uman, İclal Aydın tadında aşk böcüşü sevgi kelebeği insanlar mıdır, bu kitap gerçekten dünyanın öbür ucundaki bir minik sahil kasabasında örneğin çok satmış mıdır bilemeyeceğim. Sonuç değişmiyor nitekim.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Marc Levy Haftası No:2

Şuradaki yazımda nasıl da tesadüf sonucu Marc Levy'nin 'Keşke Gerçek Olsa'sının elime geçtiğini, bu kitap pek eğlendirici çıkınca da nasıl yazara takıp diğer romanlarına yumulduğumu anlatmıştım. 'Keşke Gerçek Olsa' üzerine okuduğum iki romanı pek tatmin etmemişti ama hoşlardı, şans verilebilirdi. Sanırım gereğinden fazla bir şans vererek üç kitabını daha okumuş bulunuyorum adamın: Neredesin, Sonsuzluk İçin Yedi Gün ve Dostlarım Aşklarım. Yanılmıyorsam okumadığım bir tek son kitabı kaldı, o da kronolojik sırada gidecek kadar takıntılı olduğum için. Can Yayınları'nın son aylarda bir hayli reklamını yaptığı bu kitap (adına bakamayacağım şimdi) okunmayacak tarafımdan, eksik kalsın. Marc Levy hafif midemi bulandırmış vaziyette şu aralar çünkü. Hayır tabii ki o kadar kötü değil... Ama doğrusu iyi de değil. Altı kitabını birden okumaya kalkmaksa tam bir vakit kaybı. Eminim bu tarzın hitap ettiği pek çok insan vardır, ama onlardan biri değilim ben, en son lisede Paulo Coelho okumuştum.

Hayır Marc Levy, her şey sevgiyle çözülemez! Ayrıca neden, neden, neden her ama her kitabında işlediğin karakterler birbirinin tıpatıp aynısı? Neden şehir her zaman San Francisco, ama karakterlerin büyük kısmı Fransız? Neden baş kadın karakter her zaman 20'lerinin sonlarında, bağımsız, kendi kendine yeten, tabii ki güzel, alaycı bir espri anlayışına sahip ve son derece zeki oluyor? Neden baş erkek karakter 20'lerinin sonlarında, duyarlı, romantik, zeki, baş kadının karşısında biraz ezik ama komik, tercihen de mimar ya da reklamcı bir adam oluyor? Neden baş erkek karakterin en iyi arkadaşı baş erkek karakterin tıpatıp aynısı oluyor? Üstelik her yazdığının Fransız klişeleriyle bezeli olması da okuyucuyu azıcık itiyor sevgili Levy, bilgine.

Eğer ille de "Kaçmaz benden Marc Levy" diyorsanız, tavsiyem 'Keşke Gerçek Olsa'yı okumanız, diğer kitaplarına hiç el atmamanız. Eğer doymuyorsanız, hadi 'Sizi Yeniden Görmek'i de okuyun bari (yine ilk yazıda anlatmış olduğum gibi, 'Keşke Gerçek Olsa'nın devamı). Çok da gerekli değil, ama çok istiyorsanız kendinizi sıkmayın. Ama o da bittikten sonra, orada durun. Okumamış olduğum son kitabı için bir şey diyemeyeceğim, ama diğer tüm kitapları için konuşacak olursak, gerçekten hiç gerek yok, emin olun hiçbiri 'Keşke Gerçek Olsa'nın tadını vermeyecek. Ayrıca okuyacak çok az zaman, okunacak çok fazla kitap var. Marc Levy'ninkiler bu değerli vakti harcamaya değecek romanlardan değil bana kalırsa.

Çok da istediğimden değil ama, Marc Levy ile ilgili ilk yazımda uyguladığım formatı bozmayayım, en son okuduğum üç kitabını da çok çok kısaca tanıtayım bari.

Sonsuzluk İçin Yedi Gün'de bir meleğimiz var Tanrının gönderdiği, sarışın, masum, iyi huylu, melek gibi bir kız. Bir de Şeytanın gönderdiği iblis, o da şeytan tüyü diye tabir ettiğimiz karizmatik özelliğe sahip, gizemli, çekici adam. Bunlar yeryüzünde karşılaşıyor, ikisini de patronları göndermiş dünyaya; Tanrı ve Şeytan yani. Bir bahse tutuşuyor çünkü Tanrı ve Şeytan dünyaya hangisinin hükmedeceğine dair, çünkü... Yazamayacağım hayır, o kadar sıkıcı işte. Hah, bir de bu melekle iblis tanışıp aşık oluyorlar birbirlerine yeryüzünde. Evet, o derece.

Dostlarım Aşklarım ise 30'larının başlarında iki tane boşanmış adamı anlatıyor, kadınlara bir nevi 'tövbe edip', çocuklarını da yanlarına alarak birlikte yaşamaya başlıyor bu iki dost. Her ne hikmetse bu iki adam tipik Marc Levy karakterleri. İkisinin birbirinden farkını da bulamadım ben, kitap boyunca karıştırıp durdum o yüzden. Romantik bestseller okuyucusunun Maeve Binchy'den alışık olduğu renkli -ama sahici olmayan- yan karakterler, sürekli verilen "aslında yaşamak çok güzel! hayatın anlamı, küçük ayrıntılarda saklı!" mesajları... Öhh.

Neredesin, tipik Marc Levy tarzından çok farklı. Ve nedeni bu mudur bilemeyeceğim, ama bu yazıda değindiğim kitaplar diğer iki kitapla karşılaştırıldığında, en okunası olanı. Susan ve Philip isimli iki karakterimiz var Neredesin'de, bunlar çocukluk arkadaşı, sevgililer de tabii. Ama lise (ya da belki üniversite?) bittiğinde Peace Corps'a katılıyor Susan, Honduras'a gidiyor. Philip kalıyor, reklamcı oluyor. Daha fazlasını yazıp spoiler vermeyeyim, —siz gene de okumayın ama olur da okursanız diye hani :)—, şu kadarını söyleyeyim sadece bu kitaba dair: Başladığı gibi ilerlemiyor, siz çok farklı bir roman beklerken bakıyorsunuz bambaşka bir yöne gitmiş... Çok bir iz bırakmıyor üzerinizde ama farklı, dili de çok akıcı, o yüzden de okunabilir.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Levent Mete'nin Aşk Hastalığı

Aşk romanı görünümünde, ama aşk romanı olmayan bir kitap. Sözde aşkı anlatıyor, ama aslında anlatmıyor, aşkla -en azından 'hastalık' olmayan formuyla- uzaktan yakından ilgisi yok anlattıklarının; varoluşsal roman diyebileceğimiz bir eser var ortada. Kişi: kendisi ve çevresi. Bunun üzerine Aşk Hastalığı.

Hayatları evler, yazlık evler, arabalar, lüks restoranlar, markalı giysiler vs. ekseninde dönen evli ve çocuklu iki ortayaşlı insan gün geliyor, yaşamlarının ne anlamsız olduğunu fark ediyor ve aşık olarak yaşadıklarına anlam katmaya karar veriyorlar. Yani aşık oldukları için hayatlarının muhasebesini yapmaya koyulmuyorlar, hayatlarından sıkıldıkları için aşık oluyorlar. Bu iki insan birkaç gün içinde eşlerini, çocuklarını, işlerini ve evlerini bırakarak, yaşamlarını darmadağın ederek birlikte uzaklara gidiyorlar. Ama 'sonsuza kadar mutlu' yaşamıyorlar bunun üzerine. Bilinçdışı karmaşaları yüzeye çıkıyor, varoluş duvarına tosluyorlar.

Levent Mete aynı zamanda psikiyatrmış ki bunun bu kitap üzerinde inanılmaz etkisi olmuş bence. Karakterlerin çatışmaları, kederleri, derinlikleri, suçlulukları olağanüstü gerçekçi işlenmiş. Yazar aynı zamanda hikayeyi iki kahramanın ağzından ayrı ayrı anlatıyor. Bir bölüm kadının, sonraki bölüm erkeğin ağzından ilerliyor ki sonlarda bu iki karakter birbirine benzemeye başlıyor, sanki zihinleri birbirine karışıyor. Akademik gözle okunduğunda Levent Mete'nin neredeyse kitap boyunca psikoloji/psikiyatri dersi verdiği görülebilir, ama bunu işin içine edebiyat katmayı ihmal etmeden yapıyor.

