İran' daki Salon Okçuluk Yarışması 16-17 Ekim 2009 tarihlerinde İran' ın Urumiye şehrinde yapıldı. Yarışmaya İran, Azerbeycan ve Türkiye' den toplam 75 okçu katıldı. İran' lılar yarışmaya gelen sporcu ve idarecilere çok güzel bir misafirperverlik örneği gösterdiler.
Erzurum bölgesi sporcuları değişik branşlarda İran' a gidip spor karşılaşmalarına iştirak ediyorlar. Bu seferde Erzurum bölgesi okçuluk takımı Urumiye şehrindeki okçuluk yarışmasına iştirak etti. Antrenör Hikmet Dumanoğlu eşliğinde yarışmaya katılan okçular gösterdikleri performansla İran' lı sporseverlerin ilgi odağı oldu.
İran milli takımından da sporcuların katıldığı Compound Yay kategorisinde 28 sporcu yarıştı. Bu kategoride Doğan Hancı birinci, Erol Sulumer üçüncü olurken Erzurum Compound Yay Okçuluk Takımı da Şampiyon oldu. Yarı final atışında birbirleriyle karşılaşan sporcularımız seyirciler görsel şov yaptılar.
Urumiye bölgesinde 32 si bayan toplam 150 faal okçuları mevcut. Bölge yöneticileri antrenörümüz Hikmet Dumanoğlu' nu on gün misafir edip sporcularına teknik yardım alacaklarını söylediler.
Hikmet Dumanoğlu, '' İran'daki spor yönetimini beğendiğini; özellikle de bayanların her spor branşında sporcu ve yönetici olarak çok faal olduklarını'' söyledi.
Yüksek Öğretim Kurulu üyeliğine yapılan seçimleri ilişkin karar Resmi Gazete'de yayımlandı.
YÖK'ün son Genel Kurulu'nda yapılan seçimler sonucunda Yükseköğretim Kurulu Üyeliklerine, Yükseköğretim Kurulu Üyesi Prof. Dr. M. A. Yekta Saraç ve Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı M. Emin Zarasız seçilmişti. Bakanlar Kurulu'nca onaylanan seçimlere ilişkin karar Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlandı.
Okula çocuğunu almak için giden veliler Zilin çalmasını Kitap okuyarak bekleyecek.
Yeni eğitim-öğretim sezonunun açılmasıyla 15 milyon öğrenci ders başı yaptı. Yaklaşık 1 milyon 250 bin minik serçe, ilk defa yuvadan uçtu. Ancak küçük öğrenciler, hâlâ kendi ayakları üzerinde duramıyor. Anne-babalarıyla okula gidip geliyorlar. Çıkışta çocuğunu almak için okula giden veliler, son ders zilinin çalmasını el işi yaparak ya da sohbet ederek bekliyor. AK Partili İstanbul İl Özel İdaresi Meclis üyesi Hüseyin Yüksek, ders çıkışına gelen anne-babalar için 'Velilere Kitap Okuma Kampanyası' başlattı. Proje kapsamında velilerin hem kitap okuması hem de çocuklarına okumayı teşvik etmesi amaçlanıyor. Anne-babaların okul önlerinde en az yarım saat harcadıklarına dikkat çeken Yüksek, "İlköğretim öğrenci velileri, çocuklarını okula almaya geldiklerinde kimi zaman soğuk ve yağmurda üşürken, kimi zaman da kavurucu sıcakla bunalıyor. Bazen de dedikodu ve kavga gibi sürtüşmeler yaşanıyor. Tüm bu olumsuzlukları gidermek ve kitap okuma alışkanlığını kazandırmak için böyle bir çalışma başlattık." dedi. Kampanya çerçevesinde veliler, kütüphane, okuma, spor veya toplantı salonları ya da o saatte boş olan sınıflarda kitap okuyacak. Kitaplar okul, milli eğitim ve özel idare tarafından karşılanacak. Proje, pilot olarak 24 Kasım'da Beykoz'da başlayacak. Daha sonra sırası ile tüm İstanbul'da 39 ilçeye yayılacak. Bölgedeki okullarda gerekli görüşme ve çalışmaları yaptıklarını anlatan Yüksek, "Beykoz'da 48 ilköğretim okulu var. Bu çalışmaya hepsi canı gönülden destek veriyor." diye konuştu. Beykoz Çiğdem İlköğretim Okulu Müdürü Kazım Bozbay ise kampanyaya verdiği desteği şöyle dile getirdi: "Gerekli kitap desteği sağlandıktan sonra velilerimize çok amaçlı salonlarımızı okul çıkışlarında tahsis edeceğiz. Kitap okuma kampanyası ile velilerimiz hem sıcak bir ortamda çocuklarını bekleyecek hem de evlatlarına güzel bir örnek olacak."
