Dünya Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2010 Çarşamba

Roald Dahl'ın Amcam Oswald'ı

Roald Dahl, daha çok çocuk kitaplarıyla tanınan, herkesin bildiği Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nın yazarı Roald Dahl. Amcam Oswald, onun yetişkinler için olan iki romanından biri. Bu romanın (ya da uzun-öykünün) kahramanı, Dahl'ın Bitch ve The Visitor isimli (Türkçeye çevrildiler mi bilemiyorum) kısa hikayelerinden aşina olduğumuz bir karakter: Oswald.

Konu şöyle: 1920'lerde 17 yaşında olan Oswald, Sudan'da bulunan egzotik bir böceğin kanının -ya da başka bir sıvısının- dünyanın en güçlü afrodizyağı olduğunu keşfeder. (Bu kitap yazıldığında Viagra bulunmamıştı daha. Viagra'nın bileşenlerine bakmış olan var mı?) İnanılmaz etkilidir bu madde, miniminnacık bir parça alsanız bile birkaç dakika içinde gözünüz döner, en yakınınızdaki canlıya tecavüz edecek duruma gelirsiniz. Oswald orta yaşlı bir kimyager ve enfes güzellikte bir hatunla işbirliği yaparak şöyle bir plan hazırlar: Yasmin (enfes hatun) ve Oswald, yanlarında kimyagerin hazırladığı sperm dondurucu çubuklarla dünyayı gezecek, Yasmin'i hayran ayağına ünlü dahilerin evine sokacaklardır. Yasmin imza vs. ister gibi görünürken sanatçılara içine bir gıdım böcek tozu katılmış çikolataları tutacak, sanatçılar da çikolatayı yedikten birkaç dakika sonra afrodizyağın etkisiyle delirecek, Yasmin'e saldıracaklardır. Yasmin birleşme anında çaktırmadan (adamların maddeden gözü döndüğü için çaktırmak zaten pek mümkün olmuyor) kondomvari bir şey takacak, sonra da koştura koştura şu sperm dondurucu kutucuklara dahinin spermini yerleştireceklerdir. Birkaç yıl sonra da, el altından, çok zengin ve salak (çünkü dahinin çocuğu niye dahi olsun yahu) kokonalara bu spermleri astronomik fiyatlara satacak, köşeyi döneceklerdir. İnanılmaz saçma ve inanılmaz eğlenceli bir plandır bu, nitekim aynısı bu kitap için de söylenebilir.

Yasmin ve Oswald gerçekten de Einstein, Freud, Renoir, Monet, Picasso, Puccini, Stravinsky, Rachmaninoff, Vaslav Nijinsky, Thomas Mann, George Bernard Shaw, Rudyard Kipling, Sir Arthur Conan Doyle, Marcel Proust ve James Joyce'u (ve daha nicelerini!) ziyaret eder, bu buluşmaların her biri en ince ayrıntısına kadar anlatılır. Puccini'nin romantikliği, Proust'un bacak arası muza tav olması, Freud'un her boku sekse bağlaması, Picasso'nun "iş bitince" hatunu kovarak resimlerine dönmesi, bilmemne kralı bilmemkaçıncı bilmemnenin kendi kendine titreyen, böylece üstündekileri hareket etmek zorunda bırakmayan seks kanepesi... Amcam Oswald'ı okurken girdiğim gülme krizlerinin sayısını şaşırdım.


Amcam Oswald, çok komik, ama çok da abartılı bir roman; bol saçmalık, bol eğlenceyle dolu. Dahl çocuk kitaplarıyla ünlü demiştim, tanınmasını sağlayan harikulade mizahı bu kitapta da eksik olmuyor. Elbette edebi bir dil ve derin bir hikaye beklenmemesi gerek Amcam Oswald'dan, ama beklentilerinizi ayarladığınızda, Amcam Oswald'ın okuduğunuz en eğlenceli kitaplardan biri olduğunu fark edecek, ve bana benziyorsanız, dönem dönem yeniden okumaktan çekinmeyeceksiniz.


21 Aralık 2009 Pazartesi

Marc Levy Haftası No:2

Şuradaki yazımda nasıl da tesadüf sonucu Marc Levy'nin 'Keşke Gerçek Olsa'sının elime geçtiğini, bu kitap pek eğlendirici çıkınca da nasıl yazara takıp diğer romanlarına yumulduğumu anlatmıştım. 'Keşke Gerçek Olsa' üzerine okuduğum iki romanı pek tatmin etmemişti ama hoşlardı, şans verilebilirdi. Sanırım gereğinden fazla bir şans vererek üç kitabını daha okumuş bulunuyorum adamın: Neredesin, Sonsuzluk İçin Yedi Gün ve Dostlarım Aşklarım. Yanılmıyorsam okumadığım bir tek son kitabı kaldı, o da kronolojik sırada gidecek kadar takıntılı olduğum için. Can Yayınları'nın son aylarda bir hayli reklamını yaptığı bu kitap (adına bakamayacağım şimdi) okunmayacak tarafımdan, eksik kalsın. Marc Levy hafif midemi bulandırmış vaziyette şu aralar çünkü. Hayır tabii ki o kadar kötü değil... Ama doğrusu iyi de değil. Altı kitabını birden okumaya kalkmaksa tam bir vakit kaybı. Eminim bu tarzın hitap ettiği pek çok insan vardır, ama onlardan biri değilim ben, en son lisede Paulo Coelho okumuştum.

