makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yalnızlık

"Öteki", ben olmayan, "ben" ise, ötekinin ötekisi olarak tanımlanabilir. Birbirine muhtaç ikili bir ilişkidir bu. Ben, kendini tanımlayabilmek için önce ötekini keşfeder. Kendini ancak, ötekinden kendine doğru hareket ederek tanımlayabilir.
Ferit Edgü'nün "Hakkâri'de Bir Mevsim" adlı romanında islenmiş konulardan biri de çarpıcı bir biçimde ele alınmış olan "Ben ve Öteki" kavramıdır. Romanda, ben ve öteki, öykü kahramanının hep birisine ihtiyaç duyması ile ele alınmıştır. Kahraman hem yalnızlık duygusuna hakim olamamış, hem de bir şeyler öğrenmek ister havasında olduğu için yazar bu konuyu seçmiştir. Ben ve öteki hep birbirine muhtaç İki kişiliktir. Öteki olmazsa, "ben" de olmaz. Bu nedenle birinin, başkaları hakkında bir fikri yoksa, kendi hakkında da bilgisi yoktur. Çünkü fikir sahibi olamaz. Karşılıklı yardımlaşma, bu İlişkiyi düzene sokar. İnsanlar yaşadıkları ortamı değiştirince kişiliklerinde, davranışlarında ve uğraşlarında da değişiklik meydana gelir. Bu aynı zamanda "öteki"ni tanıdıktan sonra da gerçekleşebilmektedir.
Öyleyse nedir ben ve öteki? "Öteki", ben olmayan, "Ben" ise, ötekinin ötekisi olarak tanımlanabilir. Birbirine muhtaç İkili bir ilişkidir bu. Ben, kendini tanımlayabilmek için önce ötekini keşfeder. Kendini ancak, ötekinden kendine doğru hareket ederek tanımlayabilir. Ötekini, kendine göre eksiklikleri ya da fazlalıklarından faydalanarak fark eder. Kendini tanımladığı ve ötekini nesneleştirdiği anda kendisini özneleştiriyor ve merkezi kendisi olan ilişkiyi kuruyor. Bu, benin düzenlediği sıralamayı oluşturuyor. Özne, yani "ben" tek başına aciz ve anlamsızdır. Tek başına bir işe yaramaz. Kendi yabancısına muhtaçtır. Ben, ötekini keşfeder, nesneleştirir ve ötekini, düzenlemenin yollarını arar. "Ben"e göre ötekinin de ötekileri vardır. Böylece birbirinden bağımsız ya da iç içe, sayısız sayıda ikili ilişkiler ve küçük iktidarlar oluşur. Ben, her zaman bir şekilde 'öteki' arayışı içindedir. Öteki ise hep "ben" in içindedir. "Ben ve öteki", "biz ve
onlar", "yerli ve yabancı" gibi İkili yapılarda İlişki, ilişkinin her iki tarafı için de iki yönlü işlemektedir. İçe ve dışa doğru. Ben / biz / yerli ve öteki/ onlar / yabancı tarafları, bu ilişkideki konumlarını hem kendileri için ve kendilerine doğru, hem de kendileri olmayan için ve kendilerinden dışarıya doğru kurmak ve devam ettirmek durumundadırlar. Özne bu ilişkideki merkezi yerini ve ötekine karşı kurduğu iktidarını haklılaştırmak için gerekçeler üretir, kendini buna ikna eder ve sürekli olarak bunu kendine tekrar eder. Ötekini kendisi için 'mutlak öteki' haline getirir. Buna inanır. Aynı şeyi ötekine karşı da yaparak, onu kendisinin ötekisi olduğuna alıştırır ve bu ilişkiyi iki taraf için de, başka türlü olmasının imkansız olduğuna inandırır. Aynı iki yönlü işleyiş öteki için de geçerli. Yani aynı mekanizma ötekinde de, içe ve dışa doğru işler. Bu ikili yapılanma, her iki taraf için de zihinsel anlamda narkotik etkisi taşır. Yani tarafların oluşturulmuş, kalıplaştırılmış davranışları ve beklentileri artık her iki taraf için de önceden bellidir. Kalıba sokulmuş ilişki biçimi, her iki taraf için de kabullenilmiş ise zihinsel uyuşukluğu başlatır. Bu, tarafları rahatlatır, durumu normalleştirir. "Ben" paranoyak bir şekilde, kendine benzemeyeni, yabancı olanı keşfettiği anda tehlikeli bulur ve kendini koruma duygusuyla tehlikenin ortadan kalkması için onu ya kendisine benzemeye zorlar, asimile etmeye çalışır ya da algıladığı tehlikenin boyutlarına göre öteki üzerinde düşmanca bir strateji geliştirir. Kendi paranoyasının kurbanı olur. Ben, bu noktadan sonra "başkaları berbat" demeye başlar. Bir bakıma kendini beğenmişliktir.
Ben, öteki olmadan yaşayamaz. Romanda, kendini bir kazazede olarak tanımlayan ve hiçbir şey hatırlamayan, bazen buna kendisi de inanmakta güçlük çeken bir karakter vardır. Yazar, "ben ve öteki" ilişkisinde bu ana karakteri "ben" olarak alıp diğerlerini "öteki" yapmıştır. Arada sırada romanın ilerleyen bölümlerinde de bunu derinleştirerek, ana karakterin diğer insanlara muhtaçlığını anlatmıştır. Kimi zaman öğretmenlik yaparken çocuklardan öğrendiği şeylerle, kimi zaman da oranın dilini öğrenmeye çalışırken, "ötekilere", yani köy çocuklarına ihtiyaç duymuştur. Bu muhtaçlık, "ben"in, "öteki" olmadan asla yaşayamayacağının göstergelerinden birisidir.
Birinin, başkaları hakkında bir fikri yoksa, kendi hakkında da bilgisi yoktur. Yani yine bir başka deyişle "Ben", "öteki"ni analiz etmeden, kendi durumunu anlayamaz". "Ben" in, öteki olmadan yaşayamamasının nedeni, hem tanımındaki gibi aslında ötekinin de "ben"in içinde olmasından, hem de ona çeşitli nedenlerden dolayı ihtiyaç duymasındandır. Örneğin bu ihtiyaçlardan biri kendisi hakkında bilgi edinmektir. Öteki ile karşılaştırma yapamazsa kendi hakkında hiçbir farkı bilmeyecek ve bundan dolayı bilgi sahibi olamayacaktır. Belki kendini tanımlayamayacaktır bile. Bu, romanda karakterin, gittiği köyü incelemesi ve insanların sefilliğini fark etmesi olarak ele alınabilir. Köydeki çocukların ayakkabı giymemesi, okulun eskimişliği, insanların ilgisizliği ve bunun gibi kötü koşullar... Bu kötü haldeki yeri görünce, hem kendi iyi durumunun farkına varıp kendini tanımlayabilmiş ve onlardan ayırabilmiştir. "...başka bir dilden soru sorduğumda cevaplamayan, saçları makasla kırpılmış oğlanlar, mosmor ayaklı yalınayak çocuklar, hiçbirinin önünde kalem, kitap, defter olmayan çocuklar..." (Edgü 23). Bundan mutluluk duymasa da kendi durumu için şükretmiştir. O andan itibaren de çalışmaya başlamıştır.
Karşılıklı yardımlaşma, hayatı düzene sokar. Tıpkı "ben ve öteki" ilişkisinde olduğu gibi, "ben", ötekinin farklı olduğunu fark edince korkar ve onu tehlike olarak görür. Bu nedenle onu hemen asimile eder, kendine benzetmeye çalışır. Böylece tehlike ortadan kalkmış olur. Fakat karşı tarafı asimile etmek veya değiştirmek her zaman şiddetle veya o tarz bir yöntemle olmak zorunda değildir. Yardımlaşma gibi güzel ve barışçıl yollarla da bu gerçekleştirilebilir. Romandaki karakter köyün öğretmeni olarak çocuklara pek çok şey öğretmiş ve onlardan da pek çok şey öğrenmiştir. Burada karşılıklı yardımlaşma vardır. Başlangıçta hiçbir şey hatırlamamasına rağmen yardım ederek hem onları bilgilendirmiş hem de kendisi hakkında bilmek istediği şeyleri öğrenmiştir. Kendisi de bunun farkındadır. "Bana gelince, hem öğreten hem öğrenen biri..." (Edgü 66). Burada hem yardımlaşmanın önemine yer verilmiş, hem de "ben" in, "öteki" olmadan yaşayamayacağına başka bir kanıt gösterilmiştir.
İnsanlar yaşadıkları ortamı değiştirince kişiliklerinde, davranışlarında ve uğraşlarında da değişiklik meydana gelir. Ben ve öteki arasındaki ilişkide roller bellidir. Bu rolleri belirleyen de elbette "ben" dir, yani romandaki ana karakter. Ben olan, kural koyan, konuşan, yazan, planlayan, strateji geliştiren, akılcı olan, sınırları tanımlı ve katı, değişmez olandır. Öteki ise kurallara tabi olan, dinleyen, okuyan, öznenin yaptığı planlamaya uyması beklenen, taktik geliştiren, duygusal olan, sınırları değişebilir olan ve özneye göre esnek durumda olandır; yani köy halkı ve özellikle çocuklar. Romanda genellikle ana karakterin bakış açısından anlatım yapıldığı için "Ben" in durumu çok iyi anlaşılmaktadır. Ben ve Öteki ilişkisinde "ben"in koyduğu bu ilişki yapısını öteki de benimsemiş ve seçeneklerden birini kabul etmiş ise problem yoktur. Köydeki çocuklar bu kategoriye girebilir. Ancak ikili yapının taraflarından birinin özellikle de edilgenleştirilmiş olan "öteki"nin itirazıyla problem başlar. Çocuklar da "öteki" durumundadır fakat Muhtar ve Halit gibi "ötekiler" problem yaratmaktadır. Ötekinin, ilişkiye ve dolayısıyla "ben"e karşı takındığı kayıtsızlık bile "ben"i çileden çıkartmaya yetmektedir. Bu nedenle karakter sürekli romanda kafası karışık bir haldedir. Hep isyan içindedir. Bulunduğu durumdan veya etraftakilerin bulunduğu durumdan... "Yol boyunca göz pınarlarımda birikmiş olan yaşlar bir anda boşaldı. Bir çocuk ölüsü önünde tutamadım kendimi..." (Edgü 58). İşte bu andan itibaren en azından onları eğitmek için çaba göstermiş ve onların sefil durumlarına karşı kayıtsız kalmamıştır.
Sonuç olarak herkesin birine ihtiyacı vardır. Yani "ötekiler" olmazsa özne de olmaz. Bu kişiler birbirine yardımlaşma ve tanımlama yoluyla bağlıdır. Birbirlerini tanımladıktan sonra ayrılır ve bir anlam kazanırlar. Ferit Edgü, "Hakkari'de Bir Mevsim" adlı eserinde bir insanın diğer insanlara muhtaçlığını ve yardımlaşmanın hiçbir zaman elden bırakılmaması gerektiğini etkileyici bir şekilde anlatmıştır. "Ben ve öteki" kavramlarını öyküye çok güzel bir şekilde yerleştirmiş ve güzel bir mesaj vermiştir.
Yazan: Ezgi Timuroğlu

8 Şubat 2007 Perşembe

Uzman Öğretmen

Sevgili Uzman(!) Öğretmenim Seni uzmanlıkla ödüllendirdikleri bugün, Ocak ayı maaşına, artı uzmanlık ücretin yansıyacak. Güle güle harca öğretmenim. Ve artik sen uzmansın. Peki, düne kadar aslında sen uzman değil miydin? Biz seni hep uzman olarak görmüştük oysaki… Çünkü bu malum koşullarda öğretmen olmak, baslı basına bir uzmanlıktır zaten. Bilgilerinle uzman olduğun kadar, eğitimin metalaştırılmaya, biz öğretmenlerin de piyasanın koşullarına göre köleleştirilmeye çalışıldığı günümüzde toplumun bir adim ilerisinde olan - olması gereken; öğrencisinden ilgi ve sevgisini esirgemeyen bir gönül savaşçısı değil miydin? Elinde tebeşirinden ve onurundan başka silahı olmayan bir eğitim neferi?... Öyle değil miydin öğretmenim?