Demokratik açılıma öncü olmakla övünen İstanbul Üniversitesi gösteri yapan öğrencilere acımadı.
Türkiye'de ilk Kürt Enstitüsü'nü açarak 'demokratik açılım'a öncü olmakla övünen İstanbul Üniversitesi, 'afiş asmak' ve 'okula zorla girmek' gibi 'suçlamalarla' 54 öğrenciye iki hafta ile iki yıl arasında uzaklaştırma cezaları verdi. Edebiyat Fakültesi Hititoloji Bölümü öğrencisi Burçin Şimşek, 1 Mayıs ve Deniz Gezmiş'in ölüm yıldönümünde afiş astığı için üç hafta uzaklaştırma cezası aldı. Hukuk Fakültesi'nden Şafi Onat'a verilen bir dönemlik uzaklaştırma cezasının gerekçesi 'okula zorla girmek'. Onat, “Muhsin Yazıcıoğlu öldüğünde karşıt görüşlü öğreciler etkinlik yapmıştı. Bu etkinlikte arbede yaşandı. Bunu duyunca okula girmek istedim polis okula almayınca tartıştık” dedi. Bir yıl uzaklaştırma alan Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Mehmet Karadağ'ın anlattılarıysa inanılır gibi değil: “Geçen yıl sol görüşlü öğrencilerden biri sağ görüşlü öğreciler tarafından satırla yaralandı. O olaylarda yaralanan arkadaşa satırla vurmuşum! Mağdur biziz, yaralanan arkadaşım. Niye vurayım? Bir yıl uzaklaştırma aldım. Bu yıl okul bitecekti, bitemiyor.” Mezuniyeti ertelenen öğrencilerden biri de Eren Can: “Kantinde karşıt görüşlü öğrenciyle tartıştık. Önce ifade verdim, ceza çıkmadı. Bir ay sonra tekrar soruşturma açıldı. Bir dönem uzaklaştırıldım.” Üniversite açılır açılmaz verilen cezalar, dün yaklaşık 150 öğrenci tarafından Beyazıt Meydanı'nda protesto edildi. 'Bekçi Yunus eğitim hakkıma dokunma' yazılı pankart taşıyan üniversiteliler, 'Tayyip'e doktora, öğrenciye ceza' diye slogan attı. Öğrenciler Rektör Prof. Dr. Yunus Söylet'e 'Nobel Disiplin Cezası Ödülü' vererek eylemlerini bitirdi.
Okçular ve ciritçiler ilimizde buluştu. İlimizde 6 ülkenin katılımıyla düzenlenen ve 2 gün süren Uluslararası Atlı Okçuluk ve Cirit Müsabakaları sona erdi.
Valilik, Belediye, Ticaret ve Sanayi Odası΄nın da desteğiyle Sivas Atlı Spor ve Cirit Kulübü tarafından düzenlenen müsabakalar, Paşabahçe Piknik Alanı yolu üzerindeki Sivas Atlı Spor ve Cirit Kulübü cirit alanında yapıldı.
Etkinliğin Türkiye΄de ilk, dünyadaki üç organizasyondan biri olduğu belirtilirken, müsabakaların ilk bölümüne Macaristan, Güney Kore, İran, Polonya ve Almanya΄dan yarışmacılar katıldı. Müsabakaların bu bölümünde Memluk ve Kabak stillerinde yarışmalar yapıldı. Memluk stilinde yarışan sporcular dört nala giden at üzerinden üç hedefe 3΄er kez ok atışı yaptı. Toplu halde seyircileri de selamlayan sporcular, gösteri amacıyla hep birlikte ayakta ve oturarak konulan hedefe ok attı.
Sivas Atlı Spor ve Cirit Kulübü΄nün yöneticilerinden Hilmi Arıç, bu yarışların Türkiye΄de ilk, dünyadaki üç organizasyondan biri olduğunu ifade ederek, 6 ülkeden 19 sporcunun karşılamalara katıldığını, Güney Kore Atlı Okçuluk Federasyonu Başkanı Kim Young Sup ve İngiltere Atlı Okçuluk Birlik Başkanı Neil Payne΄nin de kendilerini yalnız bırakmadığını söyledi. Bu organizasyona ev sahipliği yapmanın mutluluğunu yaşadıklarını ifade eden Arıç, kendilerine destek veren kuruluşlara da teşekkür etti.