Hayır Marc Levy, her şey sevgiyle çözülemez! Ayrıca neden, neden, neden her ama her kitabında işlediğin karakterler birbirinin tıpatıp aynısı? Neden şehir her zaman San Francisco, ama karakterlerin büyük kısmı Fransız? Neden baş kadın karakter her zaman 20'lerinin sonlarında, bağımsız, kendi kendine yeten, tabii ki güzel, alaycı bir espri anlayışına sahip ve son derece zeki oluyor? Neden baş erkek karakter 20'lerinin sonlarında, duyarlı, romantik, zeki, baş kadının karşısında biraz ezik ama komik, tercihen de mimar ya da reklamcı bir adam oluyor? Neden baş erkek karakterin en iyi arkadaşı baş erkek karakterin tıpatıp aynısı oluyor? Üstelik her yazdığının Fransız klişeleriyle bezeli olması da okuyucuyu azıcık itiyor sevgili Levy, bilgine.

Eğer ille de "Kaçmaz benden Marc Levy" diyorsanız, tavsiyem 'Keşke Gerçek Olsa'yı okumanız, diğer kitaplarına hiç el atmamanız. Eğer doymuyorsanız, hadi 'Sizi Yeniden Görmek'i de okuyun bari (yine ilk yazıda anlatmış olduğum gibi, 'Keşke Gerçek Olsa'nın devamı). Çok da gerekli değil, ama çok istiyorsanız kendinizi sıkmayın. Ama o da bittikten sonra, orada durun. Okumamış olduğum son kitabı için bir şey diyemeyeceğim, ama diğer tüm kitapları için konuşacak olursak, gerçekten hiç gerek yok, emin olun hiçbiri 'Keşke Gerçek Olsa'nın tadını vermeyecek. Ayrıca okuyacak çok az zaman, okunacak çok fazla kitap var. Marc Levy'ninkiler bu değerli vakti harcamaya değecek romanlardan değil bana kalırsa.

Çok da istediğimden değil ama, Marc Levy ile ilgili ilk yazımda uyguladığım formatı bozmayayım, en son okuduğum üç kitabını da çok çok kısaca tanıtayım bari.

Sonsuzluk İçin Yedi Gün'de bir meleğimiz var Tanrının gönderdiği, sarışın, masum, iyi huylu, melek gibi bir kız. Bir de Şeytanın gönderdiği iblis, o da şeytan tüyü diye tabir ettiğimiz karizmatik özelliğe sahip, gizemli, çekici adam. Bunlar yeryüzünde karşılaşıyor, ikisini de patronları göndermiş dünyaya; Tanrı ve Şeytan yani. Bir bahse tutuşuyor çünkü Tanrı ve Şeytan dünyaya hangisinin hükmedeceğine dair, çünkü... Yazamayacağım hayır, o kadar sıkıcı işte. Hah, bir de bu melekle iblis tanışıp aşık oluyorlar birbirlerine yeryüzünde. Evet, o derece.

Dostlarım Aşklarım ise 30'larının başlarında iki tane boşanmış adamı anlatıyor, kadınlara bir nevi 'tövbe edip', çocuklarını da yanlarına alarak birlikte yaşamaya başlıyor bu iki dost. Her ne hikmetse bu iki adam tipik Marc Levy karakterleri. İkisinin birbirinden farkını da bulamadım ben, kitap boyunca karıştırıp durdum o yüzden. Romantik bestseller okuyucusunun Maeve Binchy'den alışık olduğu renkli -ama sahici olmayan- yan karakterler, sürekli verilen "aslında yaşamak çok güzel! hayatın anlamı, küçük ayrıntılarda saklı!" mesajları... Öhh.

Neredesin, tipik Marc Levy tarzından çok farklı. Ve nedeni bu mudur bilemeyeceğim, ama bu yazıda değindiğim kitaplar diğer iki kitapla karşılaştırıldığında, en okunası olanı. Susan ve Philip isimli iki karakterimiz var Neredesin'de, bunlar çocukluk arkadaşı, sevgililer de tabii. Ama lise (ya da belki üniversite?) bittiğinde Peace Corps'a katılıyor Susan, Honduras'a gidiyor. Philip kalıyor, reklamcı oluyor. Daha fazlasını yazıp spoiler vermeyeyim, —siz gene de okumayın ama olur da okursanız diye hani :)—, şu kadarını söyleyeyim sadece bu kitaba dair: Başladığı gibi ilerlemiyor, siz çok farklı bir roman beklerken bakıyorsunuz bambaşka bir yöne gitmiş... Çok bir iz bırakmıyor üzerinizde ama farklı, dili de çok akıcı, o yüzden de okunabilir.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Çocukluğun Unutulmaz Kitapları

Herhangi bir çocukluğun değil, benim çocukluğumun tabii ki. Başlıklarda iyelik eki kullanmayı beceremiyorum, eğer bu başlık doğru atılmış olsa liste çok daha nesnel ve güncel olurdu, Harry Potter gibi seriler de listeye girerdi örneğin. Aşağıdaki kitaplar zamanında tekrar tekrar okumuş, neredeyse ezberlemiş olduklarım. Hatta hiç mi hiç utanmadan itiraf ederim ki, bir kısmını hâlâ okuyorum zaman zaman.