O zaman sana ne vaat ettiler de kendini sınattırdın? Bir "apolet" mi? Buysa senin bu yarışa girmene sebep olan, artik bir apoletin var. Ama bu apoletlerin karsına hangi yükümlülükleri getirdiğini görmek ister misin öğretmenim?

1) Öncelikle eğitimi ticarileştirmek, öğrencini, 'sevgili öğrencini' müşterileştirmek istiyorlar. Bu müşteriyi de 'memnun etmek', öncelikle senin görevindir artik. Neden mi? Çünkü bu ticarileşmeye karsı olan çoğunluk bu sınava girmeyi reddetti, 'apolet değil, onurlu bir gelecek' istedi. Öyleyse kabul eden azınlık, bundan böyle "müşteri memnuniyeti" için gece-gündüz çalışacak. Yani sen öğretmenim.. 60 (veya 80) YTL için, 'sevgili öğrencini' karsına alacak, onun kanını emmek isteyen tüccar zihniyetli patronların safında yer alacaksın.

2) 600 bin öğretmeniz seninle… oran olarak kaç öğretmene apolet verdiler biliyor musun? Ayırdıkları kontenjanı asla dolduramadılar. Çünkü öğretmenler protesto ettiler. Çünkü öğretmenler bu tuzağı gördüler ve buna alet olmadılar.. Ama alet olan azınlıktasın sen, olsun. Belki sesimiz ulaşmadı sana, bu bizim suçumuz, senin değil. Ama sesimiz şimdi ulaşıyorsa, olacakları gör öğretmenim; Okulunda Toplam Kalite Yönetimi (TKY) ekipleri oluşturulacak. Amaç, yine aynı: eğitimi ticarileştirmek. Senin okulun bir 'ticarethane', öğrencin de bir 'müşteri' olsun diye.. Ve senden bu verimi, yani 'kârı' arttırmak için, gece-gündüz "beyin fırtınası" yapmanı isteyecekler. Buna itiraz etmeye kalkışırsan, 'dur bakalım, biz sana apolet verdik, artık bir uzmansın ve bu isi yapacaksın' diyecekler. Yetmedi, 'kalite çemberinde' devamlı sınanacaksın. TKY'nin kalite çemberinde 'zayıf halka' düşer, yani öğretmenlikten atılır. Ama dikkat, bütün gözler üzerinde, senin zayıf halka olmaman gerekir. Çünkü uzmanlığın şanına yakışmaz. O zaman ne yapacaksın öğretmenim? Bir arkadaşının, ayni mesaiyi paylaştığın bir eğitim emekçisinin ayağını kaydırmaya bakacaksın. Evet, kıyasıya rekabet. Zaten apolet dağıtma, bir rekabet yaratma değil miydi? Bizi birbirimize düşürme planının ta kendisi olduğunu yoksa fark etmedin mi öğretmenim?

3) Ve bu birilerinin ayağını kaydırma ve kendini kabul ettirme çabasının sonunda, performansın ölçülecek. Biliyor musun, verdiğimiz onca mücadeleden dolayı performans olçum sistemini bir turlu hayata geçiremiyorlardı ki, sen simdi buna imkân sağladın. Çünkü 'düz öğretmen', 'uzman öğretmen', 'başöğretmen' ayırımı var artik. 'Düz öğretmen' olarak ben "bu tuzağınıza düşmem, performansımı da ölçtürmem" desem de, en azından apolet dağıttıkları öğretmenlerin performansını ölçeceklerdir ki, buna hakları var. Çünkü mesai arkadaşlarınla aynı işi yaptigin halde sana fazladan 60–80 YTL ödüyorlar. Bu yüzden itiraz etmeye hakkın olmayacak. Ve daha da kötüsü nedir, biliyor musun öğretmenim? Ayni isi yapıp senden az maaş olan yanı basındaki arkadaşların da seni savunamayacaklar. İste bizim korktuğumuz, onların ise tek istediği bu.Yani sevgili uzman öğretmenim, belki bilerek, belki de bilmeyerek hem kendine, hem de bize çok büyük bir kötülük ettin. Dahası, eğitimdeki kârdan ağızları sulanan liberal beylerin işini yürütüyor olmaktan dolayı büyük bir yıkıma sebep olmak üzeresin. Fakat "geriye donup çocuklarımızın yüzüne nasıl bakacağız?" duygusu, biz öğretmenlerin peşini hiçbir zaman bırakmaz öğretmenim. İşte bu yüzden diyoruz ki; meslek onurumuz için, çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmak için hala birlikte yapacak bir şeylerimiz var: Sen Uzman öğretmenim, başöğretmenim ve sevgili öğretmenlerim, gelin " eşit ise eşit ücret" ilkesini savunalım, bu ayırımcılığın bedeli olan 60 YTL’ yi ret edelim. Gelin onurumuz için, hep birlikte apoletleri söküp atalım…
Yazan: Hamide Yiğit www.sendika.org

14 Ağustos 2006 Pazartesi

Okul - Orhan Pamuk

Okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise bazılarının daha da aptal olduğuydu. Tıpkı din, ırk, cins, sınıf, servet (ve bu listeye en son eklenen) kültür farkları gibi, hayattaki bu temel ve belirleyici farkı farketmiyormuş gibi yapmanın bir olgunluk, bir incelik ve bir efendilik olduğunu o yaşta kavrayamadığım için öğretmenin sınıfa her soru soruşunda, doğru cevabı bildiğimi göstermek için çırpınarak parmağımı kaldırırdım.

Daha sonraki aylarda, yıllarda bu bir alışkanlık oldu. İyi, akıllı bir öğrenci olduğumu sınıf da, öğretmen de anlamıştı biraz, ama ben gene her soruya bir cevabım olduğunu kanıtlamak için parmağımı kaldırıyordum. Öğretmen pek seyrek bana söz veriyor, çoğu zaman kalkan başka parmakları, onlar da konuşsun diye işaret ediyordu. Bir süre sonra cevabını bileyim bilmeyeyim, her soruya parmağım kendiliğinden kalkar oldu. Bunda, sıradan kıyafetler giyse bile, çok pahalı bir takı ya da kravat takarak zengin olduğunun farkedilmesini isteyen birinin huzursuzluğuna benzer bir kendini gene de gösterme isteği ile, öğretmene karşı duyulan bir çeşit hayranlık ve işbirliği etme dileği de vardı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız...

11 Ağustos 2006 Cuma

Beyrut


Beyrut anlatılacaksa eğer ille de bir şeylere benzetilir. İşin kolayına kaçanlara göre Doğunun Paris’idir. Oysa hiçte Paris’e benzemez. Benzemekte istemez, denizsiz yapamaz çünkü. Sırtını kıyı dağlarına verip, uçsuz bucaksızmış gibi hissedilen Doğu Akdeniz sahilince uzanmak ister...
Makber şiirinde Abdulhak Hamit Tarhan, Beyrutu öyle bir anlatır ki mübalağa karanlık bir şehirdir karşımıza çıkan. Haklıdır da Tarhan, Fatıma’sını kaybetmiştir. Tatlı bakışlı Fatımasını, Cay-ı dilberini. Belli ki kadim bir aşk vardır aralarında. Şiir boyunca kabullenemez bu erken gelen ölümü.
Bir isyan şiiridir Makber. Havsalanın, hayalin alamayacağı bir durumdur yaşanan çünkü. Ölüm karşısında çaresizdir şair. Bir süre sonra, bir şekilde kabullenir bu ölümü; her ne kadar teskin etse de kendini Abdulhak Hamit Tarhan. Yaşadığı bu acı böyle muazzam bir şiiri bırakmıştır geriye.
Rivayete göre Tarhan şiiri, Fatımanın cenazesinin gemiyle Beyrut’tan İstanbul’a getirildiği gece yazmıştır.
“En fazla bir yıl sürer, yirminci asırlılarda ölüm acısı.” demiştir şair. Mütevazidir bunu söylerken, yaşadığı dönemden her şeye karşın umudu kesmemiştir. Oysa Yirmibirinci Asırlılarda ölüm acısı bir gün bile sürmemektedir. Tv haberlerinde kirlenmektedir insanlık. Bizi tutsak eden görüntü, acılarımızı yavaş yavaş sağaltır, öfkemizi dindirir. Zaman kötü bir zamandır. Fatıma bir şekilde unutulmuştur, Beyrut unutulmuştur. Nasıl olsa ölenle ölünmez denilip, avunulmuştur. Hatırası havada kara bir bulut gibi dağılıp gitmiştir. Binlerce bomba yağmaktadır artık üzerine.
Öyle bir unutuştur ki bu, toplumsal havsalamız utanır hatırlamaktan. Oysa şuracıkta işte, yanı başımızdadır. Fatıma kadar, şahdamarımız kadar bize yakındır Beyrut.
Beyrut’a gidecektim bu yaz... nasılda unutmuşum. Ne çok şeyi unutmuyoruz ki bilerek veya bilmeyerek. Oysa ne planlar yapmıştım. Cilvegözünden Suriye’ye geçecektim ilk, sonra ver elini Halep, oradan dağ yollarını aşıp, inecektim Beyrut’a.
Hala orada mıdır bilmem. Hala öylesine dingin midir Beyrut kestiremem.
İçim sıra bir Abdulhak Hamit yürüyor şimdi. Fatımayı beklerken ki haliyle. Ve kara bir kalemle yazıyor yine o şiiri. Ben gittim o haksar kaldı / Bir köşede tarumar kaldı / Baki o enisi dilden eyvah /Beyrut'ta bir mezar kaldı.
Beyrut’a gidecektim bu yaz... Fatıma’nın şehrine...