Giorgi | MySpace Video SPORCULAR ÖDÜLLENDİRİLDİ 2 gün süren Uluslararası Atlı Okçuluk ve Cirit Müsabakaları΄nın dünki bölümünde yarışmalarda dereceye giren sporcular ödüllendirildi. Memluk ve kabak stillerinde dereceye giren sporculara ödülleri Vali Ali Kolat, BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu, Vali Yardımcısı İsmail Koşum, Belediye Başkan Yardımcıları Mustafa Çimen ve Ömer Faruk Çınargil tarafından verildi. Müsabalar Sivas ve Erzurum Cirit takımlarının cirit gösterileriyle son buldu. - Kaynak : http://www.yeniulke.net/?msec=Haber&ssec=guncel&isec=9284
Atlı Okçuluk Hakkında Bilgi Edinmek İsteyenler İçin :
Çoğu insanın “sabahlamak” olarak adlandırılan eylemle bir şekilde tanışmışlığı vardır. Üniversitedesinizdir, arkadaşınızla gittiğiniz barda köşede duran hatun gülümsedi mi emin olamazsınız ve gece 4’e kadar kenarda beklemeye karar verirsiniz. Sonra da arkadaşınızla kös kös eve yürüyüp alkolün etkisiyle sızarsınız. Ya da ertesi gün final jüriniz vardır, hocanın verdiği eleştiriyle değiştirdiğiniz projenizin son halini yetiştirmek için stüdyoda boyalar içinde kalmış halde maket yapmaya çalışıyorsunuzdur. Ya da çok tatlı bir kızla tanıştığınız o tatil gecesi, onunla ne zaman öpüşeceğinizi düşünerek uzun uzun konuşmaya dalmışsınızdır. Ya da gecenin oyuna verdiği tadın da artmasıyla, arkadaşlarınızla masaüstü rpg oynamaya kaptırmışsınızdır.
Sabahlama eyleminin sonu her zaman -çoğu zaman- güzel olmaz, üniversitede atfedilen o havalı imajı da (“heeey hadi bu gece sabahlayalım!”.. Ne oluyorsa sabahlayınca, bok var sanki) genelde sonraki yıllarda katlanılacak bir şey değildir.
Fakat sabahlamanın engellenemediği zamanlar vardır. Yeterince çalışırsanız dersinizin finali için sabahlamanız gerekmez, yeterince becerikliyseniz hatunlar için sabahlamanız gerekmez. Ama muhteşem bir oyun oynuyorsanız ve zone'a girdiyseniz, asla ve asla oyunu kapatıp ertesi gün devam etmeniz aynı havayı vermeyecektir. Kafanızda dönen binlerce stratejik kararla birlikte oyunu bırakıp gidemezsiniz. Benim için bu muhteşem oyun Civilization’du işte.
Bir tanesi yakın zamanda olmak üzere 4 tane devam oyunu yapılmış, birçok başka oyunun tasarımını etkilemiş bir Sid Meier baş yapıtı olan Civilization, turn-based bazlı strateji oyunlarının babası olarak zaten konuya ilgili olanlar tarafından yeterince biliniyordur. M.Ö. 3000'de başlayan oyun, dünya üzerindeki ilk insanların yarattığı medeniyetlerin (bir tanesi sizinki olmak üzere), teknolojiden ekonomiye, tarımdan savaşa birçok farklı boyutta gelişmesini konu alıyor. İlk şehrinizi kurarak başlayıp, giderek gelişip, farklı coğrafyalara dağılmış, gerek ülke yönetiminin başındaki liderlerden dolayı gerek içlerinde bulundukları coğrafyalardan dolayı farklı politikalar izleyen diğer medeniyetlerle etkileşim içine giriyor ve kendi medeniyetinizi geliştirmeye çalışıyorsunuz. İç yönetiminiz de dış politikanız kadar önemli, despotluktan komünizme, demokrasiden cumhuriyete farklı yönetim çeşitleri insanlarınızın mutluluğunu ve daha birçok başka şeyi etkiliyor.