Sonuç olarak Aşk Hastalığı okurlara tavsiye edebileceğim bir roman, işin garibi bana -belki de konu açısından- çok hitap etmeyen bir roman oldu, açıkçası bir an önce bitireyim de yeni kitaba başlayayım diye hızlı hızlı, biraz da sıkılarak okudum. Fakat hakkını teslim etmek gerek ki, bu duygularla okurken bile ustalıklı bir roman olduğunu görebildim. Eğer varoluş üzerine kitaplar okumaktan hoşlanırsanız, buyrun, okuyun bu kitabı. Dili de son derece akıcı olduğundan rahat ve keyifli bir okuma olacaktır.

(Görseli Joe Beale'in blogundan aldım; Existantial Crisis isimli çalışması.)

30 Kasım 2009 Pazartesi

Twilight, House of Night ve The Vampire Diaries



İtiraf ediyorum, koskoca kız oldum ama hâlâ, okuyucu kitlesi olarak liseli kızları hedef alan, bol vampirli, hafif mi hafif romanları okuyorum. Aslında 'hâlâ' doğru kelime değil, son yıllarda başladı bu takıntı; çünkü son yıllarda bu kitaplar sardı dünyayı. İlkokul 3'e giderken Angela Sommer-Bodenburg'un çocuk kitapları serisi Küçük Vampir'le birlikte vampirlerle tanıştığım andan beri bir vampir merakım var, ama benim zamanımda (!) vampir miti bu kadar ayağa düşmemişti, en fazla Anne Rice okuyup Lestat'ı, Louis'yi falan hayal ederdik :) Şimdiyse nereye elini atsan vampir, televizyonda vampir, sinemada vampir, edebiyatta vampir, işin garibi vampirler mutasyona uğradı, artık kana susamış tehlikeli ve gizemli yaratıklardan çok gün ışığında güle oynaya gezinen seksi erkek vampirler söz konusu, etraflarındaki zavallı ölümlü kızlar da onlara bakıp bakıp iç geçiriyor.

Bu yazıda üç farklı kitap serisini ele alıyorum, ki bunlardan birinin film, diğerinin dizi versiyonları yapıldı ki onlara da değiniyorum.




Twilight, House of Night ve The Vampire Diaries; hepsi de bol genç kızlı, bol kanlı, bol aşklı vampir "edebiyat"ı. Bu türle ilk tanışmam Twilight (Alacakaranlık) serisi ile oldu. Twilight çılgınlığı dünyayı bu kadar sarmadan önce, ve o rezil Türkçe çevirisine dayanamayarak orijinalinden okumuş, özellikle 1. ve 4. kitapları çok eğlenceli bulmuştum. Tabii ki son derece amatörce kaleme alınmış, boktan diyaloglar, bir türlü gerçekleşmeyen savaşlar ve acayip cheesy aşk halleriyle dolu dizide mutlaka her bölüme -3 sayfadan kısa olmamak kaydıyla- serpiştirilmiş Edward methiyeleri (...Edward'ın mermer gibi teni... Edward'ın hipnotize edici bakışları... Edward'ın kaslı ve kıllı seksi kolları... vs.) feci sinir bozucuydu. Tüm bunlara rağmen bu kitapları zevk alarak okuyabilmemin nedeni -çoğunluğun aksine Edward Cullen yerine- Meyer'ın yarattığı vampir dünyasıydı. İşin garibi, alıştığımız vampir mitini ters yüz ettiği için yazara kızıyordum da (hele hele vampirlerin güneş ışığına çıkamamalarının nedenini tenlerinin elmas gibi parlamasına bağlaması, gerçekten mi Stephenie Meyer, gerçekten mi?). Fakat hiç uyumayan, insanların arasına rahatça karışabilen, gün ışığı, haç, kutsal su ve sarmısak korkusu olmayan, yeryüzünde yazılmış tüm kitapları okumak, çekilmiş tüm filmleri izlemek ve yapılmış tüm müzikleri dinlemek için sonsuz zamanı olan, insanları öldürmek zorunda olmayan, harikulade iyi duyan, gören, koşan, elindeki zaman ve yeteneklerle olağanüstü bir virtüöz ya da tenis oyuncusu olma potansiyelini içinde taşıyan vampirlere özenmemek mümkün değildi. Meyer da ölümsüzlük saplantılı olan bana, gece uykuya dalmadan kurduğum hayaller için malzeme vermiş oldu. Twilight'tan aldığım buydu. Twilight kitaplarını yerden yere vurarak eleştirenlere hiçbir şey diyemiyorum, boynu bükük dinliyorum, utanmasam laf arasında 2-3 cümleyle değil, neredeyse ona ayrı bir yazı döşenerek yuhalayacağım ama utanıyorum çünkü ikiyüzlülük olacakmış gibi geliyor, çünkü çocuk kitapları standartlarında ele alındığında bile olağanüstü bir iktidarsızlık gösteren bu kitapları çok eğlenerek okudum ben. Guilty pleasure dedikleri bu olsa gerek.



Twilight'ın sinema uyarlaması ise rezalet. Re-za-let. Bu kadar sığ başka bir roman uyarlaması görmedim sanırım (belki The Time Traweler's Wife?) New Moon'u izlemedim, hiç mi hiç niyetim yok izlemeye, ilk film yetti de arttı bana. Filmin tek artısı Robert Pattinson. O da güçlü oyunculuğuyla falan değil, tipiyle. Nitekim Robert Pattinson'ı kutlamak gerek, bu filmde bir değil, tam iki rol birden üstleniyor: Edward Cullen ve Edward Cullen'ın saçı. Bu saç bazen ekranı kaplıyor, bazen Edward'ın boyunu 5 santim uzatıyor. Ama mühim değil, çünkü Pattinson ağzını açıp da konuşmaya başladığında ekranda dikkatinizi dağıtacak bir şeyin olması -bu saç da olsa- iyi oluyor (özellikle Edward'ın Bella'yı ilk gördüğü anda yüzünde belirmesi gereken şehvet ifadesi yerine bir mide bulantısı ve tiksinti görmek beni henüz çocuk yaşta olan Pattinson'ı değil, yönetmen Hardwicke'i suçlamaya itti).

Pattinson'ın hakkını teslim etmek gerek, çocuğun tipi tam kafamda canlandırdığım Edward Cullen; konuşmadığı sürece (ve gömleğinden fışkıran kıllarını görmezden gelebilirsem) dakikalarca izleyebilirim o yüzü. Gerçi New Moon'un fragmanında o makyaj olduğu inanılmaz belli olan baklava kaslar biraz tırstırdı beni, üstelik ilk filmde de aralardan kendi göz rengi olan kahverenginin çıkmasına engel olamayan sarı vampir lensleri ve yakın plan çekimlerde kıllarını kapayamadığını gayet iyi gördüğümüz ve vücudunun bazı bölümlerine sürülmesi unutulmuş, bazı bölümlerinde de feci sırıtan fondöteni de (ya da belki tebeşir tozu?) aynı derece abesti. Bütçeleri düşükmüş herhalde, paraları yetmemiş, canlarım. Bütçe demişken, görsel efektlerin komikliğine ne demeli? Zaten dövüş sahneleri az, bir de üstüne üstlük berbat, bari uçan vampirlerin tavandan sallanan ipleri görünmeseymiş. Filmin aksiyon sahneleri o kadar amatör ki, 80'lerde Türkiye'de çekilmiş 3. sınıf bir aksiyon filmi izlediğinizi zannedebilirsiniz. Ama bir dakika, Pattinson'ın yakışıklı olduğunu anlatıyordum. Evet, filmin tek artısı da bu galiba. Bir de müzikleri. İlginç bir şekilde S. Meyer'ın bu kitapları yazarken dinlediği, ilham aldığı müziklerden oluşturulmuş soundtrack. İyiymiş hatunun müzik zevki, ne diyeyim.


Twilight'ta Isabella Swan karakterinde gördüğümüz Kristin Stewart, bu filmdeki oyunculuğuyla ustalara oyunculuk dersi veriyor.