30 Haziran 2006 Cuma

Ös Ye Me

İşte gerekli koşullar yerine geldi ve herkes duydu, tanıdı onları. İnternette dolaşan kliple bir anda gözlere, kulaklara dolan, gönülleri fetheden, oradan yazılı ve görsel medyaya sıçrayan ve katmerlenerek yayılan 'ÖS YEME, Gö...mü Ye' parçasından, onu yapıp söyleyen Deli grubundan söz ediyorum.
Öykülerini biliyoruz artık. Bursa'da, Uludağ Üniversitesi'nde öğrenciyken gelmişlerdi bir araya. Kendi ifadeleriyle, boş vakitlerini doldurmak için kurmuşlardı grubu. Devamlılık zorunlu değildi okudukları fakültelerde. Derslere girmiyorlardı. Sıkıcıydı, sarmıyordu.
Bari 'müzik yapalım, eğlenelim' demişlerdi.
Yaptılar, eğlendiler, eğlendirdiler ve ünlendiler.
'ÖS YEME, Gö..mü Ye', Cengiz Sarı'nın Deli öncesinde, lisedeyken yazdığı bir şarkıymış. Kendisinin ve yaşıtlarının, kader ortaklarının samimi hislerini ifade ediyor şarkı: Bütün sene uğraştım/ Kurtarmak için hayatımı/ Gece gündüz çalıştım/ Kazanabilmek için sınavı-Peki şimdi ne değişti/Geleceğim belirsizleşti/ Bir şey söyleyeceğim size/ O sınav girsin ... ÖS YEME g..mü ye Böyle gidiyor işte şarkı. Hem sisteme sövüyor, hem de ona bir şey yapamayacağını bildiğinden büyük büyük ÖSYE Me'ye poposunu yemesini teklif ediyor. Valla da yer, billa da yer. Yiyor da zaten.
Deli, şarkıyı öğrenci şenliklerinde, üniversitelerde de seslendirmiş. "Üç saat 180 soru/ Allahım sen aklımı koru" nidalarıyla dillendirilen, "Kaybettim ben kendimi/ Yok ettiniz geleceğimi" durumuna yakinen vâkıf olan, öğrencilerini dinleyen hocaları da çok sevmiş şarkıyı. Hallerini, hislerini harbice ve açıkça ortaya koyan çocukları tebrik etmiş, kutlamış.
Ama ne de olsa 'yerel ve özel', belli bir çevreyle sınırlı etkinlik bu. Cengiz Sarı'nın beş-altı yıl önce yazdığı, Grup Deli'nin kuruluşuyla da dört yıldır seslendirilen şarkı, son on günde patlayıverdi.
ÖSYM mağduru liseli çocuklardan biri odasında şarkıya playback yaparak cep telefonunun kamerası marifetiyle kendince bir klip yaratmış, bunu da www.youtube.com üzerinden servise koymuştu.
Her şey işte ondan sonra oldu.Grup Deli kendi performansıyla değil, ancak bir bileninin, dinleyeninin belki de can sıkıntısını dağıtma ya da kendini gösterme, ya da hislerini ortaya koyma çabasıyla memleket gündemine oturuyordu. Çünkü 1.5 milyon insan daha iki hafta öncesinde ÖSYM eleğine girmiş, kendileri, aileleri, yakınları içlerinden ve hep bir ağızdan "Bir şey söyleyeceğim size/ Sok..ım sınav sisteminize" diyordu zaten.
Deli'yi tesadüfen duyan, bilen hocaları gibi, ÖSYM Başkanı da tabii ki farkındaydı durumun. O bakımdan 'ÖS YE ME, Gö.mü ye' şarkısını dinleyip dinleyip gülüyordu. Bir yanı çocuklara hak veriyordu, bir yanıysa kızıyordu. Gülüyordu ama, "Bir araştırın bakalım," demişti görevlilere, "Bir suç teşkil eder mi? Yani, biz görevimizi yapmış olalım da..." Ne olur, ne olmaz, başımıza iş almayalım, hesabı.
Ama iş zaten başımızda işte. Ne olacak bu deliler, ne olacak bu delilik?
Her yıl 1.5 milyon insan alınsın eleğe.
Çıkartılsın yüzde 90'ı ıskartaya.
Seçilen yüzde 10'dan da işte böyle Deli'ler çıksın karşına.
Bunların en akıllıları Ankara-İstanbul üzerinden kendilerini göstermişti 4-5 yıl önce. NARO'cuydular; Nuri Alço'yu yaşatma, sevme, sevdirme hareketi. Faaliyetlerini tamamlayıp çekildiler. Meğer onlar çekilirken sahneden, Deli'ler çıkıyormuş yola. ÖSYM'ye herkesin kaybettiği oyun gözüyle bakıyordum düne kadar. Şimdi bir kazananı var artık: Grup Deli. Yarın daha çok ÖSYM, daha çok Deli ol.

10 Mayıs 2006 Çarşamba

Diyet

Yaz geliyor ya, iyiden iyiye gündeme girdi şu fazla kilolar problemi. Etrafımdaki herkes bir diyettir tutturmuş gidiyor. Öğlen aralarında hominidi gırtlak beslenen canım hocalarım. Ota çöpe kadar getirdiler vaziyeti. Tamda bu sırada rastladım Taş Devri Diyetine. Uygulasam hiçte fena olmayacak.
Taş devri diyeti
Felsefe: Taş devri 5-10 bin yıl önce bitmiştir. O zamandan bu zamana kadar genlerimizde çok az değişiklik olmasına rağmen çevresel şartlar ve özellikle de yiyeceklerimiz çok büyük oranda değişmiştir. Özellikle son 50-100 yıl içinde doğal olmayan, işlenmiş ve katkı konulmuş gıdalar, margarin kimyasal yolla katılaştırılmış, ayçiçeği, mısır gibi sıcak preslenmiş sıvı yağlar aşırı şekilde kullanılmaya başlanmış; buna karşılık taze sebze, meyve ve tencere yemeklerinin tüketiminde de belirgin bir azalma olmuştur.
Gen yapımız ve buna bağlı vücudumuzda gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar doğal olmayan yiyeceklerin tümü ile başa çıkacak yeteneğe sahip değillerdir. Genler ve yiyecekler arasındaki bu uyumsuzluk hali şişmanlık, diyabet, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, müzmin yorgunluk , kanser ve osteoporoz (kemik erimesi) gibi son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda müzmin hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalıklardan korunmak istiyorsak mümkün olduğunca 5-10 bin yıl öncesine benzeyen bir diyet uygulamalıyız.

Genel ilke: Üç beyaz (tuz, şeker ve un) yasaktır ya da çok azaltılmalıdır. Her yiyecek doğadaki şekline en yakın olarak tüketilmelidir. Yasaklar haricinde yeme sınırı yoktur. Doyuncaya kadar yiyebilirsiniz. Çiğ yiyecekler toplam diyetin en az %60’ını oluşturmalıdır.

Etler (yağsız olmayacak, fazla pişirilmeyecek)
Kırmızı et (tercihen yemlenen değil, otlayan hayvan eti), sucuk, kavurma, pastırma vb serbest. Katkı maddelerinden dolayı salam-sosis tercih edilmemeli.
Sakatat: Çok yararlı. Fakat hastalıklı olmamasına dikkat.
Beyaz et: Tercihen köy tavuğu ve diğer kümes hayvanları (köy tavuğu geç pişer)
Balık (ağır metal zehirlenmesi riskini azaltmak için küçük balıklar tercih edilmeli, balık çiftliği balıkları tercih edilmemeli)
Yumurta: En Kaliteli protein kaynağıdır. Köy yumurtası tercih edilmeli. Günde 1-4 adet yenilebilir. Tercih sırasına göre 1. çiğ (enfeksiyon olmadığından eminseniz!), 2. rafadan, 3. Lop, 4. kızartma (mümkünse yenmemeli, yenile-cekse, zeytinyağında ya da fındık yağında ya da tereyağında yapılmalı ve önce akı pişirilmeli, sarısı ayrıca çiğ olarak eklenmeli)
Sebzeler ve yeşil yapraklılar: her çeşidi yenilebilir. Daha çok çiğ tüketilmeli. Koyu yeşil yapraklılar K vitamini, kalsiyum ve magnezyumdan zengindir (kemik erimesinin önlenmesi!) ve ayrıca omega-3 yağ asidi içerir. Doğal yetiştikleri için yabani otlar (ebegümeci, kuzukulağı, ısırgan otu, semizotu, labada vb) mükemmel. Semiz otu sebzeler içinde en önemli omega-3 kaynağıdır.
Patates yüksek şeker içerdiğinden yenilmemeli. Turp, havuç ve patlıcan da şeker içeriği yüksek olduğu için fazla tüketilmemeli.
Sarımsak: Hücreleri paslanmaktan koruyan (antioksidan) en önemli yiyeceklerden biri. Her gün en az iki diş yenilmeli. Sarımsağı ezin (yutmayın) ve en geç 1 saat içinde tüketin.

Soğan: En az sarımsak kadar değerli.

Zeytin: Mümkün olduğunca tuzu çıkartılmalı. Sele zeytininin tuzu daha rahat çıkıyor. Daha çok yeşil zeytin tercih edilmeli.

Meyveler: Kayısı, üzüm, muz, gibi şeker içeriği yüksek meyveler sınırlı yenmeli. Az şekerli meyveler daha çok yenilebilir (tazesi tercih edilmeli). Üzüm çekirdeği ve kabuğu, çilek, yaban mersini, kızılcık gibi meyveler çok yüksek antioksidan etkilere sahip.

Süt ve süt ürünleri
Köy ya da mandıra sütü tercih edilmeli. İmkan yoksa pastörize günlük şişe sütü kullanılabilir. Homojenize kutu sütler kullanılmamalı. Kaymak bağlamayan, ekşimeyen ya da kesmeyen süt ya da yoğurt doğal değildir.

Sütten çok mayalanmış süt ürünleri (tam yağlı yoğurt, tam yağlı peynir) tercih edilmeli. Kefirle mayalanmış süt çok yararlı. İçerdiği çok sayıda probiyotik (faydalı bakteri) ile sindirim bozukluklarını önlüyor ve yaşlanmayı yavaşlatıyor.

Baklagiller (Nohut, fasulye, mercimek, bezelye, börülce vb) haftada 2-3 kereden fazla yenmemeli (12 saatte bir suyu değiştirilmek üzere 48 saat suda bekletilmeli, ve ağır ateşte (mümkünse güveçte) pişirilmeli.
Soya: Söylendiği gibi sağlıklı bir yiyecek değildir. Protein sindirimini ve bağırsaktan kalsiyum, demir ve çinko emilimini azaltır. Tiroid hormonu sentezini bozar. Erken ergenlik belirtileri, kısırlık ve adet düzensizliklerine yol açabilir. Alerjilere neden olabilir. Çok az yenmeli hatta hiç yenmemelidir. Az miktarda fermante soya ürünleri yenilebilir.

Kabuklu kuruyemişler (ceviz, fındık, fıstık, ayçiçeği, kabak çekirdeği, badem vb). Günde 1-2 avuç (25-50 gram kadar) oldukça yararlı. Çiğ ve az tuzlu olanı tercih edilmeli.

Yağlar: Yağ kısıtlaması vücut için zararlıdır. Sanılanın aksine yağı az, dolayısıyla şekeri fazla yiyecekler insanları daha çok acıktırır ve daha çok şişmanlatır!
Margarin: Kesinlikle yasak!
Tohumlu sıvı yağlar (ay çiçek yağı, pamuk yağı, mısırözü yağı, soya vb.): Kullanılmamalı ya da çok az kullanılmalı. Omega-6/omega-3 dengesini, omega-6 lehine bozuyor. Sıcak presten çıkan bu yağların yıpratıcı özellikleri var.

Zeytinyağı: Mükemmel! Halis sızma olanlar tercih edilmeli
Riviera ikinci seçenektir.

Fındık yağı: Zeytinyağına çok benzer özelliklere sahip, ikinci seçenekkullanılabilir.

Tereyağı: Mükemmel! Mümkünse özgür otlayan hayvanların yağı(köy tereyağı). Piyasada sahtesi (margarin üzerine giydirilmiş) çok. Sahtesi dışarıda bırakıldığında geç erir, bıçakta fazla leke bırakır.

Urfa yağı: Tereyağ gibi
Kuyruk ve iç yağı: Tereyağı gibi yararlı

Balıkyağı: Hayat iksiri! Büyük ölçüde omega-3 yağ asidi içeriyor. Bebeğinden, hamilesinden, gencine ve yaşlısına kadar herkes kullanmalı. Günde en az 1-2 kapsül (0.5-1 gr). Balıkyağı şişmanlatmaz. Yaz-kış kullanılabilir. Morina karaciğeri yağı D vitamini içerdiğinden yazın kullanılmamalı. Aksi halde D vitamini yüklenmemesi yapabilir.