1- Pıtırcık Serisi (Sempe-Goscinny)

Bu seri 8 kitaptan oluşuyordu. birkaç yıl önce şimdiye dek yayınlanmamış olan hikayeler de "Pıtırcık Bilinmeyen Öyküler" adıyla iki kitapta toplandı, elbette tarafımdan hemen satın alınıp yalanıp yutuldu. Anladım ki ben Pıtırcık için biraz fazla büyümüşüm, 10 yaşını aşmış çocukların/büyüklerin okuması çok da bir anlam ifade etmeyen bir dizi bu. Yine de -aldığım nostaljik tatlardan sanırım- yeniden Pıtırcık'ın serüvenlerine dalmak çok keyifliydi. Serinin çevirisini de çok beğenirdim zamanında (o yaşta ne anlıyorsam?) örneğin Pıtırcık'ın "Ne yani, yalan mı, iyi valla"sını bugün bile hatırlıyorum :) Arkadaşlarının isimlerini de hâlâ hatırlıyorum, Vivet Kanetti'nin çevirisi sağolsun: Lüplüp, Toraman, Tıngır, Sırım, Gümüş, Dırdır ve Çarpım.

2- Küçük Vampir Serisi (Angela Sommer-Bodenburg)

Küçük Vampir de bir seriydi, şu an link vermek için araştırdığımda fark ettim ki 20. kitaba kadar gelmiş, oysa ben sadece 18'ini biliyorum. Aslında kitap hiç de vampir olmayan, 9 yaşında Anton isimli bir çocuğun çevresinde dönüyordu; bu çocuk vampirlerle ilgili kitapları ve filmleri çok seven, iç dünyası zengin bir çocuk. Bir akşam annesi ve babası evde olmadığında odasına açık pencereden çocuk (aslında çocuk değil tabii, yaklaşık 100 yaşında, ama çocukken öldüğü için bedeni çocuk kalmış) bir vampir giriyor. Ve... bildiniz, arkadaş oluyorlar. Kitaba adını veren küçük vampir bu işte; Rüdiger. Bir de Anna isimli kızkardeşi var ki o da Anton'un love interesti oluyor dizi boyunca. Ben de çocukken kafayı vampirlere bozmuş olduğum için (ve o zamanlar vampirlerle ilgili bu kadar çok materyal bulunmadığı için) bu seriye hazine muamelesi yapardım.

3- Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Büyük Cam Asansörü başta olmak üzere tüm Dahl öyküleri (Roald Dahl)

Ah, o çikolatalar... İlk kitabı okurken hazırda çikolata bulundurmak gerekirdi, farklı farklı şekerlemeler öylesine dahice (!) betimleniyordu ki, aksi halde kafayı yiyebilirdi insan. Çikolata Fabrikası'nın ardından Büyük Cam Asansör gelir ve ilk kitabın bıraktığı yerden devam eder hikayeye, Çikolata Fabrikası çok ünlü olmuşken Büyük Cam Asansör çok az bilinir nedense, bir önceki gibi ağız sulandırıcı olmasa da çok eğlenceli ve orijinal bir hikayedir, çikolata fabrikası yerine uzayda geçer. Dahl çok iyi bir yazardır zaten, üstelik yalnızca çocuklar için yazdığı öyküler değil büyüklere yazdığı öyküleri de vardır. Son derece yetişkinler (!!) için yazılmış romanı Amcam Oswald'ı hararetle tavsiye ederim.

4- Bir Çalgıcının Seyahati (Mehmet Tevfik)

Okunmaktan sayfaları dökülmüş bir kitap daha. Alfred Şüller ve Fridrih Müller'in ağzından kaleme alınmış bu yol hikayelerini okurken gülmekten karnıma ağrılar girerdi. Bendeki kopyası Yapı Kredi'dendi ama sanırım artık o baskısı tükenmiş, başka bir yayınevinden çıkıyor. Bu yeni yayınevinin kitabın kapak resmine koyduğu arp (solda) ne ola ki? Keman çalardı Alfred ve Fridrih. Kitap 1900'lerin başında, bir gazetede fasiküller halinde yayınlanmış, sonradan iki ciltte toplanmış. Çevirenin adı Mehmet Tevfik diye geçer, yazarın adı ise belli değil. Fakat ben bu kitabın bir Alman değil de bir Türk tarafından yazıldığına adım gibi eminim. Genç Kızlar'ı yazan, ama o yıllarda çeviri romanlar daha çok tutulduğu için (ve kimbilir daha başka hangi nedenlerden) Vincent Ewing isimli uydurma bir yazar tarafından yazılmış gibi gösteren Nihal Yeğinobalı örneğindeki gibi, Bir Çalgıcının Seyahati'nin de asıl yazarının Mehmet Tevfik olduğunu düşünüyorum.


5- Ulduz Kız'ın Kargaları ve Konuşan Bebeği başta olmak üzere tüm Behrengi Masalları (Samed Behrengi)

Behrengi'yi sevmemek mümkün mü? Şimdi dönüp baktığımda biraz fazla kör göze parmak buluyorum sosyalizm mesajlarını, ama o yaşta farkına bile varmamıştım, demek doğru formülü bulmuş yazar çocuklar için :) Küçük Kara Balık, Bir Şeftali Bin Şeftali, Konuşan Bebek ve Kargalar... En çok Kargalar. Ağacın dallarında sallandırılarak sopayla dövülerek öldürülen anne kargaya epeyce göz yaşı döktüğümü anımsarım :)





6- Kırmızı Balon (Albert Lamorisse)

Bu kitabı her seferinde yeni baştan hüzünlenerek okuduğumu hatırlıyorum. Kırmızı bir balon bulan Pascal isimli bir çocuğun 24 saatini anlatır. Pascal'ın tek istediği şey yolda bulduğu kırmızı balonun onunla kalmasıdır, ancak türlü aksiliklerle (katı otobüs/okul kuralları, pislik kabadayılar vs.) bir türlü balona kavuşamaz. Üstelik kırmızı balonun da bir bilinci vardır ve Pascal'ı dostu beller, onun için türlü fedakarlıklara girmekten kaçınmaz. Yanılmıyorsam aslında orijinali bir filmdir bu kitabın, yani alıştığımızın tersine film kitaptan değil, kitap filmden uyarlanmıştır.