Bella'yı canlandıran Kristin Stewart'ın o bir an bile yerinde durmayan kaşları, sürekli birbirine vuran göz kapakları, herkesten nefret eder bakışları, uğruna öleceği büyük aşkı kendisine ilan-ı aşk ederken bile somurtması ne oluyor? Pattinson bile bu kızın yanında yetenekli kalıyor... Sürekli gözlerini kırpıştırınca, ağzını hiçbir surette kapamayınca ve iki lafı bir araya getiremeyip kekeleyince iyi rol kesiyor mu oluyorsun kızcağızım? Hele sonlardaki hastane sahnesinde, Edward Bella için en iyisinin onu bırakması olduğunu ima ettiğindeki tepkisi... Abartısız 45 saniye boyunca "Wh? Wha.. I... I! I.. What are you... What... Waa... But! But... A.. Oh..." şeklinde kekelemesi, o sırada bir yukarı bir aşağı inen kaşları, saniyede 7 kez birbirine vuran göz kapakları ve o somurtuk idiyotik bakış ve duruş... Seyircinin gülme krizine girdiği -ya da azıcık aklı varsa girmesi gerektiği- sahne işte o.

Stewart, aslında hiç de fena olmayan -yani Edward'a olan koşulsuz aşkı ve aşırı vicdanından başka bir kusuru olmayan, ama zaten başka bir özelliği de yok sanki Bella'nın, aman neyse- bir karakteri alıp piç ediyor bu filmde, kelimenin tam anlamıyla piç, bir de kalın yazalım: piç. Twilight'ın kitabını okumayıp da salt filmini izleyenler için Bella bir embesil. Bir sürü sıfat bulup arka arkaya dizmek isterdim ama üşendim, embesil sözcüğü her şeyi anlatıyor işte.


Kristin Stewart'ın ağzı film boyunca tek bir sahnede kapanıyor, onda da sağ üstte gördüğümüz gibi oldukça garip bir hal alıyor.

Senaryo yok ayrıca Twilight'ta. Gerçekten yok. Vampir filmi falan olmaya çalışmıyor film, aşk filmi olma derdinde. İşin kötüsü pek bir aşk da göremedim ben. Edward ve Bella'nın yakınlaşıp aşık oldukları süreç filmde.. ee... süreç olmaktan çıkıyor. Sahne 1: Edward ve Bella tanışır. Sahne 2: Bir bakarız Erdward ile Bella birbirine deli gibi aşık oluvermiştir. Meyer'ın en iyi (belki de tek iyi) yaptığı şey karakterizasyonken, onun karakterlerini ve gelişimlerini alıp böylesine ezmek de başlı başına bir yetenek olsa gerek. Geriye ne kalıyor ki? Mühim olan tek şey okula yeni gelen bu iddiasız kızın, okulun ulaşılmaz, gizemli yakışıklısıyla elele okula doğru yürümesi, o sırada çalan gaz müziğin de etkisiyle seyircinin yüzünde aptalca bir hülyalı ifadenin oluşmasıdır. Bütün lisenin önünde! Bella'ya hayranlık ve haset karışımı bakışlarla bakan liseli gençlerden daha önemli ne olabilir ki?!

Sonuç olarak filmin senaryosu berbat, görsel efektleri berbat, oyuncuları berbat... Ama filmin yönetmeni gayet eli yüzü düzgün bir film olan Thirteen'in yönetmeni: Catherine Hardwicke. Demek tek filme aldanmamalı, yönetmenin bir filminin iyi olması bir diğerinin boktanlıkta sınır tanımayacağı anlamına gelmiyor. Twilight'ta her şey öyle sıradan, öyle basit, öyle spastikçe, öyle klişe ki, bu filmi sinemaya gidip izliyorsanız iki seçeneğiniz var. 1- Salondan çıkmak, 2- Filme komedi muamelesi yapıp eğlenmek. Ben kitapları bilmeyen bir arkadaşımla gitmiştim ve film boyunca kahkahadan kırılmıştık.

Ayrıca sinema ve TV dünyasından birbirinden seksi vampirler gelip geçmişken uyduruk Edward Cullen'a bu kadar takılıp kalmak niyedir, anlamış değilim. İlk anda akla gelenler: Buffy ve Angel dizilerinden Spike (James Marsters) ve Angel (David Boreanaz), Dracula'dan Dracula (Gary Oldman), Interview with the Vampire'dan Lestat (Tom Cruise) ve Armand (Antonio Banderas), Tale of a Vampire'dan Alex (Julian Sands), The Lost Boys'dan David (Kiefer Sutherland) ve de bu listeye son zamanlarda giren The Vampire Diaries'den Damon Salvatore (Ian Somerhalder).

İnceleyeceğim ikinci vampir kitap serisi olan House of Night (Gece Evi), tamamen farklı. Anne-kız P.C. Cast ve Kristin Cast tarafından yazılmış olan House of Night daha çok, ortaokul ögrencilerinin Yaramaz Kızlar okuyup özenmesine benziyor. Lise çağında bir kız olsaydım, bu kitaplardan çok daha büyük keyif alırdım -nitekim sadece liseli kızların uğrunda ayılıp bayılacağı bir seri bu. İnsanların alıştığımız şekilde (kanlarının emilmesi+vampirin kanını emmeleri) vampir olmadığı, belli bir yaşa gelince Vampir Tanrıçası Nyx tarafından seçilip işaretlenerek, kendi kendilerine (bir hastalığın farklı evrelerinden geçer gibi) vampire dönüştüğü bir evren. Dünya, günümüz dünyasından farklı olarak, vampirleri biliyor ve -isteksizce de olsa- kabulleniyor. İnsanlarla karşılaştırıldığında vampirlerin nüfusu gene de çok az. 50 insandan belki biri (biraz attım) işaretleniyor değişim için. Üstelik her işaretlenen kazasız belasız vampire dönüşecek diye bir kural da yok; bu değişim sürecinin herhangi bir anında (ki birkaç yıl sürüyor değişimin tamamlanması) söz konusu çaylak -henüz vampire dönüşmemiş ama vampir olmak üzere işaretlenmiş insanlara çaylak deniyor- aniden kulaklarından, ağzından, burnundan ve gözlerinden kanın boca etmesiyle ölebiliyor, vücudu değişimi kaldıramamış anlamına geliyor bu. Bir çaylak ilk işaretlendiğinde (yani alnında içi boş motifli dövmeler oluştuğunda) pılını pırtını toplayıp neredeyse her şehirde bulunan House of Night okullarından birine gidiyor, çünkü bir çaylak, ölmek istemiyorsa, değişimini tamamlayana kadar yetişkin vampirlerin yakınında bulunmak zorunda (kabul edelim ki burası biraz saçma).



Şimdi, niçin bu serinin 15-17 yaş aralığındaki kızlara hitap ettiğine bir bakalım: Yatılı bir okul (güzel). Bu okulda geometri ve coğrafya gibi sıkıcı dersler değil, dövüş sanatları ve tiyatro gibi eğlenceli dersler veriliyor (güzeel). Bu okula gençler not alıp sınıf geçmeye değil, vampir olmaya geliyor ki bu da hikayenin ihtiyacı olan karanlık ve fantastik unsurları işin içine katıyor (pek güzel). Kitabın kahramanı, okuyanın kendisini kolaylıkla özdeşleştirebileceği, ne çok güzel, ne çok çarpıcı, ne de çok zeki, ama (dikkat!) çok 'farklı' olan bir hanım kızımız: Zoey (ne güzel). Ve onun çevresinde dört dönen birbirinden yakışıklı, seksi, popüler, şu bu erkekler (ki içlerinde şair bir öğretmen bile var ki, ne diyoruz? evet, aman ne güzel!).