Keten tohumu: Balık yağından sonra ikinci önemli omega-3 kaynağı. Önce hafifçe kavurun ve kahve değirmeninde öğüttükten sonra günde 2-3 tatlı kaşığı yemeklere, yoğurda veya salatalara serpin. Omega-3 gücü balık yağının onda biri kadar
Kızartmalar: Vücut hücrelerini paslandırdığı için zararlı. İllaki yenilecekse tereyağı, zeytinyağı, veya fındık yağı ile yapılmalı. Kızartmaların zararlı etkilerini azaltmak istiyorsanız yanında sarımsaklı yoğurt ve yeşillik yiyin.

Tahıllar ve unlu gıdalar: Hızlı emilen şeker miktarları yüksek olduğu için insülin direncini arttırırlar. Bu nedenle ekmek, bulgur, mısır, çavdar, makarna, pirinç vb. gibi tahıllar ve bunlar ile yapılan yemekler ve hamur işleri yenmemeli ya da iyice azaltılmalıdır. Diyete adapte olmada güçlük çekenler kısa bir süre için tam buğday ekmeği (köy ekmeği), kepek ekmeği, çavdar ekmeği, yulaf ekmeği ve bulgur yiyebilirler.

Çaylar: Hepsi çok yararlı. Şekersiz içilecek!
Kahve-nestkahve: Yasak, arada bir Türk kahvesi içilebilir.

Turşular: Oldukça yararlı. Tuzunu azaltın. Sirke (özellikle halis üzüm sirkesi). nar ekşisi, şalgam suyu ve meyan kökü suyu çok yararlı.
Tuz: Yiyeceklerin içinde doğal olarak bulunan tuz vücudu-muzun ihtiyacını karşılar. Tencere yemekleri içine az mik-tarda tuz katılabilir. Yemeklerin ve salataların üzerine tuz serpmeyin. Az tuz sizi halsiz bırakıyorsa tuzu biraz artırın.
Baharatlar: İçerdikleri vitamin, mineraller ve antioksidanlar açısından açısından oldukça yararlıdır.

Şekerler
Rafine şekerler (çay şekeri, früktoz vb) ve bunlarla yapılan yiyecekler (pasta, bisküviler, gofretler, baklava, revani, kadayıf vb) yasaktır.
Çikolata: Haftada bir kere orta boy, sütsüz (bitter) ve kaliteli çikolata yenilebilir (şart değil!). Çikolata kadınlarda adet öncesi dönemde görülen depresyonu azaltır (en iyi magnezyum kaynağı).
Bal: Halis ise şifa verir. Günde bir iki çay kaşığı yenilebilir. Alelade ballar, her çeşit reçel ve pekmez aşırı şeker içerdiğinden yenilmemelidir. Piyasadaki balların en az %95’i doğal değildir.
Tatlandırıcılar ve bunlarla yapılmış diyet ürünleri yenilmemelidir. Özellikle aspartam (Canderel ®, Sanpa®, Aspartil®, Diyet-Tat®, Nutra-tat®, diyet kola, şekersiz sakız, birçok diyet yiyecek içinde bulunur) depresyon da dahil olmak üzere birçok yan etkilere yol açabilir.

İçki: Günde 1-2 kadeh şarap (özellikle kırmızı kırmızı), rakı ya da eşdeğer içki içilebilir. Mecburiyet yoktur!

Meşrubat: Her türlüsü yasak. Evde yapılan taze meyve suyu (posası ile birlikte) içilebilir. Meşrubat olarak ayran, kefir, boza, şalgam suyu veya meyan kökü suyu için.

Su: Günde 6-8 bardak su için. İdrarınız koyu ise yeteri kadar su içmiyorsunuz demektir. İçtiğiniz su aşırı soğuk olmasın. Kaynak suyunu için. Şebeke suyunu mümkünse içmeyin (klorlu !). Klor, mikropları öldürmek için suya konulur. Fakat kanser de yapabilir. Filtre edilmiş şebeke suyu içilebilir. Şebeke suyunu musluktan aldıktan sonra en az bir saat dinlendirirseniz kloru uçar.

Pişirme: Yemekler kendi suyunda ağır ağır pişirilmeli (güveçte pişirme tercih edilmeli). Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) sakıncalıdır. Dondurulmuş yiyecekleri fazla tüketmeyin. Konserve yiyecekleri ise mümkünse hiç yemeyin.

Yemek yeme sıklığı: Diyet başlangıcında, kan şekeri düşebileceği için daha sık yemeli. 1-2 hafta içinde insülininiz terbiye olur ve günde 3 öğün yemek (çocuklar için 4-5 öğün) yeterli olur. Lokmaları iyice çiğneyin! Sabah kahvaltılarını kuvvetli yapın; akşam yemeği hafif olsun. Yemek miktarlarını şöyle bölümleyin. Sabah :(3), öğle:(2), akşam: (1) ya da Sabah (2), kuşluk (1). Öğle(1), ikindi (1), akşam:(1). 19.00-20.00’den sonra mümkünse yemek yemeyin.

Herhangi bir yiyeceği yedikten 0.5-2 saat sonra o yiyecek midenizi bulanıyor, karnınızı ağrıtıyor, rahatsızlık hissi uyandırıyorsa, yorgunluk hissetmenize yol açıyorsa ya da karnınızı çok çabuk acıktırıyorsa (şeker düşüklüğü !) o yiyeceği azaltın ya da hiç yemeyin (Vücudunuzun sesini dinleyin !)

Hareket: Günde en az yarım saat hızlı yürüyüş yapılmalı ya da yavaş koşulmalı ve merdivenler çift çift çıkılmalı. Günde en az 3-5 dakika kültür fizik hareketleri yapılmalı. Yorgun düşüren hareketlerden kaçınılmalı. Egzersiz ağırlığı tedricen artırılmalı. Hedefinizi iyi seçin. Her gün yapabileceğiniz egzersizleri yapın.

Güneşlenme: Güneşli havalarda en az yarım saat (gözlüksüz olarak) güneşe maruz kalınmalı (kışın tercihen 11.00-13.00 arası). Güneş ışınları daha rahat uyumanızı sağlar, depresyonu azaltır ve D vitamini sentezini artırır. D vitamini kemik hastalıklarına, romatizmal hastalıklara, kansere (deri kanseri dahil!) ve çeşitli müzmin hastalıklara karşı koruyucudur. Yazın mayo ile güneşlenirken başlangıçta güneşte fazla kalmayın (özellikle 11.00-13.00 arası). Dengeli şekilde yanın, haşlanmayın!!.

Uyku: Mümkünse 22.00’den önce yatın. 5 saatten az 9 saatten fazla uyumayın.

8 Nisan 2006 Cumartesi

Yorumsuz

“Bence ne çıkacaksa, sorumluluktan değil, sorumsuzluktan çıkar, çıkacaktır. Karışıklık, kötülük iyinin anasıdır. Bugünlerde geniş meşrepliler sanki insanda yurttaşlık duygusu bırakılmış gibi “sorumluluktan” konuşuyorlar. Gençler sorumluluk duysun isteniyor. Oysa sınırlar yeniden çizilmeli. Her şeyin, yazın’ın, şiirin, coğrafyanın, dünyanın sınırları. Hatta nüfus sayımı bile yeniden yapılmalı. İskân yeniden. Kısacası yepyeni bir dilbilgisi ve yepyeni bir sözdizimi zorunlu bize. Yeniden bir uygarlık tanımı, yeniden bir yurttaşlık tanımı. Yeni sorumluluk bile en sonda gelir.”
Ece Ayhan, “Sivil Denemeler Kara”, 1994

27 Mart 2006 Pazartesi

Türkiye'de Eğitim Reformu

Dünya Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink'in Hacettepe Üniversitesi'nde yaptığı "Türkiye'de Eğitim Reformu" başlıklı konuşma

1


Günaydın.
Benim bugünkü sunumumda Türkiye’nin Avrupa Birliğine entegrasyon sürecinde karşılaşacağı zorluklar üzerinde ve Türk eğitim sisteminin Avrupa’ya yetişmesi ve süratle değişen dünyada rekabet edebilecek çalışanlar yetiştiren bir eğitim sistemi yaratılması için gereken reformlar üzerinde duracağım. Türkiye’nin doğru politika reformları ve yatırımları yapması halinde nasıl bir Avrupa Kaplanı haline gelebileceği hakkında başka konuşmalar da yaptım. Bugünkü sunumdan, Türkiye’nin kendisini bir Avrupa Kaplanına dönüştürmesini hızlandırırken dikkate alabileceği eğitim sektörü reformlarını vurgulamak için istifade etmek istiyorum. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tüm reformlar içinde, eğitim belki de Türkiye’nin en zorlu görevler ve en büyük fırsatlarla karşı karşıya olduğu alandır.
2


Günümüz dünyası hem ekonomik hem de sosyal açıdan hızla değişmektedir. Küresel rekabet her zamanki gibi mükemmel olmasa da, örneğin serbest ticaret henüz adil ticaret haline gelmemiştir, yine de düşüncelerin rekabeti hiçbir zaman bu denli güçlü olmamıştı.
Ülkelerin kendilerine sormaları gereken birinci soru artık ne kadar sınai kaynağa sahip oldukları değil, işgücünün ne kadar eğitimli olduğudur. Buna göre, ülkelerin gelir seviyelerine dayalı olarak aralarında meydana gelen ayrım artık aynı zamanda eğitim ehliyetlerine dayalı olarak toplumlar arasında bir ayrım haline gelmiştir. Yüksek eğitim düzeyine sahip ülkeler dünyada yaşam standardı bakımından önde gelmektedir. Bugün anlatacağım şey, Türk eğitim sisteminin Türkiye’nin AB’de ve küresel olarak rekabet etmek için ihtiyaç duyduğu eğitimli işgücünü yetiştirecek durumda olup olmadığıdır.
3


En önemli küresel değişimlerden birisi artık işverenlerin işçilerinden geçmişte olduğundan daha farklı ve yeni türden beceriler istemeleridir. Grafikte görüldüğü gibi, son yirmi beş yılda işyerinde ihtiyaç duyulan beceri türleri basitten karmaşığa doğru değişmektedir. Bu grafik, 2001 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan bir araştırmaya dayanmaktadır. Teknoloji ve küreselleşmenin, işverenlerin yeni işçilerden beklentilerini nasıl değiştirdiğini göstermektedir. Yeni çalışanlardan beklenen beceri şartlarındaki değişiklikleri ölçmektedir. Şekil, beş ana görev türünün her biri için trendi ortaya koymaktadır.
Uzman düşünüş hızla artmaktadır: kural-tabanlı çözümlerin olmadığı problemleri çözme ki bunlar arasında araştırma becerileri, bilimsel düşünme, diyagnostik becerileri sayabiliriz.
Karmaşık iletişim hızla artmaktadır: bilgi edinmek, açıklamak veya eylemin sonuçlarına ilişkin olarak başkalarını ikna etmek üzere başkalarıyla etkileşim kurma ki bunlar arasında ikna edici yazışma, personel yönetimi, hukuki yazışma, reklam ve pazarlama ve satışı sayabiliriz.
Rutin manuel görevler yavaş yavaş azalmaktadır: kuralları uygulayarak iyi tarif edilebilen fiziksel görevler, örneğin ilaçları sayma ve ambalajlama, tekrarlı montaj gibi.
Rutin bilişsel görevler süratle azalmaktadır: mantık kuralları uygulayarak iyi tarif edilebilen zihinsel görevler, örneğin gider raporlarını tutmak, muhasebe kayıtlarını tutmak, tekrarlı müşteri hizmeti, banka görevlisi gibi (bu görevler artan sayıda bilgisayar tabanlı yapılabilmektedir).
Rutin olmayan manuel görevler marjinal olarak azalmaktadır: “eğer öyleyse - böyle olur kural-tabanlı” olarak tarif edilemeyecek, nispeten basit fiziksel işler, örneğin, temizlik işleri, kamyon sürücüsü, yolcu taşıma tabloları gibi. Bu tip düşük beceri isteyen işlere talep devam edecektir ancak bunların ücreti çok düşüktür.
Grafik ayrıca, farklı türden becerilere talebin zaman içinde önemli oranda değiştiğini göstermektedir. Ekonomi büyüdükçe ve daha karmaşık hale geldikçe, işverenler yeni işçilerden daha yüksek beceri talep ediyor. Gerçi Türkiye işgücü piyasasının 1998’deki ABD işgücü piyasası olmadığı aşikardır, ancak yine de işgücü beceri şartlarındaki bu trendler Türkiye’nin orta ve uzun vadeli geleceği için muhtemelen geçerlidir.
[Expert thinking = Uzman Düşünüş]
[Complex communications = Karmaşık iletişim]
[Routine manual = Rutin manuel]
[Routine cognitive = Rutin bilişsel]
[Non-routine manual = Rutin olmayan manuel]
4