7- Küçük Prens (Antoine de Saint-Exupery)

Küçük Prens'le ilgili ne yazılabilir ki? Bilmeyen de, sevmeyen de yoktur herhalde. Küçük Prens işte. "...Gülün için harcadığın zamandır gülünü bu kadar önemli yapan."

8- Lastik Pabuçlar (Mihail Zoşçenko)

Mika ve Lilya isimli iki kardeşin öyküleri vardır bu kitapta, gene biraz fazla mesaj kaygılı, ama çok sevimli öyküler.

9- Karşı Pencere ve Uçurtmam Bulut Şimdi (Sevim Ak-Behiç Ak)

Hem Karşı Pencere, hem de Uçurtmam Bulut Şimdi, Meltem'in öykülerini anlatır. Meltem sarı saçlı ve gözlüklü, fazla meraklı ve sanki biraz da şanssız bir kız çocuğudur, belki de kendimle özdeşleştirmişim fark etmeden :) Nedeni ne olursa olsun, öyküleri de, çizimleri de çok eğlenceli bulurdum.



10- Bacaksız Serisi (Rıfat Ilgaz)

Bacaksız Bahri isimli yoksul bir çocuğu anlatan 5 kitaplık bir seri. Bacaksız solaktı, ilkokuldaki öğretmeni çocukcağızın sol elini cetvelle terbiye etmeye kalkmıştı. Yeni gelen öğretmen ise orospu çocuğu bir faşist çıkmış, Bahri'nin sol elinin parmaklarını kurt başı şekilli bir broşun iğnesiyle delmişti. Bu seriden tüm hatırladığım bunlar :) Bir de Bacaksız'ın kaçak sigara satıp para kazandığı, ama o kısım biraz bulanık. Olabilir mi?

11- Gizli Yediler, Afacan Beşler ve Yaramaz Kızlar Serisi (Enid Blyton)

Yaramaz Kızlar (en az hatırladığım seri): 11 yaşlarında bir kızın yatılı bir kızlar okulundaki maceraları, her sınıfa bir kitap. Afacan Beşler: Reis, Miço, Gamze, Hako ve köpekleri, nereye gitseler macera onları bulur. Gizli Yediler: Adından da anlaşılacağı gibi 7 çocuktan oluşan, dedektifliğe özenen gizli bir çete, her kitapta yeni bir gizemi çözerler. A.B. ve G.Y. serilerini yatma saatim geçtikten sonra geceleri yorganımın altında el feneriyle okuduğumu anımsıyorum. İkisi de en az 20 kitaptan oluşuyordu, şaşar kalırdım nasıl bu kadar çok gizemle karşılaşabildiklerine, içim giderdi, hatta özentilikten yazlıktaki arkadaşlarımı örgütleyip bir çete kurmuştum ama tabii ki çözecek hiçbir olay yoktu :) Gizli Yediler'de de Pıtırcık serisinde olduğu gibi çocukların isimleri değiştirilmişti, fakat -en azından benim için- ters etki yapmıştı, garip garip isimler bulmuş çevirmen, Peter'ı Pet, Janet'ı Cano yapmış, diğer üyeler de Çalıkuşu, Çakı, Tombik, Cinci ve Kaptan olmuş. Hangisi kız hangisi oğlan bir türlü anlayamazdım.

12- Macera Tüneli dizisi (Çeşitli Yazarlar)

80'lerde doğup da Macera Tüneli'ni bilmeyen genç yoktur herhalde. Orijinal ismi 'Choose Your Own Adventure' olan bu dizide, kararları okuyucu verirdi, kitabın sonu buna göre biçimlenirdi. "Eğer Ms. Brown'u sorguya çekecekseniz sayfa 31'e, yemek odasını incelemek istiyorsanız sayfa 47'ye, Mr. Pink'in kahve davetini kabul edecekseniz sayfa 69'a geçin."

13- Lorel ile Hardi

Lorel ile Hardi, çocukken okuduğum tek çizgiromandır. 10 kadar büyük cilt, 40 civarı da küçük cilt hala raflarda durmakta (gerçi biriktirip bugünlere getirmiş olma şerefi bana ait değil, eski sevgiliminkileri hacılamıştım zamanında, ama olsun). Nedense Lorel'i (zayıf ve ezik olan) tutar, Hardi'nin (şişko ve cin olan) ona çektirdiklerine pek üzülürdüm.

10 Kasım 2009 Salı

Paul Auster'ın Leviathan'ı



Paul Auster okumayan, çok şey kaçırıyor demektir. Çok yetenekli ve ne olursa olsun orijinal olmayı başarabilen bir yazar.

Benjamin Sachs, bir zamanların gelecek vaat eden yazarı, kendi hazırladığı bir bombayı yerleştirirken yanlışlıkla kendisini de havaya uçurur. Roman, Peter Aaron’ın ağzından yazılmıştır ve Sachs, onun arkadaşıdır. Görüşmeyeli yıllar geçmiş olsa da, Sachs’in böyle bir sona nasıl geldiğini anlatmayı görev edinir Aaron. Sachs bir zamanlar Leviathan isimli yarım kalmış bir romanın üzerinde çalışmakta olduğu için de, Aaron (ve Auster) kitaplarına aynı ismi verirler. Leviathan’ın sözlük anlamı devasa, çok büyük. Aynı zamanda da Tevrat’ta geçen deniz canavarının adı.