Sonuç olarak, 8-9 yıl önce yazılmış (ve elime geçmiş) olsa beni çok mutlu etmiş olacak bir dizi bu. İlk 2 kitap beni bir sarmış, pir sarmış, 2-3 gün elimde onlarla gezmişim, hâlimi gören Umut'un bile canı çekmiş, bu 'kız kitabı'nı almış, kasmış kendini ve 2 kitabı bitirmiş. Ben de bu arada 3 ve 4 no'lu kitapları okumuşum (o sırada çevirisi olmadığı için üşenmemiş İngilizcelerini bulmuşum) fakat "yeter" diyip bırakmamız Umut'la aynı zamana denk gelmiş. Şu an 5. kitap (ki bir de 6.sı çıkmak üzereymiş) mahzun mahzun duruyor, bir gün okunacak elbet ama yakın bir gün değil o gün. Yazar(lar) o kadar başarılı ki incir çekirdeğini doldurmayacak konularda sayfaları doldurmakta, başlarda hoş gelen bu özellik bu kitaplarla birkaç gün geçirdikten sonra işkence olmaya başlıyor, bir bakmışsınız okuduğunuz son 50 sayfada Zoey'nin duş alıp yemeğe gitmeye hazırlanmasından başka bir şey yok; suyun basıncı ve sıcaklığı, yemek için seçilen kıyafetlerin rengi ve dokusu, saç kurutma makinesinin markası ve yarattığı harikalar anlatılmış sadece. Üstelik ben Harry Potter gibi her kitap 1 seneyi anlatıyor sanmıştım, çok yanılmışım: Bir kitapta taş çatlasa 5 gün geçiyor, şaka gibi. Anladık, Cherokee dilinde Uwetsiageya dilimizde 'kızım' anlamına geliyor ve bu sözcüğü anneannenden her duyduğunda yüreğin sımsıcak oluyor Zoey Kızılkuş, ama ne gerek var bunu her bölümde tekrar etmeye? Basit bir kahve içme eylemini 3 sayfada anlatmaya ne gerek var peki, arkası yarının kitap versiyonu mu bu?..



Sonuç: Hoş ama boş bir dizi bu. 2. kitabın sonunda ortaya çıkacak olan büyük 'revelation'ı siz zaten ilk kitabın ortalarında tahmin etmiş oluyorsunuz. Romanın dilinin zaman zaman okullu bir kızın günlüğündekine benzemesi de canınızı sıkıyor. Pek çok yerde size çocukça hatta aptalca gelecek gözlemler, benzetmeler, diyaloglar, kararlar (çüş) var. Ama hoş, heyecanlı bir dünya Zoey'nin dünyası, bağımlılık yapıyor. İyi kafa dağıttırıyor. Seksi vampirler de cabası.

Sıra şu ara pek bir moda olmuş The Vampire Diaries'de (Vampir Günlükleri). Bu seri için "Twilight taklidi bu, oğlan vampir, kız ölümlü, birbirlerine aşık oluyorlar" gibi ileri geri laflar duymaktayım orada burada, en başından belirteyim ki The Vampire Diaries ile Twilight kitapları 15 küsur yıl arayla yazılmış, fakat ilk yazılan Twilight değil. Yani ortada ille de bir apartma durumu varsa, Stephenie Meyer L.J. Smith'den ilham almış demektir. Tabii bu sadece bir teori :)



Bu kitap serisinin birincisi 18 yıl önce yazılmış, ama kitapların TV dizisine dönüştürülmesi bu sene oldu, dolayısıyla kitapların ulaşabildiğinden çok daha geniş bir kesime ulaştı. Konu, Twilight'la sadece yüzeysel bir benzerlik gösteriyor aslında. Evet asıl çocuğa deli gibi aşık ölümlü bir kız (Elena) ve iyi yürekli, tıpkı Edward gibi insan kanı içmeyen, her zaman güvenilir vampir bir oğlan (Stefan), bir de bunların aşkı çevresinde dönüyor olay. Ama bir vampir oğlan daha var ki çok daha ilginç Stefan'dan: Stefan'ın abisi, karizmatik, gizemli, kötü çocuk Damon. Elena da hafiften ikisi arasında kalır gibi oluyor (ama hafiften). Üstelik asıl oğlanın asıl kıza aşık olma nedeni, Twilight'takinden (hatırlayalım, neydi? evet, Bella'nın kokusu Edward'a çok çekici geliyordu; kızın kanını içmek istiyordu, bir de herkesin düşüncelerini duyabildiği halde Bella'nınkileri duyamıyordu. Aşık olmak için birbirinden geçerli iki neden) çok daha az absürd: Zamanında deli gibi sevdiği Stephanie -spoiler vermemek için çok uğraşıyorum :)- Elena'nın ikizi gibi. Ama sadece görünüş olarak. Öncelikle birkaç yüzyıl fark var aralarında. Üstelik... Ehem, neyse. Spoiler yok.

The Vampire Diaries'in edebi dili diğer iki seriyle çok benzeşiyor: Yok. Çerezlik kitap diye tanımladığımız, ne yetişkin ne çocuk edebiyatına girdiği için, yayınevlerinin 'Young Adult' (yani genç yetişkin) serileri altında satılan kitaplar. The Vampire Diaries'deki vampirler, bilip sevdiğimiz vampirlere Twilight ve House of Night'takilerden çok daha fazla benziyorlar, ama bir nokta var ki, Meyer'ın tenleri güneşte elmas gibi parlayan vampirlerinden bile daha çok sinirimi bozuyor: Sihirli yüzük. Smith'in vampirleri, özel bir yüzük sayesinde güneşin altında ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşabiliyorlar. Biliyorum, bunun nedeni serinin bir lisede geçmesinin gerekliliği (gerek çünkü hedef yine genç kızlar, o zaman ortam neresi olsun? tabii ki lise olsun!), güneş ışığı tenlerine temas ettiğinde vücutları alev alıyor olsa, vampirciklerin liseye gidip kendilerini insan olarak yutturabilmeleri pek mümkün olmazdı. Yine de kolaya kaçma yöntemi gibi geliyor bana gün ışığından etkilenmeyen vampirler yaratmak.

Kitapta en çok hoşuma giden şey, ana karakterin alışageldiğimiz ezik büzük, vicdanlı, iyilik tanrıçası, popülerlikle uzaktan yakından alakası olmayan, iç dünyası zengin, derin mi derin, eli yüzü düzgün ama kesinlikle çarpıcı olmayan kızdan çok farklı olması: The Vampire Diaries'in Elena'sı sarışın, incecik, okulun kraliçesi, üstelik son derece şımarık ve kitabın başlarında oldukça yüzeysel bir kız. Kitaptaki Elena bana ne kadar hoş geldiyse, TV dizisindeki Elena da o kadar itici geldi. Bu vesileyle The Vampire Diaries'in dizisine yumuşak bir geçiş yapıyoruz: Dizi ilk sezonunda, ben bu yazıyı yazarken 10 bölüm yayınlandı ve ara verdi, 1-2 ay sonra devam edecek.

Hemen dizinin Elena'sını anlatmalı: Ezik büzük, vicdanlı, iyilik tanrıçası, popülerlikle uzaktan yakından alakası olmayan, iç dünyası zengin, derin mi derin, eli yüzü düzgün ama kesinlikle çarpıcı olmayan bir kız buradaki Elena. Bu satırlar tanıdık mı geldi? Bir üstteki paragrafa bakın, Bella'yı ve türevlerini tanımlamak için aynı sıfatları kullanmışım, hayret. Esmer ve fare gibi bir kız bu üstelik. Hayır dizide bu kızın en yakın arkadaşı taş gibi bir melezken, teyzesi bu fareden çok daha seksiyken kim neden bu kızcağıza baksın ki, mantıklı olmuş kızı popüler yapmamaları. Ama neden, neden her zaman başroldeki kız böyle bir iyilik meleği yapılır, eğlenmeyi bilmeyen, tutucu, inatçı, herkesi yargılayan, sıkıcı bir karakter yaratılır? Neden? Böyle tiplerle mi özdeşleştiriyor kendini seyirci, gerçekten mi? Azıcık sadık kalın kitaba, yapın şöyle taş gibi sarışın, soğuk, popüler, ukala bir hatun, çıkmayacak mı hiç kendiyle özdeşleştiren, görelim.



Elena böyle. Ama bir Stefan var ki, Elena onun yanında güzellik kraliçesi gibi kalıyor. The Vampire Diaries'in güvenilir, çekici, taş vampiri Stefan'ı, dizide bir 'Edward Cullen wannabe' canlandırıyor. Bakışlar, mimikler, yatık durmayan o saç, gözler, kaşlar, her bok aynı. Aynı aynı olmasına da, Pattinson'ın 17 gömlek altı. Oynayan adamın adına bakmaya bile üşendim şimdi, ama eminim biyografisini bulsam 30 yaşında olduğunu öğrenirim, bir de bu sorun var tabii: Amerikan gençlik dizilerinde çocuklu adamların halka 'teenager' diye yutturulması. Evet Stefan bir vampir ve bilmem kaç yüz yaşında ama 17 yaşındayken ölmüş, 17 yaşında görünmesi gerekiyor. Neden abi, neden deli bir bütçe ayırdığınız dizinin oyuncu seçimlerini bu kadar kötü yaparsınız?