Avrupa Birliği, 2005’in başlarında “İstihdam Politikası Kılavuzu”nu kabul etmiştir. Kılavuz, AB üyelerinin eğitim sistemlerine yöneliktir çünkü AB’nin ekonomik büyümesinin işgücünde daha yüksek becerilere sahip olmaya bağlı olduğu ve eğitim düzeylerini iyileştirmenin işgücü becerilerini iyileştirmede en iyi yol olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla AB, üye ülkelerin yüksek kaliteli öğrenim standartları koymasını ve bu standartlara ulaşmasını, tüm seviyelerde eğitim fırsatlarını artırmasını ve gençlerin esnek öğrenim yollarına girmesini ve eğitim sisteminin işgücü piyasasının ihtiyaçlarını karşılamasını sağlamaları için çağrıda bulunmuştur. İlaveten, AB’nin Lizbon Gündemi mikyaslarının bir parçası olarak, AB kendi üye ülkeleri için özel eğitim hedefleri belirlemiştir: 2010 yılına kadar, gençlerin %85’i orta öğretimden geçmiş olacaktır. Türkiye’nin bu gösterge bakımından ne durumda olduğunu ayrıca konuşacağız.
5

Başka yerlerde neler olduğuna dayalı olarak Türkiye iki büyük soru ile karşı karşıyadır: Birincisi, Türkiye’deki işçiler AB’de rekabete hazır mı? İkincisi ise, Türk eğitim sisteminin mezunları şimdiki ve gelecekteki iş piyasası için hazırlıklı mı? Eğitimli bir işgücünün bir ülkenin diğerleriyle rekabet edebileceği yegane varlık olduğu söylenmiştir. İşsizlik rakamları Türkiye’de okulların ve üniversitelerin gençleri bu zorlu görev için hazırlamıyor olabileceğini göstermektedir. Özellikle, mezunların sahip olduğu beceriler ile işgücü piyasasının talep ettiği beceriler arasında büyük bir uyumsuzluk olduğu görülmektedir. Tabii ki bu, orta öğretim ve üniversiteden yeni mezun olanlarda gözlenen yüksek orandaki işsizliğin ana nedenlerinden biridir.
6

Küresel ve Avrupa zorlu görevi, mezunlar için artan oranda karmaşık ve rekabetçi bir işgücü piyasasında işe yarayabilecek yüksek becerileri yaratan daha güçlü bir eğitim sistemi yaratmaktır. Bu aşikar olarak Türkiye’nin karşı karşıya olduğu aynı zorluktur.
Yine de Türkiye’nin son yıllarda eğitim sistemini, özellikle ilköğretim okulları düzeyinde, iyileştirmede kaydettiği büyük ilerlemeyi görmekteyiz.
1997 reformları ve finansmanı ile salt sekiz yıllı sürede Türkiye 7-14 yaş grubunun okullaşma oranını %80’den %90’a yükseltti.
Hükümet yoksullar için kaliteli okul sağlama yönünde olağanüstü çaba sarf ediyor, örneğin 1997’den bu yana yüzlerce yeni Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) ve Pansiyonlu İlköğretim Okulu (PİO) kuruldu ve yarım milyondan fazla öğrenci için taşıma hizmeti başlatıldı. İlköğretimde kamu harcaması 1997’den bu yana önemli ölçüde arttı.
Son OECD araştırmasının gösterdiği gibi, Türk kamu ilköğretim ve orta öğretim okulları dünya çapında akademisyenler yetiştiriyor.
Talim-Terbiye Kurulu tarafından geliştirilmekte olan yeni müfredat, öğretim standartlarını ve beklentilerini güncelleme yönünde büyük bir sıçramadır. Eğer uygun şekilde uygulamaya konulursa, Türk sınıflarını öğretim ve öğrenme çıktıları için geleneksel yaklaşımlardan uzaklaştırarak, analitik beceriler, uzman ve yaratıcı düşünme becerileri ve problem çözme yaklaşımlarını geliştiren güncel ve aktif öğrenme yöntemlerini kullanan bir yaklaşıma yönelecektir.
Ulusal Programlar, Örneğin eğitimi iyileştirmek için Hükümet-İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ortaklığı gibi, ve diğer şeyler yanı sıra Temel Eğitim programına %100 destek, sektöre, özellikle pahalı fiziksel altyapı ihtiyaçları için, milyarlarca liralık yeni kaynak getirmeyi başarmıştır.
Ve Türkiye, kendi eğitim sistemini küresel toplumunki ile irtibatlandırmaktadır, ki bundan da Türk yurttaşları ve politika yapıcılar aynı şekilde fayda görecektir. 1997’den bu yana, Türkiye Uluslararası Eğitim Birliği ve OECD ile birlikte uluslararası değerlendirmelere katılmış, eğitim kalitesi konusunda (OECD tarafından) ve eğitim etkinliği ve verimi konusunda (Dünya Bankası tarafından) harici izleme etütlerini davet etmiş ve müfredat reformu ve yüksek öğretim reformu konusunda Türkiye’de uluslararası konferanslar yapılmıştır.
7

Türkiye’de bu başarılar olsa da, mevcut eğitim yaklaşımı Türkiye’nin AB’yi yakalaması için yeterli midir?
Mevcut sistem Türkiye’de eğitim sektörü politikasını yirmi yılı aşkın süredir belirlemiştir. Temel eğitimin neredeyse evrensel hale getirilmesine, eğitim altyapısının büyük ölçüde genişletilmesine, okullarda daha fazla eğitim materyali ve teçhizatına ve Temel Eğitim Programına %100 katkı, ICT (Bilgisayar) Sınıfları Programı, ve Haydi Kızlar Okula kampanyası gibi çeşitli önemli projelere katkıda bulunarak amacına hizmet etmiştir.
Ancak, mevcut sistem amacına hizmet etmiştir ve benim görüşüme göre, tüm okul mezunlarının Türkiye’de ve Avrupa’da şu an mevcut olan daha rekabetçi dünyada rekabet edebilmesini sağlamak için büyük değişikliklere ihtiyaç duymaktadır. Avrupa entegrasyonu ve küreselleşme zorlu görevlerini karşılamak ve Türk eğitimine yüksek kalite getirmek ve Türkiye’deki tüm öğrencilere daha iyi eğitim ve istihdam fırsatları sunabilmek için Türk eğitim sisteminde büyük bir yapısal değişikliği ele alma zamanıdır. Türk eğitim toplumu, bu yaklaşıma geçmeye başlamıştır, bunun kanıtları Hükümetin uluslararası etütlere katılmasında, kapsamlı müfredat modernizasyonu tekliflerinde, ve gönüllü kuruluşların eğitim reformunu ve kalite iyileştirmesini desteklemeye artan katılımında görülmektedir.
Ancak daha cesur reform dizisine ihtiyaç vardır. Şimdi Türk eğitim sisteminin bugün karşı karşıya olduğu zorlu görevlere bakalım.

Son 30 yıldır emek verimi artışı düşük olmakla birlikte, son zamanlarda emek verimindeki artışlar ciddi boyutlardadır. Yine de, emek verimindeki bu son artışlar, insan kapitali katkısından ziyade başka faktörler nedeniyledir. Aslında 1981’den bu yana, insan kapitalinin emek verimi artışına katkısı daha da azalmıştır. Türkiye’nin önündeki en büyük zorluk, orta ve uzun vadede büyüme performansını sürdürmek için işgücünün kalitesini yükseltmektir. Bu sunumun geri kalanında bu zorlukları ele alacağım ve Türkiye’nin Avrupa’nın Ekonomik Kaplanı hedefine ulaşmasına yardımcı olacağına inandığımız birtakım eğitim sektörü reformları sunacağım.
9

Türkiye için birinci zorluk, AB üye ülkeleri bir yana, aynı gelir düzeyine sahip diğer ülkelerle karşılaştırıldığında dahi çok düşük düzeyde kalan okul öncesi programlara katılan çocuk sayısıdır. Başka ülkelerde yapılan ve Türkiye’de teyit edilen çalışmalar göstermektedir ki okul öncesi programlara katılım, hayatın geri kalan dönemlerinde okur yazarlık, sağlık, zeka, müteakip eğitim alma ve istihdam ve hatta gelir düzeyi gibi önemli faktörler üzerine dahi etki etmektedir. Çalışmalar ayrıca göstermektedir ki okul öncesi katılım için harcanan her bir dolar, sonraki eğitim harcamalarında azalan maliyet ve artan sosyal faydalar şeklinde topluma iki ila dört dolar oranında getiri sağlamaktadır. Dolayısıyla zorlu görevimiz, Türkiye’de okul öncesi programlara katılımı ya devlet ya da devlet ve özel programlar birleşimi şeklinde geleceğe yatırım şeklinde nasıl artırabileceğimizdir. Türkiye son yıllarda okul öncesi katılımı artırmak için çaba harcamaktadır ancak sonuçlar katılımı sadece birkaç yüzde puanı kadar artırmıştır. Bu arada, gelir düzeyleri Türkiye’den çok daha düşük olan ülkeler dahi, önemli miktarda daha yüksek katılım oranlarına sahiptir. Okul öncesi çağdakilerin sağlayacağı faydayı bir an önce elde etmek için bu oranları artırmak Türkiye için büyük bir zorlu görev olacaktır.
10

İkinci zorluk ise Türkiye’de orta öğretim mezunlarının düşük seviyesi ve Avrupa ile eğitim farklarıdır. Türkiye evrensel temel eğitim yolunda çok önemli aşama kaydetmiş, temel eğitim seviyesinde net okullaşmayı sekiz yıldan daha kısa sürede %80’den %90’a çıkarmıştır. Ancak orta öğretimde resim o kadar başarılı değildir. Aslında, 22 yaşındaki gençlerin, özellikle kızların, %85’inin tam orta öğretime sahip olması şeklindeki AB hedefini Türkiye’nin başarabilmesi için çok uzun bir yol vardır. Bu grafik son beş yılda, yılda yaklaşık bir yüzde puan olmak üzere, bir gelişme kaydedildiğini göstermektedir. Ancak bu hızla Türkiye’nin bugünkü AB seviyelerine ulaşması 30-40 yıl sürecektir, tabii AB ülkelerinin de her yıl yükseldiğini biliyoruz. İlaveten, bu rakamlar Türkiye’deki büyük bölgesel ve cinsiyet eşitsizliklerini de gizlemektedir. Örneğin Diyarbakır’da 20-24 yaş grubunun yalnızca yüzde 28’i orta öğretim diplomasına sahiptir, ve bu yaş grubunda kızların yalnızca yüzde 17’si diploma sahibidir. Diyarbakır’daki sonuçlar Kars ve diğer Doğu İllerindeki sonuçlarla aynıdır. Zorlu görev, orta öğretim mezunlarının toplam sayısını AB ortalamasına getirmek ve öte yandan Doğu illerinde kızların okullaşmasını ve orta öğretimi tamamlama oranlarını artırmaya odaklanmaktır.
11