Oyunun galibiyetle biten iki sonu var, uzaya yaşamı taşımak veya dünyayı ele geçirmek. Tabii ki çoğu oyunda olduğu gibi sonuçtan (amaçtan) çok süreç esas olarak bağımlılık yapan şey, ve Civilization bu süreç boyunca, bir daha tekrarlanamayacak ve sadece o oyuna (ve oyuncuya) özel deneyimler sunuyor ve unutulmaz anlar yaşatıyor. Bazı insanlar oyunların sanat olup olmadığını tartışadursun, oyunlardan önce gelmiş olan hiçbir sanat formunun ulaşamayacağı bir nokta bu. Beni öküz gibi eğlendiren ve her biri birbirinden farklı ve bana özel olan deneyimlerle dolu yüzlerce (belki binlerce) saatten bahsediyoruz dostum. Hey. Anlıyor musun adamım? Şimdi çek o beyaz kıçını mahallemden. Eöö neyse.
Coğrafyanın talihsizliği
Dünyanın genişlemeye müsait olmayan bir tarafına düştüğünüzde (çorak topraklar, buzullar, fazlasıyla küçük adalar gibi), medeniyetinizi geliştirmeniz zordu. Özellikle küçücük bir adadaysanız, haritanın karanlık taraflarında (özellikle dünyayı custom olarak yarattıysanız, yani bildiğimiz Avrupa, Amerika gibi kıtalardan oluşan dünya değilse burası) neler döndüğünü deli gibi merak ederek beklemek zorunda kalırdınız gemiciliği bulana kadar. Sınırlı kaynaklarla siz gemiciliği bulana kadar başkaları çoktan almış yürümüş olabilir, ve hatta sizi o daracık adanızda sıkıştırıp bir de utanmadan dibinizde şehir kurabilirdi. Haliyle böyle durumlarda savaş açmazdım hemen ama karşımdaki medeniyetin lideri biraz agresifse, biraz da gelişmiş teknolojiye sahipse ya haraç isterdi ya da barış yaptıktan sonra savaş açardı. Pearl Harbor misali sonradan kazık yememek adına her zaman baştan savaş açmayı ya da barış yapıp sonra savaş açmayı tercih etmişimdir (7 günahtan en büyüğü kibirdi di mi?) Sonra da debelenirdim kurtarcam ülkeyi diye.
En heyecanlı anlardan bazıları, belli bir çapa ulaştıktan sonra sizinle aynı güce sahip tipleri tespit ettiğinizde yaşanırdı. Başta barış imzalasanız bile onları geçmek isterdiniz, inceden yeni ele geçirilmemiş karalar bulayım derdiniz ya da direkt girişirdiniz. Bazen de siz o medeniyetle birbirinizi yerken, uzakta verimli bir kıtada başka bir süper güç sessiz sedasız gelişmiş olurdu. Bir sürü şehre sahip kocaman bir medeniyeti çökertme noktasına getirmek ve başta ukala davranan liderini en sonunda haraca bağlamak çok eğlenceliydi.
Bir keresinde de custom yaratılmış bir dünyada, tüm dünyayı ele geçirdiğimi sanmama rağmen oyun bitmemişti. Çok yayılmış olmama rağmen kutuplara yakın karanlıkta kalmış ve göremediğim bölgelerde küçük bir ada olmalıydı bilmediğim bir medeniyeti barındıran. Eşek gibi arayıp bulmuştum sonunda tek şehirlik bir zulu kabilesini, utanmadan barış imzalayıp, haraç alıp sonra nükleer bomba atıp duruyordum üstlerine. Hiçbir savunmaları kalmamasına rağmen ele geçirmiyordum ama, sürekli nükleer atıp durdum. (Bunda ne gibi bir eğlence bulduğumu soracaklar lütfen İnternet tarayıcılarının sağ üst kısmındaki küçük çarpı işaretine bassınlar. Hele ki aranızda ahlaki sorgulamalara gidip “aman ne vahşi vıy vıy” diyecek kadar sıkıcı olabilecek insanlar varsa televizyonlarını açıp kanlı bıçaklı haberleri izlemeye sonra da “aman canım memleket pek bozuldu” muhabbeti yapmaya devam etsinler ve buralara hiç uğramasınlar. Bu bir oyun, gerçek hayat değil.)
Kim önce X yapacak?