Ki bu da beni dizinin en önemli silahına getiriyor. The Vampire Diaries'de tek bir oyuncu var ki, diğer tüm tipsizleri unutturuyor; hatta dizinin basbayağı onlarca örneği olan bir Amerikan gençlik dizisine dönüşmekte olduğu gerçeğini, tek farkının arada sırada görünen sivri dişler olmaya başladğını, eğer diziyi takip etmek istiyorsa, hiç ilgilenmediği halde Elena'nın (kitapta küçük bir kız olan) 16 yaşındaki erkek kardeşinin aşk hayatını da izlemek zorunda olduğunu idrak etmeye başlayan sabırsız seyirci, sadece bu faktör sayesinde bu diziye tahammül edebiliyor: Ian Somerhalder. Lost'un Boone'u olarak bildiğimiz bu bebe, hem çok başarılı bir oyunculuk, hem de şahane bir tiple dizinin başrollerinden birini, Stefan'ın kardeşi kötü çocuk Damon'u canlandırıyor.

Twilight'ın filmini izlemeyin, kitabını da okumayın mümkünse, ama ille de birini yapacaksınız, açık ara kitapları önde. The Vampire Diaries'i ise ne okumaya ne izlemeye gerek var, belirttiğim gibi sadece Ian Somerhalder dizisini takip etme nedeniniz olabilir, ama fikrimi sorarsanız baştan hiç bulaşmayın. House of Night'ın dizi ya da film uyarlaması yok, ama bu üçü arasında benim favorim o. Ki o da bir süre sonra bayıyor, ama arka arkaya okumak yerine kitapların arasına birer ay koyarsanız keyifli vakit geçirmiş olursunuz; House of Night Twilight ve The Vampire Diaries ile karşılaştırıldığında çok daha mülayim, hafif, kendini ciddiye almayan ve eğlenceli bir seri, asıl derdi vampirler üstelik, inanılır olmayan ucuz bir aşk hikayesi değil. Şayet gençlerimizin büyük kısmı (maalesef ben de dahilim bu gruba) gibi bir vampir zaafınız yoksa hepsinden uzak durmak en iyisi.

Son olarak, biliyorum ki burada eksik kalmış, dillerden düşmeyen bir vampir dizisi var: True Blood. Her yerden duyuyorum ve merak da ediyorum ama aldığım duyumlara göre güneyli aksanıyla konuşuyormuş vampirinden insanına bütün oyuncu kadrosu, ben de o aksana tahammül edemiyorum... Diziyi ilk bölümünden harcamak yerine hiç bulaşmamayı tercih ediyorum :)

26 Kasım 2009 Perşembe

Death Note



Sevmediğim bir şey söz konusu olunca yazmak kolay ve bir nevi meditatif bir eylem oluyor. Sevilen şeyler hakkında yazmak ise biraz zor, “gidin görün” diyip kısa keseyim istiyorum bazen. Fakat bunu şimdi anlatacağım çizgi roman/çizgi film/film (evet şu an anlatacağım şeyin üç versiyonu var) için yapmaya içim el vermiyor, çünkü böyle bir durumda önyargıların baskın çıkacağını biliyorum. Teknolojik ürünler söz konusu olduğunda sahip oldukları üne ters düşecek şekilde, Japon çizgi filmi dendiğinde bir çoğunuzun aklında şöyle bir imaj oluştuğunu biliyorum:


Hayır hayır hayır hayır hayır, Death Note böyle bir şey değil.


Haliyle, anlatacağım şeyin büyük gözlü veletlerin çığrışlarından ibaret bir çocuk işi olmadığını anlatmam gerek ki, Death Note’un hakkını yemiş olmayayım. (Death Note’la bir şekilde zaten tanışık olanlar için ise, çizgi film, sinema filmi ve çizgi romanı kıyaslamasını sona saklı- yorum)

Kimler Okumalı / İzlemeli: Şimdiden yazayım da tüm yazı önyargılara kurban gitmesin: Eğer Lost, Prison Break, Alias tarzı alengirli senaryolara sahip dizilere meraklıysanız, Death Note’u kesinlikle izlemelisiniz/oku- malısınız. Kısacası bahsettiğim şey, TRT’nin Pazar kuşağındaki çizgi filmlerden biraz farklı.


Japon çizgi filmi / çizgi romanı: Bu noktada uygun kaçacak bir açıklama geçeyim: Japonların çizgi filmlerine (gerek 2 saatlik filmler olsun, gerek bölümlerden oluşan diziler olsun) “anime”, çizgi romanlarına “manga” deniyor. Bundan sonra bu terimlerle yazacağım çünkü hem yazması daha kolay, hem de çoğunluk için çizgi film / çizgi roman gibi kavramların akılda yarattığı “2. sınıf eser” izlenimini taşımıyorlar. Anime ve mangaların çocuklar için olanları olduğu gibi gençler/yetişkinler için olanları da var (Hatta pornografik olanlar var ve bunlara “hentai” deniyor). [Genelde aşina olduğumuz Amerikan/Avrupa çizgi filmleri içinde yetişkinlere yönelik olan belli bir akım varsa bile ben bilmiyorum, ama çizgi romanlar söz konusu olduğunda DC’nin başı çektiği yetişkinlere yönelik, edebiyat kısmı ağır basan belirgin bir akım mevcut diyebiliriz. Çizgi roman yazarlarından Alan Moore’u (Watchmen, V for Vendetta) ve Neil Gaiman’ı (Sandman, Stardust) eserleri sinemaya uyarlandığı için duymuş olabilirsiniz...]

Mangalarda çizim kareleri, normal çizgi romanlardan farklı olarak, sağdan sola doğru okunuyor. Bu açıdan içine girmesi biraz zor ve karışıklık yaratıcı olabiliyor. Fakat mangaların alıştığımız batı usülü senaryolarından daha farklı ve yeri geldiğinde daha özgün olması (gerek Japon kültürü gerek konuları gereği), bu özelliği küçük bir engel kılıyor. Mangalardan yapılan uyarlama animeler, benim gördüğüm kadarıyla mangalara oldukça sadık, dizi şeklinde çekildikleri için kısıtlamaya gidilmeden olduğu gibi aktarılabiliyorlar.



Konuya gel: Death Note, bir ölüm tanrısının (Shinigami), Ölüm Defteri’ni (Death Note) dünyaya bırakmasıyla başlayan olaylar zincirini konu alıyor. Ölüm Defteri ise, içine ismi yazılan insanları şak diye öldüren bir defter. Siz, bu mükemmel fikrin bir konuya dönüşüp dönüşemeyeceğini, nereye kadar uzatabileceğini merak ederken, olaylar sürekli gelişiyor ve hiç tahmin edemediğiniz yerlere gidiyor. (Yazının bu kısmı izlemeyenler için olduğu için gereksiz yere karakterleri tanıtıp ilk bölümlerin büyüsünün bozulmasını istemiyorum). Aksiyondan çok senaryo ve diyaloglara (ama süper zekice diyaloglara) dayanan bir eser bu, samuraylar ya da robotlar gibi kendinizi uzak hissedebileceğiniz fazla japonumtrak öğeler yok, bu açıdan yeni manga okuyacak biri için içine girmesi oldukça kolay.