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu diğer bir büyük zorlu görev ise, daha büyük sayıda öğrenci için daha yüksek öğrenme seviyesi yaratmaktır. OECD ülkeleri, öğrencilerin zorunlu eğitimlerini tamamladıkları zamanda, ki bu uluslararası karşılaştırma amaçları için 15 yaşındakiler olmaktadır, ne bildiğini ve ne yapabildiklerini ölçmek için PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı)’nın geliştirilmesinde işbirliği yapmışlardır. Aralık 2004’te yayınlanan PISA araştırma raporu Türkiye’de 15 yaşındakilerin yüzde 52.3’ünün altılı öğrenme yeterlik ölçeği üzerinde 1’in üzerine çıkamadıklarını göstermektedir. Buna karşılık AB ülkelerinde öğrencilerin yalnız yüzde 16.6’sı bu düzeydedir. Yansının üzerindeki düz çizgi Tük skorlarının yarıştığı ülkeler ve aralarına katılmayı arzuladığı AB üyelerinden nasıl büyük ölçüde farklı olduğunu göstermektedir. Bunun Türk eğitim sisteminin nasıl bir işgücü hazırladığı konusunda çok önemli sonuçları vardır şöyle ki düşük yeterlik oranları, Avrupa’da ve Türkiye’de işgücü piyasasının yüksek beceriler talep ettiği bir zamanda eğitim sistemi düşük beceriler vermektedir.
Bu yetkinlik seviyelerinin reel önemi vardır.
Yetkinlik Seviyesi 1’de olan öğrenciler (Türkiye’de 15 yaşındakilerin yüzde yirmi seksizi bu seviyeye bile ulaşamamaktadır), yalnızca içinde tüm bilginin mevcut olduğu ve soruların açık şekilde tanımlandığı durumlarda aşina oldukları metinlere ilişkin soruları cevaplayabilmektedir, bunun anlamış şudur, bu çocuklar bilgiyi tanıyabilmekte ve açık anlaşılır durumlarda doğrudan talimatlara göre rutin prosedürleri uygulayabilmektedirler.
Öte yandan Yetkinlik Düzeyi 5 şu demektir: öğrenciler karmaşık durumlara ilişkin modellerle çalışabilmekte, sınırlamaları tanıyabilmekte ve varsayımlar oluşturabilmektedir, bu modellere ilişkin karmaşık durumlarla başa çıkmak için uygun problem çözme stratejilerini seçebilmekte, ve karşılaştırıp değerlendirebilmektedir. Bu öğrenciler geliştirilmiş düşünme ve muhakeme becerileri, sembolik ve biçimsel karakterizasyonlar ve bu durumlara ilişkin derin öngörüyü kullanarak stratejik olarak çalışabilmektedir. Bir bakıma, Türkiye’nin bu skorlarını bugünün dünyasında işverenlerin talep ettiği becerilerle karşılaştırabiliriz. Maalesef, Türkiye diğer ülkelerin zaten halletmiş olduğu, eğitim becerilerinin orantısını temelden daha karmaşığa değiştirme gibi büyük bir zorlu görev ile karşı karşıyadır.
12

Türkiye’nin karşılaştığı dördüncü zorluk mesleki eğitim sistemine ilişkindir - bu sistemde halen orta öğrenimdeki 3 milyon öğrencinin 1.1 milyondan fazlası yer almaktadır. Birçok kimse meslek okullarının işgücü piyasasının talep ettiği orta öğretim mezunlarını yetiştirdiğini varsaymaktadır ancak gerçekler bunu desteklemiyor.
Bugün, genç bir meslek okulu mezunu, genel lise mezunları (üniversiteye gitmeyen genel lise mezunları) kadar ücret almaktadır ve meslek okulu mezununun iş bulma ihtimali daha yüksek değildir. Üniversite mezunlarının geliri daha yüksektir, tabii ki bu yüzden birçok genç üniversiteye girmeye çalışıyor. Ancak talebi karşılayacak yeter sayıda üniversite kontenjanı yoktur. Gerçekte Türkiye’de üniversiteye gitmek isteyen öğrencilerin ancak yaklaşık üçte biri üniversiteye girebilmektedir.
Yıllardır Devlet üniversitelere yüksek talebi azaltmak için politikalar izlemiştir, örneğin mesleki eğitime yöneltecek bazı sınırlı teşvikler sağlamak (örneğin aynı alandaki Meslek Yüksek Okullarına giriş gibi) ancak bu işe yaramamıştır çünkü meslek eğitimine giriş artmamıştır. Türkiye’nin önündeki zorlu görev, mesleki ve genel okullardaki tüm öğrencilere onları üniversiteye giriş ve üniversitede okuma için hazırlayacak temel öğrenim yetkinliklerini öğrenme fırsatını sağlamaktır. Bu şekilde Devlet, üniversiteye girmede “adil fırsat”ı kullanarak tüm öğrencileri (mesleki eğitimdekiler dahil) orta öğretimde en yüksek standartlarda temel öğrenim yetkinliklerini öğrenmeye teşvik edebilir. Buna paralel bir zorlu görev de, genel orta öğretim okullarında uygulamalı becerileri öğrenme fırsatını öğrencilere kazandırmak olacaktır, çünkü sınırlı üniversite kontenjanları karşısında öğrencilerin hepsi üniversiteye giremeyecektir.
13

Türkiye’nin beşinci zorlu görevi, nasıl bir sistemin orta öğretimde performansı en iyi ölçebileceğine ve böylelikle öğrencilerin üniversiteye girişte değerlendirilebileceğine ilişkindir. Ne yazık ki mevcut ÖSS sınav sistemi, bir yanda en yüksek dürüstlük ve şeffaflığa sahip olmakla birlikte, daha farklı türden bir eğitim sistemi için daha uygundur. Özellikle Türkiye’nin gelecekteki ihtiyaçlarına ve tüm öğrencilerin yetkinliklerini artırma hedefine pek uygun değildir. Halihazır şekliyle - gerçi değişiklikler düşünülmektedir - ÖSS öğretim ve öğrenmenin kalitesini belirlemektedir çünkü müfredatın aşırı ölçüde dar bir aralığını test etmekte, yalnızca çoktan seçmeli sorularla ölçülebilir öğrenmeyi test etmekte ve bir defalık kısa bir sınav şeklinde test etmektedir. Bu sınavın üniversiteye kabul ve yerleştirmedeki büyük etkisini dikkate aldığımızda, ÖSS bir sınava hazırlık sektörü yaratmıştır ki bu sektör insan kapitalini ve geleceğin işgücünün eğitim ehliyetlerini yükseltme bakımından çok az değer katmaktadır. Aileler çocuklarını dershaneye göndermek için ortalama olarak $5000 civarında para harcamaktadır, ki bu kaynaklar çoktan seçmeli soruları çabucak cevaplama yeteneğini artırmak yerine çocukların bilgi ve düşünme yeteneğini güçlendirmeye yöneltilse çok daha iyi olur. Tabii ki dershane kurslarına gücü yetenler üniversiteye girişte daha avantajlı durumda olmaktadır ve düşük gelirli aileleri bu sürecin dışında tutmaktadır bu da “fakirin fakir kalmaya devam ettiği” kısır bir döngü yaratmaktadır çünkü yoksul olanlar iyi eğitim alamıyor ve dolayısıyla iyi gelir getiren işlere sahip olamıyor.
İlaveten, ÖSS gibi giriş ve seçme sınavları müfredat gerekleri bakımından okulların performansını ölçmek veya öğretmenlerinden ilave yardıma ihtiyaç duyan öğrencileri teşhis etmek ve böylece okulun performans hedeflerini daha iyi karşılamasını sağlamak üzere tasarımlanmış değildir. Nihayet ÖSS sınavı, okullara ve öğretmenlere kendi performansları hakkında geri bildirim sağlamıyor çünkü bu sınav ile okulda öğrenilen bilgiler test edilmiyor.
14

Küresel deneyim göstermektedir ki eğitim kalitesinde en büyük tek faktör öğretmenlerin kalitesidir. Basit şekilde ifade edilirse, daha iyi öğretmenler daha iyi öğrenci, daha iyi beceriler ve daha iyi iş demektir. Türkiye’deki mevcut eğitim sistemi öğretmenleri yeterince desteklemiyor ve öğretmen kalitesini daha iyi öğrenci yetiştirmek için gerekli seviyelere yükseltmiyor. Araştırmalar göstermektedir ki güncel müfredat ve öğrenme beklentilerine paralel olarak öğretim uygulamalarını değiştirmeleri için öğretmenlerin yoğun eğitime ve sürekli desteğe ihtiyacı vardır. İlk öğretmen eğitimi özellikle yeni beklentileri ve öğretmenlerin gereklerini desteklemek üzere yeniden tasarımlanmalıdır. Fakat ilk öretmen eğitimi Milli Eğitim Bakanlığının (MEB) çok az nüfuz sahip olduğu bir alandır. Türk eğitim sisteminin çelişkili özelliklerinden birisi şudur ki MEB öğretme ve öğrenmenin birçok belirleyicisi üzerinde oldukça geniş bir yetkiye sahipken (örneğin müfredat, eğitim materyali, öğretmen ataması, okul tesisleri, teçhizatı ve gözetim) sistemin en kritik girdisi olan insan kaynaklarını kontrol etmemektedir. Özel olarak, MEB, üniversiteye öğretmen eğitim programlarına kişilerin seçimini (bu işi ÖSS yapıyor) ve öğretmenlerin akademik hazırlanmasını (bunu da YÖK ve üniversite yapıyor) veya mesleğe girişi (bunu da Kamu Personeli Giriş sınavı yapıyor) kontrol etmemektedir.
15

Avrupa ve dünyanın birçok kısmıyla karşılaştırıldığında, Türkiye’deki kamu okulları kaynaklar, personel görevlendirme (okulda), ders kitabı seçimi, öğretim zamanının tahsisi ve verilen programların seçimi konusunda en az özerkliğe sahiptir. Hiçbir özerklik olmadan okullar sonuçlardan sorumlu tutulamazlar veya kaliteyi yükseltmek için teşvikleri olmaz. Öte yandan, sektördeki kaynakların hemen hemen tamamını kontrol eden ve tahsisini belirleyen merkezi yönetim, merkezin kendi uygun görevi olan okullar arası adaleti sağlamayı başaramamıştır. Örneğin 2004 yılında ülke genelinde her bir ilköğretim öğrencisi başına ortalama harcama 1.250 YTL idi. Ancak bazı illerde özellikle ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde öğrenci başına harcama bu miktarın yalnızca yarısı kadardı. Bu bölgelerdeki öğrencilerin ekonomik olarak en dezavantajlı olan ve ülkedeki en düşük performanslı öğrenciler olduğu göz önüne alındığında, merkezi yönetim tahsis kararları üzerindeki kontrolünü ülkenin daha varsıl ve daha yoksul bölgeleri arasında var olan eşitsizliği gidermede kullanmamıştır.
16