Medeniyetlerin gelişimini belirleyen en açık öğe teknolojiydi. Catapult’larla kendi çapınızdaki medeniyetlere dehşet saçarak gezinirken birden barutu bulmuş olan insanlarla karşılaşmak moral bozucu olabiliyordu. Fakat bazen komik şeyler de olmuyor değildi, mesela iletişime geçtiğiniz medeniyetle teknoloji alışverişi teklif ettiğinizde onda çok basit bir teknoloji olmadığını görüp onun karşılığında tank yapmanın (!) bilgisini öğrenebiliyordunuz. Belli üniteler savaştaki üstünlükleriyle yeni bir çağ başlatıyorlardı resmen, bunu öğrendikten sonra sürekli bir sonraki milestone’u oluşturan üniteyi diğer medeniyetlerden önce keşfetmeye çalışıyordunuz (barutu bulunca muskeeter yapabiliyor ve defansınız adına barut öncesi saldırı ünitelerine karşı inanılmaz avantaj sağlıyor, tankı bulunca inanılmaz bir kara saldırı gücüne sahip oluyordunuz).
Nükleer bomba ise ayrı bir dönem açıyordu, nükleer bomba gücüne sahip birine kimse savaş açmak istemiyordu. Ama sonuçta o da başkası tarafından ajanlar aracılığıyla çalınıp size karşı kullanılabiliyordu. Ayrıca nükleer bombaların yarattığı kirlilik yüzünden tüm dünyadaki verimli alanlar yok oluyordu (birdenbire tüm şehirlerin etrafındaki alanlarda verim düşüyordu).
Deniz ve hava üniteleri de çok fantastikti. Hava üniteleri çok güçlüydü fakat turn sonunda bir şehre inmek zorundaydı yoksa düşüyordu. Sırf kıyıdan saldırıp defansını çökerttiğim şehre, çıkartma yapabilen gemiye sahip olmadığım için ele geçiremediğim oluyordu, tam çıkartma yapmaya geldiğimde düşman toparlanmış olabiliyordu ve tekrar tekrar denemek gerekirken oyunun başka bir tarafında güçsüz düşebiliyordum.
Vatandaşlık Bilgisi 101
Oyunda en eğlendirici olan faktörlerden biri yönetim şekilleriydi. Despotizmden sonra sırayla krallık (monarşi), komünizm, cumhuriyet, demokrasiyi keşfederdiniz (başka var mıydı ilk oyunda? Sonraki oyunlarda din falan da eklenmişti). Diğerlerinden demokrasiye geçtiğiniz anda şehirlerinizde yaşayan herkes sapıtır ve size karşı ayaklanırdı, bu açıdan gerçekçiydi, tabii insanları mutlu tutup ayaklanmaları bastırabildiğiniz noktada en verimli olan da demokrasi oluyordu ve bu şekilde oyun kendini dengeliyordu.
Şehirlerdeki insanları mutlu tutmak için onlara çeşitli yapılar yapabildiğiniz gibi, şehirdeki insanların bir kısmını bu iş için ayırıp müzisyen/eğlendirici falan da yapabiliyordunuz. Bir kısım insanı da devlet memuru yapıp, sıkıcı hayatlar karşılığında size vergi toplamalarını sağlayabiliyordunuz.
* * *
Sonuç olarak Civilization, ben ve benim gibi birçok insan için yeni bir dönem başlattı. Gerek oyunun yapımcısı olan Sid Meier’in, gerek birçok başka insan ve firmanın, benzer arayüzü ve mantığı sürdüren turn-based strateji oyunları çıktı sonrasında (Master of Orion, Master of Magic, Colonization vs..). Ne zaman ki real-time stratejiler popüler oldu, bildiğimiz derinlikteki strateji oyunları azaldı (aksiyon olayının dayanılmaz gücü, hehe). Karşı olduğum sanılmasın, Command & Conquer serisi, Warcraft ve StarCraft serileri benim için inanılmaz heyecan vericiydi. (Bu türde favorim daha ileriki yıllarda çıkan ve oyunlarında genelde tanrı simülasyonuna kafayı takmış olan Peter Molyneux’un Dungeon Keeper’ıydı. Oyunda kötü tanrıyı oynuyorduk, karanlık mağaralar içinde yaratıklar, karanlık büyüler yaratıyor, ele geçirdiğimiz şövalyeleri işkencelerle değiştiriyor ve kendi askerimizi yapıyor, gerekirse kendi yaratıklarımızı da işkenceyle yola sokuyorduk. Sonradan çıkan Black & White’ı ise çok merak etsem de hiç oynamaya vaktim olmadı.)