Aaron, Sachs’le ilk karşılaşmalarından başlayarak, hayatlarına giren ve ufak nüanslarla yaşamlarının seyrini değiştiren arkadaşları ve sevgilileri de içinde olmak üzere birlikte (ve ayrı) geçen hayatlarını anlatmaya koyulur. FBI ajanları ölen kişinin kimliğini Sachs olarak tespit etmeden önce kitabını bitirip, Sachs ve bombalarının içyüzü hakkında insanları aydınlatma amacındadır.

Sachs’ın sorunu: kendimizi nasıl tanımlayabilir ve aynı anda bizi biçimlendiren çevreyle bir anlaşmaya varabiliriz? Auster’ın dünyasında, kişinin kendisi ile dış dünyanın ayrımı hiçbir zaman kolay olmuyor. Karakterleri dış koşullardan etkilenerek biçimleniyor ve kimlikleri her zaman bir anda değiştirilebilir bir nitelikte oluyor. Romandaki anlatıcı ve en istikrarlı karakter olan Aaron bile, bu sorunlardan kaçamıyor. Aaron ve Sachs’in dostluğu, çelişkilerden ve ikilemlerden doğan bir ilişki, her biri sürekli olarak diğerinin en iyi niteliklerini kazanma gayretinde. Romanın bir yerinde, Sachs uzaktayken, karısıyla ilişkiye girerek Aaron bir anlamda onun yerini alıyor; bir başka yerinde, Sachs Aaron’ın yazar kimliğini çalarak onun yerine kitap imzalıyor, değişik kentlerde imza günleri düzenliyor.

Leviathan, Auster’ın romanlarında alıştığımız temaları işliyor: izolasyon, bir kimliği bırakıp yeni baştan başlama arzusu, insanlar arasındaki ilişkilerin karmaşıklığı, hayattaki ironik kesişme ve rastlantılar. Romanın başında anlamsız gözüken olaylar hikayenin sonuna dek süren önemli olgulara dönüşüyor. Auster’ın diğer kitaplarında da yinelenen temalardan bir diğeri: hem Sachs, hem de Aaron yazar. Aaron mesleğinden memnun, ama Sachs’in bir noktada gözleri açılıyor ve amaçlarına ulaşmak için doğrudan eyleme geçmeye karar veriyor. Auster’ın diğer çalışmalarından bir benzer nokta daha: Yazar, Amerika’nın gidişatından memnun değil; Özgürlük Anıtı, pek çok Amerikalının, heykelin arkasındaki prensipleri izlemek için hiçbir çaba sarf etmeden büyük bir anlam yüklediği bir sembol olarak kitap boyunca sayısız kez geçiyor. İlerleyen bölümlerde, Sachs için Amerikayı uyandırıp hatalarını göstermenin tek yolu, halka açık alanlardaki Özgürlük Anıtının replikalarını havaya uçurmak haline geliyor.

Leviathan pek çok standarda göre çok iyi bir kitap ve bence beklentileri de karşılıyor, ama Auster’ın en iyi kitabı değil. Yine de çok keyifli bir okuma, Sachs’ın öyküsü kitap bittikten sonra uzunca bir süre sizinle kalıyor.

Romandaki karakterlerin büyük bölümü, her Paul Aster romanında olduğu gibi gibi en ufak detaya kadar düşünülmüş, çarpıcı karakterler. Bana göre özellikle Maria, bahsedilmeyi hak ediyor: Maria, belirli bir tanıma oturtulamayacak bir sanatçı, pek çok insana göre ‘garip’ diye adlandırılabilecek projelerin peşinde, örneğin bazen haftanın her günü değişik renkte yiyecekler yiyor, pazartesi yeşil günü: salatalık, brokoli, armut yiyor sadece o gün, veya öylesine bir tanışıklığı olan, çok yakışıklı ama giyimi berbat bir adamın gardrobunu adam etmeyi kendine iş ediniyor ve her sene ona imzasız bir armağan gönderiyor. Çocukluğundan bu yana aldığı doğum günü hediyelerinin tümünü saklıyor, hepsini de kronolojik olarak sıralanmış ve ambalajlarından çıkarılmamış olarak raflarda sergiliyor. Üniversiteyi yarım bırakıp Amerika turuna çıkıyor ve kendine bir pikap alıp, her eyalette ikişer hafta kalarak bu turu iki senede tamamlıyor. Son derece anlamsız ve keyfi gözüken bu projede, Maria’nın koyduğu tek kural her eyalette ondört gün geçirmek, bunun dışında dilediğini yapmakta özgür. Bir yerden ötekine gitmeye yetecek parayı da garsonluk gibi işlerde çalışarak kazanıyor. Yolda gördüğü yabancıları, yaşamlarını sadece gözlem yoluyla anlayabilmek amacıyla takip ediyor ve fotoğraflarını çekiyor. Bir gün yolda, içinde sahibinin isminin yazılı olmadığı bir telefon defteri buluyor ve sahibinin kişiliğini çözebilmeyi amaç edinmiş olarak defterdeki insanlarla tesadüfi karşılaşmalar düzenleyip onlarla üstü kapalı görüşmeler yapmaya karar veriyor. -Bu projenin nasıl gittiğini merak ettiyseniz kitabı okumanız gerekecek :) Türkçe çevirisi Can Yayınları’ndan çıktı.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Alexandre Jardin'in Fanfan'ı

Alexandre Jardin'in yazdığı bu kitap yayınlandığı zaman (90'ların ilk yarısı sanırım) Fransa'da bestseller olmuş ve sinemaya uyarlanmış, ben de ilk önce filmini izlemiştim zaten. Sophie Marceau ve Vincent Perez oynuyordu, şirin sayılabilecek bir filmdi.