Türkiye’nin eğitim harcamaları GSMH payı olarak çok yüksektir (yüzde 7) - dünyadaki en yüksektir. Fakat bu kamu harcamaları nedeniyle değildir, çünkü kamu harcamaları diğer AB ve OECD ülkelerinin biraz altındadır. Türkiye’nin eğitime bu denli para harcamasının esas nedeni, özel olarak cepten yaşılan harcamaların payının çok büyük olmasıdır. Çoğunlukla aileler dershanede sınava hazırlık kurslarının ücretlerini, çocuklarının ilköğretim ve orta öğretimdeki ilave desteklerini ve vakıf üniversitelerindeki öğretim ücretlerini ödemektedir. Aslında dershane kurslarına her yıl harcanan para miktarı neredeyse genel orta öğretim okulları için devletin ayırdığı tüm eğitim bütçesine eşittir. Bu, harcamalarda çok büyük bir dengesizliktir.
Sınava hazırlık endüstrisinin büyümesini teşvik edecek politikalar yerine birçok ülke, özel okul eğitimcilerine okulların yönetme, öğretimi organize etme ve öğrencilerini seçmede geniş esneklik tanımak suretiyle, tüm eğitim seviyelerinde özel okullaşmayı (Türkiye’de nispeten nadir olan) sağlamak için özel sektörü teşvik eden politikalara sahiptir. Bu okullar kamu sektöründeki iyi öğrencileri çekmekte ve kamu fonlarının kalite ve eşitliği sağlamak üzere daha iyi kullanılmasına fırsat tanımaktadır. Fakat halihazırda kamu kaynakları eşitliği sağlamak için etkin şekilde kullanılmamaktadır - öğrenci başına en düşük harcamaya sahip her on vilayetten dokuzu güneydoğu ve doğudadır.
17


Öğrenmenin okuldan çıkışta durmadığını bilmek zorundayız. Süratle değişen işgücü piyasasında ve bilgi ekonomilerinde işçiler yetkinlik ve ehliyetlerini sürekli güncellemek ve iyileştirebilmek ve öğrenme ortamlarının en geniş yelpazesinden yararlanabilmek zorundadır. Haziran 2003 tarihli Brüksel’de toplanan Avrupa Konseyi, yaşam boyu öğrenme yoluyla insan kapitalinin geliştirilmesine özel vurgu yapmıştır.
Avrupa Konseyinin 2003 tarihli Yaşam Boyu Öğrenme Kararını müteakip rapor bir analiz, AB Üye Devletlerinde kaydedilen gelişmeyi ortaya koymaktadır. İlave eğitim ve öğretimde %12.5 oranındaki yetişkin katılımı hedefine ortalama olarak temelde ulaşılmıştır, ancak İngiltere gibi bazı ülkelerde bu ortalamanın çok ötesine geçilmiştir. AB Eurostat Veritabanı raporları Türkiye’deki işgücünün yaşam boyu öğrenmeye hemen hemen hiç katılmadığını ve fırsatlarda artışın ihmal edilebilir düzeyde olduğunu göstermektedir. Bu da Türk işgücünü işverenlerin talep ettiği değişen becerilere göre güncel tutma zorlu görevidir.
18


Türkiye, AB üyeliği için on yıllık bir geleceği planlamaktadır. Ne eğitim sektörü ne de işgücü piyasaları halihazırda AB entegrasyonu için hazırdır. Ancak Türkiye tüm seviyelerde Türk okullarında eğitimin kalitesini ve mezunların becerilerini büyük ölçüde artıracak temel eğitim reformlarını yapabilecek durumdadır. Eğitim reformlarının etkisini göstermesi zaman alacağından, Türkiye’nin şu an büyük reform programını başlatması zorunludur böylelikle on yıl sonra eğitim sektörü şu anda göründüğünden daha farklı görünebilsin. Bu da reformların genel bir reform stratejisi altında bir çok alanda yapılmasını gerekli kılıyor. Ancak bu strateji tüm eğitim düzeylerinde kapsamlı olmalı ve Türkiye’nin problemlerini bir parça orada ve bir parça burada değişiklik yoluyla çözmeye çalışmamalıdır. Ne de Türkiye’deki kurumlar diğer kamu kurumları, özel sektör ve hükümetin mutabakatı olmaksızın kendi başlarına reforma girişmelidir. Türkiye’de konuştuğum herkes Türkiye’nin eğitimi iyileştirmesi gerektiğini söylüyor ancak nereden başlanacağı ve sistemin hangi parçalarının değiştirilmesi gerektiği konusunda genellikle şiddetli bir tartışma yaşanıyor.
İlaveten, Türkiye’de eğitim konusunda tartışmanın çoğu oldukça duygusal konularda oluyor ve asıl meseleye - yani öğrenci ve eğitim kurumları kalitesine - ilişkin değil. Benim görüşüme göre, eğitim değişimi gereklidir fakat bu değişim yalnız ve yalnız tüm taraflar arasında AB entegrasyonu için, millet ve milletin çocukları menfaatine reformların gerekli olduğu konusunda ulusal bir mutabakat olursa mümkün olacaktır. Bu mutabakatın tüm eğitim seviyelerinde kalite ve eşitlik konusunda ulusal menfaat üzerinde odaklanması ve birkaç yıl boyunca finanse edilmesi ve Türkiye genelinde sahiplenilmesi gereklidir.
19


Avrupa’yı yakalama ve öğrenciler ve işçilerin becerilerini yükseltme yolunda Türkiye’nin karşı karşıya olduğu zorlu görevlerden söz ettim. Şimdi, Dünya Bankasında bizlerin bu hedeflere ulaşmak için hangi reformlara ihtiyaç duyulduğunu ve hangilerinin ulaşılabilir olduğunu düşündüğümüzü ortaya koymak isterim. Birinci reform öğrencilere ilişkindir. Türkiye okul öncesi tesislerin sayısını büyük ölçüde artırmalıdır, halen %15’ten az olan okul öncesi programlara katılımı 2015 yılında %50’ye getirme hedefini koymalı ve bu hedefe ulaşmaya çalışmalıdır. Ayrıca, ilköğretimde okullaşmayı, özellikle ülkenin doğu kesimlerinde, artıracak programları sürdürmelidir. İkinci olarak, araştırmalar orta öğretimi tamamlamanın ekonomik kalkınma ve bireysel beceri geliştirmenin anahtarı olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin orta öğretimde okullaşma ve tamamlamayı artırmak için büyük bir hamle başlatması zorunludur, tüm ülke genelinde her bölgede 2015 yılında %80’e ulaşmayı hedeflemelidir. Zorunlu eğitim süresini uzatmak okullaşmayı artırmanın bir yoludur, ancak tesislere, ICT ve öğretmenlere büyük bir yatırım gereklidir bunun yanı sıra daha yoksul bölgeler ve özellikle orta öğretim seviyesinde kızların okullaşmasının düşük oranda olduğu bölgelere yönelik harcamalar gereklidir. Fakat yeni yatırım okullaşmayı artırmanın tek yolu olmayabilir - Türkiye’de birçok okul öğretmen başına ideal öğrenci sayısının alt ucunda faaliyet göstermektedir ve derslik veya öğretmen eklemeden veya kaliteden taviz vermeden daha fazla öğrenciyi okula alabilir.
20


İkinci reform okulların kalitesini artırmaya yöneliktir. Birçok ülke okul eğitim kalitesi göstergesi sistemi başlatmıştır. Türkiye kendi kalite göstergelerini ve asgari kalite standartlarını geliştirmelidir. İlaveten, Türkiye her okulu bu standartlara göre değerlendirme ve sonuçları kamuya bildirme ve bu standartlara ulaşabilmesi için tüm okulları destekleme stratejisi geliştirmeli ve uygulamaya koymalıdır. Bunun hem kalite hem de eşitlik üzerinde büyük etkisi olacaktır. Bir kez tüm okullar kalite standartlarına eriştiğinde, bir sonraki adım, standartları asgari seviyenin üzerine çıkarmaktır.
Türkiye diğer ülkelerin deneyimlerinden öğrenerek veya OECD okul kalitesi standartları çalışmasına dayalı olarak kendi kalite göstergelerini geliştirebilir.
21


Üçüncü reform öğrenmeye ilişkindir. Eğitimi iyileştirmeye yönelik tüm çabalar öğrenci öğrenmesinin ne kadar arttığı ile yargılanmalıdır. Talim-Terbiye Kurulunun önerdiği müfredat reformunun esas hedefi, sınıfta öğretme ve öğrenmeye yeni yaklaşımlarla ikmal edilmiş olarak, öğrenme beklentilerini ortaya koymaktır. Yeni müfredatın uygulamaya konması hükümet için büyük bir zorlu görevdir.
Burada birkaç tavsiye var.
Birincisi, yeni müfredat, açık ve ölçülebilir öğrenme standartları üzerine oturtulmalıdır.
İkincisi, tüm kilit paydaşların (öğrenciler, öğretmenler ve aileler) yeni müfredatı ve değişikliğin gerekçesini anlaması ve öğrenme standartlarının neler olduğunu kavraması gereklidir (yani öğrencilerin her bir sınıfta veya eğitim aşamasında ne bilmesi bekleniyor).
Üçüncüsü, bu standartlara ulaşılıp ulaşılmadığı ve nerede ulaşıldığını ölçmek ve neden ulaşıldığını veya ulaşılmadığını teşhis etmek için değerlendirme araçları geliştirilmeli ve uygulamaya konulmalıdır.
Dördüncüsü, öğrenme standartlarına ulaşılıp ulaşılmadığını ve okullarının ve diğer okulların bu standartlara göre başarı seviyesini yetkililer paydaşlara bildirmelidir.
Ayrıca, her okul için hedef belirlemek (öğrenme standartlarının her birine ulaşan öğrenci yüzdesi) ve bu hedeflere ulaşması için okulları ödüllendirmek veya desteklemek de mümkündür.
Son olarak, ilk öğretmen eğitimi ve meslek içi eğitim yeni müfredat, yeni standartlar ve farklı öğrencilerin bu standartlara erişmesine yardım edecek stratejiler çevresinde yeniden tasarımlanmalıdır. Bu da YÖK, Talim-Terbiye Kurulu ve meslek içi eğitimle görevli MEB dairelerinin yeni bir koordinasyon seviyesini gerektirecektir.
22


Dördüncü reform, özellikle orta öğretim ve üniversite düzeyinde, eğitime erişim konusundadır.
Bugünkünün aksine, Türkiye’de revize edilmiş bir eğitim sistemi tüm orta öğretim öğrencilerinin hem üniversiteye hem de iş yaşamına hazırlanmak için akademik yanı sıra uygulamalı yetkinlikleri öğrenme fırsatına sahip olmasını sağlamalı ve desteklemelidir.
Bu mesleki ve genel orta öğretim öğrencileri ayrımını azaltmak ve aynı zamanda tüm öğrencilere mesleki beceri sağlamak demektir. Aynı zamanda her öğrencinin revize edilmiş eğitim sisteminde çok çalışma ve iyi öğrenme yönünde motive edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu demektir ki hiçbir öğrenci üniversiteye hazırlanma ve giriş için yarışmadan mahrum bırakılmamalıdır. Bu da üniversite sayısında büyük bir artış gerektiğini ve teknik okulların kalitesini artırmak ve iki yıllık üniversite diplomaları yaratmak suretiyle dört yıllık üniversitelere alternatif getirmek gerektiğini göstermektedir.
Nihayet, ülkenin doğu vilayetlerinde kızların ilköğretime eksik erişiminde hala önemli problemlerin var olduğunu ilave etmek gerekir. Bu problem, merkezi ve taşra eğitim makamlarının sürekli dikkatini istemektedir.
23