“İyi ama bu yaşta çizgi film izlemek/çizgi roman okumak baymaz mı?”: Söz konusu yaşı 50’den büyük insanlar olduğunda bu tepkiyi anlamak zor olmasa da, bu tepkinin güncel kültüre dair merak ve birikimi olan bazı arkadaşlarımdan da geldiğini bildiğimden bu açıklamayı özet şekilde geçmem gerekecek:

1) Merak etmeyin, izleyeceğiniz şey voltron veya tsubasa değil, bunları sevenlere lafım yok tabii ama Death Note çocukluk anılarınızı tazeleyip nostalji yaşamanız için önerilebilecek bir çizgi film değil. Her saniye “kim ne yaptı da böyle oldu” diye dikkatle izlenmesi gereken detaylı bir dizi, bu açıdan batı yapımı olan ve karışık olduğu iddia edilen birçok yapımla da boy ölçüşür bence.
2) Her ne kadar konu yetişkinlere yönelik olsa da, sahnede gerçek insanlar yerine çizgi tipler görmek bazıları için rahatsız edici bir deneyim olarak algılanabilir. Bu önyargıyı bir şey yazarak kırabilme ihtimalim çok az, ama eğer film/edebiyat konusunda yenilikler arayan biriyseniz neden bunu aşmanız gerektiğini aşağıda açıklamaya çalışayacağım:

Death Note’u batı dünyası yazsaydı ne olurdu?: Manga/anime dünyasına girmediyseniz ve sırf çizgi eserlere ve karakterlere karşı duyduğunuz çekingenlikten dolayı geri duruyorsanız kaçırdığınız şeyleri spoiler vermeden anlatmanın başka yolunu bulamadım:

Hatırlamayanlar için: Death Note, bir ölüm tanrısının (Shinigami), Ölüm Defteri’ni (Death Note) dünyaya bırakmasıyla başlayan olaylar zincirini konu alıyor. Ölüm Defteri ise, içine ismi yazılan insanları şak diye öldüren bir defter. Bu konuyu Amerikalıların ele alıp dizisini çektiğini düşünün: İlk bölüm 5 milyon dolar harcanarak çekilir, görseller çok etkilidir. Baş kahramanımız kahraman dedektif Joe’yu hırpalanmış takım elbisesi içinde, üzerinden dumanlar çıkmakta ve kaosa sürüklenmiş olan şehrin doldurduğu ufka bakarken buluruz. Her şey normal giderken birden insanların durduk yere ölmesiyle başlayan olayların arasında kalan ve canını zor kurtaran dedektif, ilerdeki bölümlerde kendisini olayları çözmeye adayacaktır. Buraya kadar güzel değil mi? Peki sonra ne olacaktır? Biz 4 sezon boyunca asla bu ölümlerin nedenini öğrenmeyeceğiz, bunun yerine dedektifle karısının gereksiz ilişkisini, iş yerindeki kankasının sorunlarını falan dinleyeceğiz, arada arabalarıyla şüphelendikleri adamları falan kovalayacaklar, bazen bir yere çıkmayan ipuçları elde edecekler falan filan. Bazı özel bölümlerde flashback/flashforward’lar olacak konuyla ilgili olmasalar bile. 4. sezonun sonunda dedektifin kankası esasında kötü adam çıkacak ve dizi tam heyecanlanırken 512 aylık tatile girecek.

Fransızlar bu konuyu ele alsalar filmini çekerlerdi. Konuyu da, defteri bulduktan sonra bununla aşık olmayı başaramayan erkekleri öldüren, fakat içinde sevgi arayan ve sonunda aşık olan bir kıza bağlardı (Uvvv çok tatlı, aman aman).


Biliyorum bu filmin aslında Fransız yapımı falan olmadığını, idare edeceksiniz artık.

Almanlar çekse reality show yaparlardı, bir sezon boyunca eve kapatılan 12 tip arasından, her hafta sonu eve saklanmış olan ölüm defterini bulan kişi istediği kişiyi elerdi, fakat ölüm defterini bulduğunu fark eden biri olursa dokunulmazlık kazanırdı (herkes dokunulmazlık kazanırsa defterin sahibi ölürdü). Bunun yanında bol bol sevişirler, aufsung gutenborg hüpschlaft diye konuşup dururlardı. İtalyanlar çekse bağrış çağrıştan konuyu anlamazdık zaten, salla gitsin. Eğer Türkler çekseydi, Death Note’un ismi Alın Yazısı olurdu. Gerisini siz düşünün artık.


(El emeği göz nuru afişime katkıları için Çavlan’a teşekkür ederim:) )

Bu fikirlerin biri bile size çekici geliyorsa, Death Note’u izleyip/okuyup orijinal senaryo nasıl yazılırmış görmeniz lazım. Öte yandan, bu fikirleri iç bayıcı ve monoton bulduysanız, Death Note’u izleyip/okuyup yeni bir şeyler tatmanızın zamanı gelmiş demektir.

Konuya aşina olanlar için ---- Death Note manga/anime/film karşılaştırması:

Bu bölümü Death Note’un herhangi bir versiyonuyla (anime/manga/film) aşina olmadıysanız okumayın, spoiler verebilirim:

- Spoiler - (izlemeyen okumasın)

Death Note’un ilk olarak mangasını okumuştum, sonradan Çavlan’la animeyi ve filmi izledim. Öncelikle anime, manganın neredeyse aynısı. Sürekli konuşmalardan oluşan bir seriyi nasıl ekrana aktarabilirler ki diyordum ama başarmışlar. Her ne kadar aralarda kaybolan detaylar olsa da, gördüğüm en “uyumlu” uyarlama diyebilirim; haliyle manga muhteşem olduğu için anime de çok güzel. Mangada uzun uzun açıklanan çoğu şey animede de açıklanıyor, arkaplan müziğini koyup üstüne uzun uzun konuşturmuşlar karakterleri (bazen düşünce sesi şeklinde), kötü de durmamış.



Karakter çizimleri de mangayla birebir aynı, animasyonlar da gayet başarılı. Müzikler pek hoş, hem orkestral işlerden hem de enstrumental/rock tarzı şarkılardan oluşuyor. 2 sezon olarak bölebileceğimiz animenin ilk sezonunun başlangıç müziği daha standart bir Japon rock parçasıyken, 2. sezonda giriş müziği öküz gibi bir death metal parçası! (Yeeeahh! Jürürünç!) Bence serinin ruhuna, karanlığına, ayrıca Death Note’un diğer anime/mangalara kıyasla gösterişsiz olan görsellerinin altında yatan orijinal konusuna süper uymuş: Bazen köşede köhne bir kebapcı görürsünüz, tırsarsınız ama girdikten sonra yemeklerin hiçbir yerde yemediğiniz lezzette olduğunu görürsünüz hani; Death Note da böyle bir etki yaratıyor işte onunla karşılaşma anınızdan itibaren. Giriş müziğinin (ve ona eşlik eden muhteşem jeneriklerin) köhne veya kalitesiz olmadığı kesin ama sıradan bir izleyici için de alışılmadık olduğunu ve garipseyebileceğini tahmin ediyorum.


Karizma böyle bir şey..

Animede beni tek rahatsız eden şey, mangada olmayan ve gereksiz bir duygusallık yaratma çabası içeren sahneler. Neyse ki bunların sayısı fazla değil, biri L’in kaybedeceğini anlamasıyla başlayan bölüm. Mangada L son ana kadar mücadele verip aklını çalıştırırken, animede öleceğini anlamasıyla yavşayan, Light’a ilkokul seviyesinde laf sokan bir L görüyoruz. O değil de, adama neden ayak yıkattınız ulan? Evet, yanlış okumadınız, L, Light’a mağlup olduğunu ve öleceğini anladığı noktada adamın ayağını yıkıyor. Öeeeeeh birader!



Sanırım bu Japon kültürünün uzantısı olan bir şey, hani bükemediğim eli öperim, zeki düşmana saygı duyarım hesabı. Bunun gibi Japonlara has olduğunu sezdiğim başka şeyler de var (aşırıya kaçan tepkiler, çığlıklar, sesler gibi..) ama izlerken alışıyor insan. Light’ın babası iki de bir “uhh”, “ağ..öüğhh” gibi sesler çıkarıyor mesela şaşırdığı zaman, hani ağzını azcık bükeyim herif şaşırmış gözüksün demek yok, illa o sesi eklemişler. Bazı noktalarda herifin ağzı sabit, yine o ses çıkıyor.

Misa’nın da “Lightooooooooo” diye bağırması falan kopuk. Güzel ama, seviyor insan, çünkü konu süper sonuçta.