Robinson Crusoe'nun uzaktan akrabası olan 20 yaşındaki Alexandre, çuvalla sevgilileri olan anne babasına benzememeye kararlıdır. Sıkıcı ama istikrarlı bir hatunla nişanlanmıştır, böylece ebeveynlerine dönüşmemeyi, basit fakat huzur dolu bir yaşam sürmeyi garantiye almıştır sözde. Derken Fanfan'la tanışır ve bu muzip, özgür ve serseri ruhlu genç film yapımcısına deli gibi aşık olur. Hem Laure'a (nişanlısı) ihanet etmemenin, hem de Fanfan'a olan tutkusunun sönüp gitmemesinin yolunu, Fanfan'ı görmeye devam etmekte, ama onunla ilişkiye girmemekte bulur. Aşkları, ancak seks yapmadıkları ve birbirleri için ulaşılmaz kaldıkları takdirde sürecektir.

Romanda, aşka dair gelenekleri ters yüz ediyor Alexandre. Bir ömür boyunca nasıl aynı kadın sevilir, bu konuda bir hayli alışılmadık fikirlere sahip. Monogaminin monotonluk getireceğine kesinkes inanan kahramanımız, bunun kendi başına gelmemesi için, Fanfan'ın evinin bir duvarını yıktırarak karakollardaki sorgu odalarındakine benzer bir ayna yerleştirmeye (kızcağız kendi tarafından sadece bir ayna görürken, Alexandre Fanfan'ı izliyor) kadar götürüyor işi. Böylece, Alexandre'ın hastalıklı sayılabilecek ama eğlenceli beynine göre tabii, birlikte yaşayacaklar (daha doğrusu Alexandre Fanfan'la yaşayacak), ama ilişkileri eskimeyecek, sadece en güzel şeyleri paylaşacaklar, hiçbir zaman birlikte olmayarak da arzunun asla yitip gitmemesini sağlayacaklar; sıradan bir ilişki yaşayıp birkaç senede sıkılmaktansa, beklenti ve bilinmezlik onları (ya da sadece Alexandre'ı) çok daha mutlu edecek.

Can Yayınları'nın sitesinde tanıttığı gibi "erotik bir komedi" diye adlandırmak zor bu romanı. Tutku ve alışkanlığın çelişkisiyle ilgili zarif bir masal diyebiliriz belki. Çok orijinal, o yüzden okumaya değer.

Bu yazıyı, kitabın harikulade çevirisinden (!) bir pasajla kapatıyorum:
Alexandre: "Hayır, birlikte uyumadık, asla birlikte uyumayacağız!"
[Burada kast edilenin uyumak değil beraber olmak olduğunu en aptal insanın dahi anlayacak olmasını geçtim, söz konusu karakterler 'birlikte uyumuş'lar çoktan o noktada zaten, fark etmemiş mi acaba çevirmen?]

11 Ekim 2009 Pazar

Marc Levy Haftası

Nereden geçti elime anımsamıyorum, baktım Marc Levy’nin ‘Keşke Gerçek Olsa’sı (Et Si C’etait Vrai) aynı gün başlanıp bitirilmiş tarafımdan, hatta tanıdık da geliyor hikaye bir yerlerden… Araştırınca fark ettim ki uyarlaması olan filmi izlemişim zamanında (kıytırık bir şeydi tabii). O kadar keyifle su gibi akmıştı ki roman, hem de sadeliğine karşın öyle tatlı ve zekice bir mizahı vardı ki, bir baktım harıl harıl diğer kitaplarını arıyorum yazarın. Biraz fazla ’sevgi üstüne’, hani sevgi sevgi bizim kurtarıcımızdır sevgi mesajı var sanki tüm yazdıklarında, ben de pek gelemem buna ama kaptırdım işte bir şekilde. Biraz da ayıpladım kendimi bugüne dek adını dahi duymadığım için. Okuduğum üç kitabı da fantastik öğelere dayalıydı.

Keşke Gerçek Olsa bedeni bir hastanede komadayken eski evinde hayaletimsi (-imsi çünkü katılaşıyor gitgide) bir formda beliren, kendisini bir tek romanın erkek kahramanının gördüğü genç bir doktor kadını anlatıyor.

Sizi Tekrar Görmek bu iki kahramanın hikayelerine gene bol fantastik unsurlarla devam ediyor. O da birkaç solukta okunup biten bir kitap ama ilki kadar güçlü değil.

Gelecek Sefere
ise önceki hayatlar, aşklarını yaşayamayıp yeni bedenlerde tekrar tekrar dünyaya gelen ruhlar, biraz da ölü Rus ressamlar (!) ile ilgili. Tuhaf bir şekilde bu kitabı okurken sürekli bir deja-vu duygusu yaşadım, daha önce okumamıştım oysa, ki kitabın ana teması düşünüldüğünde ironik kaçtı bu durum :) Buna da çok iyi bir roman diyemeyeceğim ama pişman değilim, Keşke Gerçek Olsa‘dan aldığım gazla tüm Levy’leri keyifle devirmeye hazırım, 3 romanı daha masamda okunmayı bekliyor şu an.