Bir süre sonra turn-based strateji oyunları iyice azaldı, zaten insanlar PC’den konsollara kaydı ve absürd kontrol araçlarıyla oynanan ve derin olmayan oyunlara kaydılar (Hala bağımsız oyun geliştiricileri arasında PC için turn-based oyun yapıp hayatlarını kazananlar mevcut olsa da çok azlar).
Aşırı seçici elitist oyunsever kisvesine bürünüp tüm konsol oyunlarını aynı kategoriye sokmayı ve küçümsemeyi kesinlikle istemem ama PC oyunlarında olup da konsollarda asla güzel olamayacak tek oyun türü stratejidir herhalde (gerek kontrollerin yetersizliği, gerek konsolun getirdiği kültürel yaklaşım sonucu). Yine de sandbox kavramının bu kadar trendy olduğu bir dönemde, turn-based stratejilerin bir nevi geri planda kalması bana ilginç geliyor. Oyun tasarımlarının yapıları açısından, oyuncunun neredeyse her istediğini yapabilmesini sağlamakla kalmayıp, bu yaptıklarının da binlerce farklı sonuç yaratabilmesini sağlayan yegane tür yine strateji türü bence; bir aksiyon oyununa göre bu deneyimi strateji oyunlarında sağlamak çok daha kolay, fakat nedense stratejiler bir şekilde PC’ye azalan ilgiyle birlikte gölgede kaldılar. Kimbilir belki onlarda yatan cevherleri de mevcut oyun kültüründe kabul görecek şekilde yeni oyunlara uyarlayabilen birileri çıkar. Böyle de toplayalım bu yazıyı.
Yönetmen: Robert Schwentke Yazar: Bruce Joel Rubin (senaryo), Audrey Niffenegger (roman) Oyuncular: Eric Bana, Rachel McAdams Tür: Dram|Romantik|Bilim Kurgu Yapım yılı: 2009 Süre: 107 dk. Ülke: ABD Dil: İngilizce IMDB Puanı: 7.3/10 Çavlan'ın Puanı: 3.3/10 Umut'un Puanı: 5.4/10
Şaka mıydı bu film?
Evet, roman uyarlamaları zordur. Ama bu berbat film için bir bahane olamıyor bu. Nitekim IMDB’de kapı gibi 7.3′lük bir puanı var (nasıl? ama nasıl?). Ben de bittabii kitaptaki o muhteşem sarmal kurguyu beklemeden, ama ‘herhalde fena bir film olmamış’ diye düşünerek gittim bu filme, son derece düşük beklentilerle. Zaten romanı okuyalı 1 yılı geçmiş, çok az hatırlıyorum, böylece rahat rahat kitaptan bağımsız değerlendirebileceğim kafama göre. Yazık oldu o vakte. Bu kadar kötü bir uyarlama görmüş müydüm daha önce, bilemiyorum. Filmde hiç, ama hiçbir şey yok. Film ne bilimkurgu, ne dram, bir bok değil. Türü yok çünkü bir bütünlüğü yok. Neyi anlatmaya çalışmış anlayan beri gelsin. İlk yarısı birbirinden son derece kopuk, anlamsız ve hatta aptalca sahnelerle geçiyor. İkinci yarısı ise sürekli Henry’nin ölümünü bekleyerek. Bir de hep evde kahramanlarımız. Hayır orada ne yapıyorlar belli değil, epeyce kafa patlattım buna. İlişkileri gerçekçi değil, karakterler dahi gerçekçi değil, o muhteşem flashback’lerin hiçbiri yok, herifin zaman yolculuğu gayet iğreti durmuş çünkü film onunla ilgili değil, doktor minik bir figüran olmuş, filmde hiçbir şey yok! Ama anlamıyorum, sahiden basmıyor kafam, bu kadar muhteşem, bu kadar zengin bir kaynak var elinde, kullansana senarist kardeşim! Onu bunu geçtim de, en azından son sahnede biraz ağlarım, etkileyici olmuştur kesin Henry’nin Claire’in 90 küsur yaşındaki halinin yanına gitmesi diye düşünüyor, hevesle bekliyordum ki… Eh, şimdiye dek bolca spoiler verdim gerçi ama her şeyin bir sınırı var, son sahneyi de yazmayıvereyim. Hayranı olduğum Rachel McAdams’ı gördüm en azından ki iyi oynuyordu -ne kadar iyi oynanabilinirse böyle bir yapımda-, çok da güzeldi. Ama değdi mi şimdi? Tavsiyem, bu filmden bucak bucak kaçmanız. Gidin kitabı okuyun.