Gelelim filmine. Esasında 2 film var, birbirinin devamı olan. İkisi de rezalet. Yazının başında sevmediğim şeyi yazmak daha kolay diyordum ama şimdi de buna üşendim. O derece rezalet yani. Casting bu kadar kötü olabilir, Light’ı oynayan çocuğun mangadaki karizmatik tiple alakası yok. Çocuğun gıdısı var ulan! Yuvarlak suratlı bir şey. L’i oynayan eleman ise gerçeğine çok benziyor ama hareket etmediği sürece. Hareket ettiği zaman komik oluyor. Esasında mangadaki L ile çok benzer şeyleri yapıyor ama hareketler bir türlü oturmuyor, hızlı ya da garip gözüküyorar. Animedeki L’in hareketlerini izleyip kapsaymış biraz, o güzeldi bak. Ryuk’u 3D modellemişler, en çok o benzemiş ama o da hiç gerçek karakteri gibi davranmıyor, aptal saptal her boka gülüyor.


Solda Light, Sağda L, orijinal halleriyle başlarına
geleceklerinden habersiz bakarken..


Yine solda Light, sağda L. Simitçi bıyığı ve yuvarlak
suratlara dikkat. (Yeni isim önerilerim: Himmet ve Ruşen,
babalarının ahşap atolyesinde poz verirken)

Death Note’un en güçlü kısmı olan senaryo ve diyaloglar piç olmuş. Diyaloglar korkunç, karakterler kötü oynamanın yanı sıra inanılmaz mantıksız ve saçma sapan şeyler yapıyorlar. L hiç olmadığı kadar çocuksu ve saçmasapan espriler yapmaya kasıyor, Light sadece suçluları öldürme motivasyonunu kaybetmiş, öyle ki şekil olsun climax olsun diye birinci filmin sonunda sevgilisini (mangada olmayan sevgilisini!) öldürüyor. Ryuk, Light’ın her sorusundan sonra soruyu tekrarlayıp kahkahalarla gülüp sonra soruyu cevaplıyor (bunu karizmatik olsun diye yapmışlar ama “Adın ne?” diye sorulan soruya da “Adım mı ne? Hahahahahahahahahahahah.....(30 saniye).. Ryuk” şeklinde cevap verince olmuyor ki).


Bir efsanenin bittği an... (“Osurdun mu Ruşen?”)

Işıklandırma, kamera açıları falan saçmasapan, evde handycam’le çekim yapmış koymuş adamlar sanki. Alakasız yan karakterler var, yeni bir şey de katmıyorlar (Her saniyesi dolu geçen 37 bölümlük animeyi 4 saate sığdırmak mümkün değil zaten ama eksikmiş gibi ortama yeni yan karakter sokmanın mantığı ne ola ki?) İkinci filmin yarısında baydık, izlemedik geri kalanını.

İşte böyle, size de filmini tavsiye etmem, özeti budur. Etrafta “önce bir filmini izleyelim, beğenirsek diğerlerine zaman ayırırız” falan diyen olursa engelleyin. Zaten o kişiler animesini izlemeye başlarsa dayanamayıp devam edecektir . : )

25 Kasım 2009 Çarşamba

Mim


Umut'un kaleminden:
Iıı merhaba, bu postu nasıl sınıflandırırız bilmiyorum. Bence Çavlan açıklasın. Evet evet, söz Çavlan'da.

Çavlan'ın klavyesinden:
Mimlendik mirim. Ben mimlenmenin ne olduğunu bile bilmiyordum, Umut açıkladı. Bir blogcu kendisine de aynı şekilde gelen soruları yanıtladıktan sonra seni mimliyormuş, sana düşen de o soruları cevaplamak, sonra mimleyecek bir başka blog bulmakmış. Mimleyen şahıs Umut'un ablası olduğundan ve bu mimleme işini çok güzel bir kitap fuarı yazısının sonlarında gerçekleştirdiğinden, ayrıca gene o yazıda bizim reklamımızı yaptığından, üstüne üstlük söz konusu yazıda benden pek bir tatlı bahsettiğinden, her ne kadar Umut sallamaya meyilli olsa da bu oto-röportajı gerçekleştirmeyi boynumun borcu biliyor, üstelik soruları müstesna blogumuzun iki yazarına da cevaplatıyorum (kendime de, evet. ilginç). Ve fakat blog camiasına çok yabancı (ya da 'yeni' mi desek) olduğumdan bunu paslayacak blog bulamıyorum. Mimlenme tamam da mimleme eksik kalıyor. Kalıversin.

1. Şu an okumakta olduğunuz kitap nedir? Kısaca konusunu anlatır mısınız?
Umut: Şu an okuduğum kitap SecureSWF kullanım kılavuzu. Bence kullanım kılavuzlarını da kitaptan sayalım, hayat daha güzel olsun. :) O olmuyorsa Marc Levy'den "Keşke Gerçek Olsa" diycem ama ona da bir haftadır el sürmedim. Konusu tripten tribe koşan hayalet kadınla anne fetişi tavan yapmış romantik mimarın ilişkisi üzerine.
Çavlan: Valla utanıyorum açıklarken ama Kapital Manga. En azından para verip almadığımı, bir şekilde elime geçtiğini söylesem utancım azalır mı? Azaldı azıcık. Okumakta olduğum değil de birkaç saat önce bitirdiğim şey aslında (şey, evet). Zaten boktan mı boktan çizimler ve az mı az baloncukla dolu olduğu için yarım saat dahi sürmedi okuması, kusa kusa okudum.

2. En son aldığınız kitap?
Umut: Zaman Makinesi diye saatler üzerine bir kitap, bir de Tübitak (Emrah Ablak'ın çizgi hikayeleri olan).
Çavlan: Otisabi'nin 2. ve 3. ciltleri.. Bunlar kitap sayılıyor mu? Sayılmıyorlarsa (!) Neil Gaiman'ın Mezarlık Kitabı.

3. Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz hangisidir?
Umut: Öeh, bilmiyorum.
Çavlan: Çok garip bir soru bu, sadece satın aldığım kitaplar arasından mı en sevdiğimi seçmek zorundayım şimdi, bulduğum/hacıladığım/babamdan geçen/arkadaşımdan kalan/kütüphaneden bulunan kitapların arasında olamaz mı şu beni en çok etkileyen kitap? Ayrıca çocukken Cinali, büyükken de Stephen King'den başka bir şey okumamış kütüklerin dışında bu soruyu tek bir kitapla yanıtlayabilecek olan var mıdır? Adama en sevdiği şarkı ya da en sevdiği filmin sorulması kadar abes bu, bu liste dönem dönem değişeceği gibi, hiçbir zaman da tek kitapla sınırlı kalamaz ki. Ama işte, mimlenmişiz, el mahkum :) İlle de tek bir kitap seçmek gerekiyorsa John Fowles'ın Büyücü'sünü seçiyorum, beni en çok etkilemiş kitap budur zamanında.

4. Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de sizi illallah ettiren kitap hangisidir?
Umut: Neuromancer'ın Türkçe çevirisi. Hiçbir şey anlamamıştım. Bir de heyecanlanıp arkadaşa da hediye etmiştim bundan ama sonra fark etmişim çevirinin dandik olduğunu.

Çavlan: Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı ve Georges Perec'in Yaşam Kullanma Kılavuzu. Yaşam Kullanma Kılavuzu'nu uzun kasışlar sonucu bitirebilmiş, bitirince de aslında gereksiz yere gözümde büyüttüğümü düşünmüştüm.. Foucault Sarkacı'nı ise lisede okumaya yeltenmiştim, ortalarında kafamın almadığını fark edip bırakmıştım, hâlâ bir rafta durup bakar bana arada. Belki zekam gelişmiştir, tekrar denemenin zamanı gelmiştir..

5. Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap nedir?
Umut: En son satın aldığım kitaplar işte. Bu sorular kısır döngü içine girdi yalnız. Neyse bunu da atlattık.
Çavlan: Eee.. Yani buna nasıl bir yanıt verilir bilmiyorum, Tüyap'tan eşek yükü kadar (o kadar utanç verici ki sayıyı telaffuz edemiyorum) kitapla dönmüş olduğum ve o kitapların -henüz okunmamış olanlarının- tümünü de deli gibi okumak istediğim için, büyük ihtimal hepsinin kucak kucağa durduğu rafa gidip elime geleni alıp okumaya başlayacağım. Öyle işte.

22 Kasım 2009 Pazar

Murat Gülsoy'a Giriş

Tamamen tesadüf eseri eline geçen bir kitaptan çok etkilendiğinde, araştırdı- ğında yazarın tonlarca kitabı olduğunu görüp hemencecik hepsini bir şekilde edinip onları da yalayıp yutmaya başladığında ve her birinde ilk kitaptan aldığı keyif katlanarak arttığında hazine bulmuş gibi oluyor insan. Sürekli bir mutluluk hâli oluyor üstünde falan. Söz konusu insan benim burada, tamamen tesadüf eseri elime geçen kitap Sevgilinin Geciken Ölümü, tonlarca kitabı olan yazar da Murat Gülsoy.