25 Mart 2008 Salı

Seker Portakalı (Jose Mauro De Vasconcelos )


Brezilyalı ünlü yazar José Mauro de Vasconcelos, 1920'de Rio de Janeiro yakınlarında, Bangu'da doğdu. Çok yoksul olan ailesi, onu Natal kasabasındaki amcasının yanına yolladı. Orada dokuz yaşındayken Potengi Irmağı'nda yüzmeyi öğrendi ve hep günün birinde yüzme şampiyonu olmanın hayâlini kurdu. Liseyi Natal'de bitirdikten sonra iki yıl tıp öğrenimi gördü. Öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde Rio de Janeiro'ya döndü. İlk işi, hafif siklet boks antrenörlüğü oldu. Yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalıştı, bu onun yazarlığına büyük katkılar sağladı.

İlk kitabı Yaban Muzu 1940'ta yayımlandı. 1945'te yayımlanan Beyaz Toprak adlı romanı çok beğenildi. Daha sonra Evden Uzakta (1949), Sular Çekilince (1931), Kırmızı Papağan (1953) ve Ateş Çizgisi (1955) romanlarını yazdı. Kayığım Rosinha (1961) ile ününün doruğuna çıktı. En ünlü kitabı Şeker Portakalı (1968) on iki günde yazılmıştı. "Ama onu yirmi yıldan fazla yüreğimde taşıdım," der yazar. Bu kitaptaki küçük Zézé'nin serüvenleri Güneşi Uyandıralım (1974) ve Delifişek (1963) adlı romanlarında sürer. Bu ünlü yazar 1988'de öldü.

4shared

rapidshare

18 Şubat 2008 Pazartesi

Vahşetin Çağrısı (Jack London)

Vahşetin Çağrısı (Jack London)

İhanete uğrayan ve kuzeyli tacirlere satılan, St Bernard-İskoç köpeği kırması Buck, donmuş Yukon toprakları boyunca kızak çekmeye zorlanır.
O ve takımdaki diğer köpekler neredeyse canları çıkana kadar dövülmektedir, ancak Buck, John Thornton tarafından bu zulümden kurtarılır ve onun yanında "sevgiyi" öğrenir. Buck artık hayatta kalmayı ve kendi başının çaresine bakmayı öğrenmiştir; öyle ki, yeniden özgür kalıp yabana döndüğünde, karşılaştığı şey korku ve hayranlıktır.
Jack London'ın başyapıtı Beyaz Diş, ilk çağlardan günümüze, kurdun efsanevi krallığında cesaretin, açıkyürekliliğin ve gözüpekliğin destansı bir anlatımını sunuyor.

Jack London





4shared

rapidshare

Beyaz Diş (Jack London)


Beyaz diş bir köpek ve kurt kırması idi. Anası bir köpekti, babası ise bir kurttu. Anası insanların buyruğunda çalışmış ve onları tanımış, fakat sonradan kurtların arasına katılmıştı.
O, aç kurtlar yesin diye, insanlara ait köpekleri kamptan uzaklaştıran dişi bir köpek olarak yeniden karşımıza çıkacak; daha sonra yavruları olacaktır.

Jack London








4shared

rapidshare

Martin Eden (Jack London)


Martin Eden,
otobiyografik niteliği ile, bütün Jack London yapıtları arasında çok özel bir yere sahiptir. Jack London'ın bireyciliğe saldırısı, hiçbir yapıtında, Martin Eden'daki yetkinliğe ulaşamaz.Martin'in, coşturucu bir karanlık ve eşsiz bir güçlükle sürdürdüğü savaşım, insan soyunun aydınlanması uğraşında bireyin kaynağıdır. Ama Martin bir bireycidir ve bu "ilk günah" ödenecektir. Eşsiz serüvenin sonunda, bireysel başarısının doruğunda Martin, aldanmış, amaçsız, yalnız ve umutsuz bir insandır. Burjuva toplumunun sahte değerlerinden, ikiyüzlülüğünden kaçan Martin, o eski, dost Güney Denizleri'ne sığınacaktır. Ama o, artık Güney Denizleri'nin avutup doyurabildiği Martin Eden değildir. Ve aradığı dinginliği ancak o dost suların altında bulabilecektir.Jack London




4shared

rapidshare

Demiryolu Serserileri (Jack London)

Demiryolu Serserileri (Jack London)

London, Demiryolu Serserileri'nde serseriliği, başıboşluğu ve suça yatkınlığı 19. yüzyılın son çeyreğinde Amerika'da yaşanan ekonomik bunalımın fonunda, Amerikan yaşama tarzının ince, çarpıcı bir eleştirisine dönüştürüyor. bu otobiyografik metin, iş bulma ya da seslerini duyurma kaygısıyla dönemin en modern ulaşım aracı olan trenleri kullanarak umuda yolculuk yapan insanları ironik bir üslupla anlatırken, okuru da adeta gerçekliğin katlanılmazlığından koruyor.Jack London










4shared

rapidshare

Uçurum İnsanları (Jack London)

Uçurum İnsanları (Jack London)

Kendi yaşamından kaynaklanan olağanüstü serüvenlerle dolu yapıtlarıyla ABD'nin ve dünyanın en önemli yazarlarından biri olan, ülkemizde de birçok yapıtı yayımlanan ve çok tanınan Jack London'un (1876-1916) gerçek gözlemlerden oluşan bir kitabını sunuyoruz:
Jack London, "Uçurum İnsanları"nda işsiz bir gemici kılığına girerek yaşadığı Londra'nın Doğu Yakası'nın gerçek yaşamını anlatıyor. Günümüzün toplumsal sorunlarına ışık tutan bir kitabında yazar, parklarda, sokaklarda, yoksulevlerinde yaşayan ve "uçurum insanları" denilen insanları gözlerimizin önüne seriyor.Jack London