1967 doğumluymuş yazarımız. Mühendis- lik ve psikoloji okumuş. Boğaziçi Üniver- sitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitü- sü'nde Doçentmiş. Ayrıca Boğaziçi Üni- versitesi Yayınevi’nin genel yayın yönetmenliğini yapıyor ve yaratıcı yazar- lık dersleri veriyormuş. Zamanında pek çoğumuzun aşina olduğu "Hayalet Gemi"yi hazırlayanlardanmış. Ve de bu adam, son 10 yılda 10'dan fazla kitap yayınlatmış. Kıskançlık ve hayranlık arasında değişen hisler beslemekteyim Murat Gülsoy'a karşı şu ara.

İki roman ve bir öykü kitabını okudum, yazının sonunda kısaca değineceğim onlara. Şu an okunmayı bekleyen bir romanı ve yaklaşık altı (!) öykü kitabı var, tırsıp biraz yavaş gitmeye, araya başka şeyleri de sıkıştırmaya karar verdim... Sanki Lost'u yeni keşfetmiş, ilk 2 sezonu birkaç gün evden çıkmadan ağzının suyu akarak izlemiş, ama aniden elindeki bölümlerin tümü bittiğinde bir boşluğa düşmüş gibi hissedeceğini idrak etmiş ve tekrar insanların arasına karışmaya, kalan sezonları da olabildiğince yavaş izlemeye karar vermiş biri gibi bir halet-i ruhiye içine girdim... Fakat sürekli "olağanüstü yazıyor bu adam" diye düşünmekten kafam karıştı, bu yazıda ne yazacağımı hiç bilemiyorum. Şöyle bir edebiyat dergisinde yayınlansa garipsenmeyecek, şahane analizler yapan, herifin kitaplarına manyak derin ve felsefi açılardan yaklaşan bir eleştiri yazısı yazma isteğiyle oturdum bilgisayarın başına, çok da emindim kendimden. Ama şimdi zaman geçiyor, ben yazıp duruyorum ama sanki feci boş yazıyorum, en iyisi pür amacıma dönmek; yazarı övmek, okuduklarımın tanıtım yazılarını web sitesinden (bkz: www.muratgulsoy.com) kopyala-yapıştır yapmak, bir iki de şık görsel eklemek.



Değinmeden geçemeyeceğim bir-iki nokta: "Bu Filmin Kötü Adamı Benim" ile 2004 Yunus Nadi Roman, "Bu Kitabı Çalın"la da 2001 Sait Faik Öykü Ödülünü kazanmış M. Gülsoy. Ben hikayeye bayılmadığım halde, okuduğum tek öykü kitabını çok beğendim: "Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul", ki yazarın ilk öykü kitabı oluyor; buradaki öyküler birbirinden bağımsız görünüyor, ancak sonunda bir bütünlük duygusu yaratıyor insanda. Zamanlar geniş zamandan geçmiş zamana sekiyor, bakış açısı genelde birinci tekil şahıs, ama üçüncü, hatta ikinci tekil şahıs bile kullanılıyor. Her satırda inceden inceye kendini gösteren bir ironi ve çok özgün bir üslup var.

Romanlarıysa aniden bitiveriyor ve hep okurda yarım kalmışlık duygusu bırakıyor. "Bu Filmin Kötü Adamı Benim"de de, "Sevgilinin Geciken Ölümü"nde de kurgu, labirentimsi bir yapıya sahip. Biraz Paul Auster'ın tarzını anımsattı bana içiçe geçen, birbirini teğet geçiyormuş gibi görünüp de bir şekilde bir yerlerde buluşan hikayeler. Ekonomik diye tanımlanabilecek bir dil kullanıyor M. Gülsoy, ama karakterlerin nedenlerden çok olaylarda ortaya çıkan duygu hallerindeki sahicilik, okuyucuya gereksindiği her bilgiyi veriyor zaten.

Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul

Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul'de on iki öykü yer alıyor. Bu öyküler, ağırlıklı olarak 'yazı' ve 'oyun' temaları üzerine odaklanmış. Murat Gülsoy'un öykülerinde göze çarpan bir özellik de ironi ve kara mizaha çokça yer verilmesi. Öykülerinde insanları şaşırtmayı sevdiğini söyleyen yazar, sürprizli, beklenmedik sonlarla, ilginç kurgularla çıkıyor karşımıza. İmgelerden yola çıkan, fantastik kurgulara yakın duran öyküler, tematik olarak bir süreklilik duygusu verse de, her öyküde başka denemelere giriyor yazar. Birinci tekil kişi anlatımının baskın olduğu çalışmalar, okurla bu nedenle sıcak bir ilişki kurmayı başarıyor. Sürükleyici bir anlatım, özenli kurgular, şaşırtıcı gelişmeler ve ironi. Bunlar Murat Gülsoy'un öykücülüğünün temel taşları. Modern öykünün çarpıcılığını, tazeliğini taşıyan bu çalışmalar, usta bir yazar olma yolunda genç bir öykücüyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Bu Filmin Kötü Adamı Benim

"Uzak geçmişten süzülüp gelen 'Neşideler Neşidesi'ydi Gaye. Ben, eski, mutlu bir Amerikan filmi: Kahramanlarının aptallık derecesinde saf ve iyi niyetli oldukları o stüdyo filmlerinin sahte yağmurlu sokakları kadar içli, aşk dışında hiçbir seçeneğe yüz vermeden korkusuzca sigara içen jönleri kadar kararlıydım. Gözükaraydım. Aynaya baktığımda tanınmayacak kadar değişmiş olduğumu gördüm Gaye bana baktığında ne görüyorsa o olmuştum. Başka insanlarla yaşarken varlığını hissettiğim kuşkulardan örülmüş o şeffaf duvarın eriyip gittiğini hissetmiştim. Kendimi... Şu evrende yapayalnız olmadığımı... Şu anlam veremediğim hayatın içinde zavallı bir nokta olmadığını... Hissetmiştim."

Günahlar zaman aşımına uğrar mı? Suçlar belki...ama günahlar? Kendine biçtiği rolü oynadığı mutsuz evliliğini -kendine rağmen- sürdüren ve üçlü bir aşk ilişkisinde İzzet ile Gaye'nin yanında geçmişini arayan başarısız bir yazar: Önder; aynı mutsuz evlilikten -geçerli bir yolla olmasa da- sıyrılmaya çalışan Defne; dört kişinin yaşamını değiştiren garip bir intihar. Mahkûm edildiğimiz yüzeysel hayatların dibinden akan karanlık suların sesine kulak veren bir psikolojik roman. Türkiye'de, şehirde erkek olmanın alçaklığını ve yüceliğini baba figürüyle hesaplaşarak sorgulayan Murat Gülsoy, sıradan kötülüğün sırlarını arıyor.

Sevgilinin Geciken Ölümü

Murat Gülsoy, yeni romanı Sevgilinin Geciken Ölümü'nde, Proust’tan beri modern edebiyatın temel sorunlarından biri olan zamansallığı konu ediniyor. Roman, bu düşünce çevresinde aşkın insanla ve ölümle ilişkisini sorguluyor. İroni, oyun duygusu, anlatının o en eski koşulu; izlenebilirlik, yazarın bu romanında da öne çıkıyor. Gülsoy yanıtların değil, soruların yazarı olmayı seçenlerdendir; bizi kendi evreninin eleştirel okurları olmaya çağırıyor. Bu kitapta yeni olan, Gülsoy kurmacasında her zaman ben’in sınırlarını zorlayan öteki'nin, bu kez içeri alınmış olması. Anlatının büyüsünü hep kendi eliyle bozan yazarımız, aşkın büyübozumuna kalkışıyor bu kez. Kahramanlarımız ruhsal ve bedensel bir sınır ihlâli olarak aşkın sonundan başına doğru ilerliyor, biz de onları soluk soluğa izlemeye çağrılıyoruz.

(Kitap tanıtımlarını www.muratgulsoy.com'dan aldım.)