4shared

rapidshare

17 Şubat 2008 Pazar

Demir Ökçe (Jack London)


Eserlerinde doğanın karşı konulamaz gücünü alt etme ve hayatta kalabilme mücadelesini romantik bir yaklaşımla ele alan Jack London, Demir Ökçe'de sınıf mücadelesini konu alır. Genç bir iyi aile kızı, sınıfsal konumuna karşın, sosyalist bir lidere âşık olur ve yaşadığı bu ilişki süresince kapitalizmin toplumda yarattığı yıkımları ve işçi sınıfının günlük yaşama mücadelesini keşfeder. Bu romantik fonda London Amerikan işçi sınıfının çok iyi bir resmini çizer. Kitap 1907'de yazılmış olmasına karşın, 1914 ve 1918 yılları arasında geçer. Demir Ökçe, çarpıcı imgeleri, belli başlı diyalogları ile oldukça sert bir üslupla kaleme alınmıştır.

Demir Ökçe: Ezilenlerin mücadelesi.









4shared

rapidshare

Adem'den Önce (Jack London)


Adem'den Önce, konu açısından Jack London'ın öbür yapıtlarından oldukça değişik olmasına karşın, 'hava' bakımından yine de onlara benzer. İnsanoğlunun çok uzak geçmişini, yarı-insan olduğu kadar, soluk kesici ve anlamlı bir serüven romanıdır da. Her yaştan okura, kendi uzak geçmişini böylesine canlı, böylesine derin bir özdeşleşme yaratarak anlatan bir başka yapıt yoktur. İnsanın insan olma savaşı, Jack London'un büyük bir ustalıkla anlatıldığı bu yırtıcı savaş, coşku verici olduğu kadar acıklıdır da.











4shared

rapidshare

16 Şubat 2008 Cumartesi

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (George Orwell)


Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

"Çok genç yasta bile gözüpek ve yürekli biri olan George Orwell (1903-1950) önce döneminin ve ülkesinin toplumsal düzenine karsi çikti. Büyük Rus devrimine inandi. Troçki'ye hayrandi. Ancak, Ispanya içsavasi sirasinda Stalinistlerin Troçkistlere karsi tutumu, umutlarini yikti. Bu durum ve yakalandigi hastalik, George Orwell'i Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ün mutlak umutsuzluguna sürükledi. Orwell, yapisal olarak karamsar, ya da siyaset tutkunu biri degildi. Ilgi alanlari çok genisti. Daha az acili bir dönemde yasasaydi, yasamaktan mutluluk duyardi. Ama çagimiza siyaset egemendir. Orwell, yasadigi sürece gerçeklere bagli kalmis ve ögrenmekten, en aci dersleri bile ögrenmekten vazgeçmemistir. Ama umudunu yitirmistir. "Orwell"in çagimizin peygamberi olmasini engelleyen de bu olmustur. Dünyanin bugünkü durumunda umutla gerçegi birlestirmek olanaksizdir. Durum buysa, tüm peygamberler yalanci peygamberlerdir. Orwell gibi kisiler, bence günümüz dünyasinda gerekli olanin yarisini, ama ancak yarisini ortaya koymuslardir. Öteki yariyi hala aramaktayiz".
-Bertrand Russel-

4shared

rapidshare

Şeytanlı Göl (George Sand)



















4shared

rapidshare

Sarı Odanın Esrarı (Gaston Leroux)

Sarı Odanın Esrarı (Gaston Leroux) Altın kitaplar

Sari Oda'nin Esrari

Gaston Leroux 1868'de Paris'te dogmustur. Bir gazeteci olmasi dolayisiyla macera dolu bir yasam sürmüstür. Kuzey ve Dogu Avrupa ülkelerini gezmis, Arap kiliginda Kuzey Afrika'yi dolasmistir. 1907 yilinda yayinlanan Sari Oda'nin Esrari en ünlü polisiye romanidir. Ayrica Operadaki Hayalet adli romani da 1911 yilinda yayinlanmistir. Gaston Leroux 1927'de Nice'te ölmüstür.

Hayatlarini bilime adamis olan Prof. Stangersin ve kizi bilimsel çalismalarini sürdürebilmek için Fransa'da bir satoya yerlesirler.

Yasamaya karar verdikleri bu yeni yerde herkes kendi özel dünyasini yaratmis, gelecekle ilglili planlarini kurmustur. Matmazel Stangersin satodaki sari odasinda sükunet içindeki hayatini sürdürürken bu mutlulugu bir anda bitiverir. Kimligi belirsiz biri ya da birileri imkansiz görünse de genç kadinin odasina girer ve onu öldürmeye çalisir.

Bu olay korku ve gerilim dolu günlerin baslangici olur. Defalarca tekrarlanacak olan bu nedensiz saldirilar sir dolu sorulari beraberinde getirir.

Artik hayatta kalabilmenin tek yolu bir dedektife baglidir. Satoya gelen bu yeni kisi, iz pesine düser, ama onun pesinden gelen anilar genç kadininkilerle çakismaktadir. Ne yazik ki aydinlanacagi sanilan korkunun gölgesi simdi daha da koyulasmistir.

4hared

rapidshare