Önerilen beşinci reform, ilköğretim ve ortaöğretim sonunda yapılan sınavlara ilişkindir. İlköğretim okulları için halihazır sınav yapısındaki iyileştirmeler okulda öğrenilen bilgileri test etme üzerine odaklanmalıdır.
Orta öğretim okulları için, halihazır ÖSS sınavı artık amacına hizmet etmemektedir ve yerini orta öğretimin son yılında yapılan ve öğrencinin orta öğretimde öğrendiği bilgileri test eden bir dizi sınav almalıdır. Bu sınavlar orta öğretimden mezuniyet için standart oluşturacak, okulların performans seviyesini ölçme yöntemi sağlayacak, öğrencilerin dershaneden ziyade sınıfta öğretilen öğrenmesini teşvik edecek ve üniversitelerin ve işverenlerin sınav yeteneğini değil bilgiyi ölçmesi için bir ölçme aracı sağlayacaktır.
Türkiye için muhtemel modeller Fransız veya Uluslararası Bakalorya, Alman Arbitur veya İngiliz “A” seviyeleri olabilir. Türk modeli öğrencilerin orta öğretimde öğrendiği hem bilgiyi hem de becerileri test eden kapsamlı bir test seti olabilir. Öğrencilerin seçebileceği konu bloğu seçenekleri olan merkezi temel konuları içermelidir.
Revize edilen bir sınav sistemi altında üç veya dört temel konu olabilir, bunlar genel okulların akademik müfredatı yanı sıra çeşitli meslek okulları müfredatını kapsayan yeter sayıda seçmeli konudan oluşabilir - belki toplamda 15 seçenek, her biri iki seviyede sınava tabi tutulabilir. Adaylar, okul türü ne olursa olsun, tüm temel konuları alır ve almak istedikleri konu seçeneklerini ve düzeylerini seçerler (yüksek veya düşük - üniversiteye gitmek istemelerine bağlı olarak).
Almanya, Fransa veya İngiltere durumunda olduğu gibi öğrenciler bu tür sınavlara özel öğretim kursları ile hazırlanamazlar ancak yalnızca kendi orta öğretim okullarında hazırlanabilirler. Bu da orta öğretim okulları üzerinde öğrenci öğrenme başarısı ve kalitesini artırma yönünde kamu baskısını teşvik edecektir.
24


Altı numaralı reform, okulların özerkliğini artırmaya ilişkindir. OECD araştırması, öğrencilerin özerkliği yüksek okullarda daha iyi öğrendiğini göstermektedir. Diğer uluslararası araştırmalar da merkezi müfredat yönetimine fakat okul tabanlı personel ve materyal kaynakları yönetimine sahip sistemlerin de daha iyi performans gösterdiğini ortaya koymuştur. Türkiye kendi “Okul Kalkınma Modeli” deneyimini yaşamıştır. OKM göstermektedir ki okullar (yani personeli ve toplumu), uygun destek olması şartıyla, kendi stratejik planlamalarını yapmak ve yaşayabilir iyileştirme projeleri geliştirmek için kapasite ve teşviklere sahiptir. OKM’nin Devlet ihtiyaçları ve hedefleriyle tutarlı olarak iyileştirmeleri başarmak üzere yeni okul kalitesi standartları ve öğrenci öğrenme standartlarına uygun hale gelmek üzere güncellenmesi gereklidir.
Okullar aynı zamanda hibe alacak ve yönetebilecektir ve bu hibeleri kullanarak standartlarını artırmaktan sorumlu tutulabilecektir.
25


Bir sonraki reform, kaliteyi yükseltecek ve okullar arasında eşitsizliği azaltacak şekilde okulları finanse etmektir.
Orta vadeli bir harcama çerçevesi, kamu kaynaklarının yukarıdan aşağıya tahminlerini birkaç yıl boyunca arzulanan politikaların maliyetlerinin aşağıdan yukarıya tahminleri ile uzlaştıracak bir çerçeve sağlamak suretiyle çok yıllı planlaması olan yıllık bütçeleme ile birleştirecektir. Orta Vadeli Eğitim Çerçevesi, her yıl tekrarlanan, karar makamlarını toplam kaynakları kısa ve orta vadeli politika öncelikleri ile dengelemeye zorlayan sürekli bir süreci oluşturmaktadır.
Ancak Özel Eğitimin de rol oynaması gereklidir: Birçok ülkede daha büyük ve canlı bir özel sektör kamu eğitiminde kalite ve eşitliği artırmaktadır. Özel okullar okul, öğretme ve öğrenmeye yönelik yeni ve yaratıcı yaklaşımlar yarattıkça kamu eğitiminin kalitesini de artırmaktadır. Özel okullar, daha büyük mali imkanları olan ailelere hizmet etmek suretiyle eşitliği artırmaktadır çünkü kamu kaynaklarının büyük bölümünü diğer sosyo-ekonomik grupların çocuklarına hizmet için serbest hale getirmektedir. Ayrıca, daha fazla özel eğitim, orta ve düşük gelirli demografik gruplardan gelen gençler için kamu üniversitelerinde daha fazla yer açmaktadır.
26


Yüksek öğretim ve üniversite düzeyinde reform, talep ile mevcut kontenjanlar arasındaki farkı azaltmak ve işgücü piyasasının ihtiyacına uyan becerilere sahip mezunlar yetiştirmek için zorunludur.
Bu reformlar, üniversiteler bünyesinde, “dişleri” olan sağlam bir kalite güvence sistemi geliştirmeyi içermektedir. Üniversitelere kendi bütçeleri üzerinde daha fazla yönetsel ve mali özerklik tanıyın ki değişen araştırma ve beceri talebine uygum sağlama yeteneklerini artırsınlar. Bir finansman formülüyle üniversitelere çok yıllı finansman sağlayın. Üniversitelerin ticari yönelimli faaliyetler dahil farklı faaliyetler geliştirmesini sağlayın. Üniversiteleri mütevelli ve kamu heyetlerine hesap verir hale getirin, sadece kamu kurumlarına hesap verir olmasınlar.
Orta öğretim sonrası seviyede kontenjan azlığını halletmek için Türkiye’de çok sayıda üniversitenin kurulması gereklidir. İlaveten, MYO’ları yerel işverenler ve yüksek öğretim kurumlarıyla bağlantılı temel yüksek okullar ve teknik yüksek okullara dönüştürmek gereklidir.
Diğer önemli bir adım ise YÖK’ü üçüncü düzeyde genel eğitim politikasını belirleyen stratejik bir organ haline getirmektir, üniversitelerin yönetim ve idaresini yavaş yavaş bırakmalıdır ki bu işler üniversitelerin kendilerine emanet edilip kendi yönetim kurulları tarafından izlenmelidir. Son olarak, stratejik bir politika belirleme organı olarak YÖK, orta öğretim sonrası eğitimin finansmanı için bir formül geliştirmek ve uygulamak için Maliye Bakanlığı ile işbirliği yapmalıdır.
27


Yaşam boyu öğrenme reformu ise işgücünün becerilerini değişen talep ile uyumlu kılmaya yöneliktir. Bunun işlemesi ve Türkiye’de çok düşük düzeyde olan yaşam boyu öğrenmeyi iyileştirmek için işverenler ile eğitim kurumları arasında ortaklıklar kurulmalıdır. Bu, işverenler için kendi işgörenlerinin becerilerine ve ülke genelinde mevcut işçiler için eğitim kurumları yaratmaya yatırım yapma teşvikleri yaratmak demektir. Bu aynı zamanda Devletin yaşam boyu öğrenmeyi bir öncelik haline getirmesi demektir. Özel sektör, özel getiriler yüksek olduğunda yaşam boyu öğrenmenin finansmanını teşvik eden politikaları görmelidir. Ayrıca bu demektir ki devlet, sübvansiyonlar, ferdi öğrenme hesapları ve öğrenicilerle maliyet paylaşma dahil, bir dizi finansman opsiyonunu teşvik etmelidir. Son olarak devlet, işgücünde sonuçları ve etkiyi artırmak için izlenebilir hedefler koymak ve katılım ve sonuçları ölçmek için ulusal mikyaslar sistemi kurmalıdır.
28


Son yıllarda eğitim sektöründe çok şey başarılmıştır ancak Türkiye’yi AB ile entegre etmek ve Türkiye’de yaşam standartlarını ve istihdamı artırmak için büyük çaplı eğitim reformlarına ihtiyaç vardır. Müteakip 5, 10 veya 15 yılda reformların faydalarını görebilmesi için Türkiye’nin şimdi harekete geçmesi gereklidir. Değişim asla kolay değildir ancak Türkiye’nin ekonomi, ilköğretim reformu ve AB’ye hazırlanma gibi diğer birçok alanda zaten gösterdiği gibi Türkiye, değişmenin gerektiği konusunda ulusal mutabakat olduğu zaman, iyi yönde değişme kapasitesine sahiptir. Türk toplumu için belki de en önemli konu olan eğitimde bu ulusal mutabakatın zamanı şu andır. Bugün sizlere eğitim sektöründe Türkiye’nin karşı karşıya olduğu zorlu görevlerin bir analizini sundum. Ayrıca, Dünya Bankasında bizlerin bu zorlu görevleri başaracağını ve Türkiye’yi ileriye götüreceğini düşündüğümüz reformları da ortaya koydum. Bizim reform önerilerimiz tabii ki mükemmel değildir ve şüphesiz geliştirilebilir. Ayrıca bunları uygulamaya koymak da kolay değildir. Ancak umarım ki ortak hedefimiz Türkiye’nin Türk eğitim kalitesini artırmak ve süratle değişen dünya için Türkiye’yi hazırlamak için bir stratejik plan geliştirmesine yardım etmektir.
Teşekkür ederim.




24 Şubat 2006 Cuma

Okulda Hazır Bulunuşluk

Okula giden bütün bireylerin bütün yaşamları boyunca, akıllarından çıkaramadıkları en önemli anlarından bazıları, okulun ilk yılında geçenlerdir. Hemen hemen hepimiz için; bilinmeyen bir serüvene başlamanın heyecanı ile okulun ilk yılında hatta ilk günlerinde yaşananlar, bütün okul yaşamımızı derinden etkiler. Okulun bu ilk günlerinde geçirilen olumlu yaşantılar, gelecekteki okul yaşantılarını da, muhtemelen olumlu etkiler.
Okulun ilk günlerinde geçirilen olumlu ya da olumsuz yaşantılar; çoğunluklu pek üzerinde durulmayan bir takım faktörlere dayanır. Bu faktörleri, bu çalışmada hazırbulunuşluk (Readiness) kavramı altında irdeleyerek, okul yaşantılarına yansımaları üzerinde durmak istiyorum.
Thorndike, hazırbulunuşluk kavramını ilk defa “insanın orijinal doğası” (The Original Nature of Men-1913) adlı kitabında şu şekilde açıklamıştır (Aktaranlar; Senemoğlu, 1998:139-140; Arık, 1995: 256-257);
· Bir kişi etkinlik yapmaya hazır ise, etkinliği yapması da mutluluk verir.
· Bir kişi, etkinliği yapmaya hazır; fakat etkinliği yapmasına izin verilmezse, bu durum bireyde kızgınlık yaratır.
· Bir kişi, etkinliği yapmaya hazır değil ve etkinliği yapmaya zorlanırsa, kızgınlık duyar.
Thorndike, hazırbulunuşluğu, sinir sisteminin öğrenmeye hazır hale gelmesi olarak betimlemiştir. Ancak günümüzde, hazırbulunuşluk daha geniş anlamda kullanılmaktadır (Binbaşıoğlu, 1995:239). 6-7 yaşında bir çocuk sinir sistemi açısından bakıldığında, okula gitmeye ve başarılı olmaya hazırdır. Ancak, ne yazık ki bir çok çocuk, okul kurumunda başarısız ve mutsuz olmaktadır. Bunun nedeni, sinir sistemi olarak hazır olmanın dışında da; bir takım ön şart öğrenme ve gelişmişliklerin, gereğince yerine gelmemiş olmasıdır.
Hazırbulunuşluk, belli bir öğrenme faaliyetini gerçekleştirmek için, gerekli olan ön koşul davranışların kazanılması anlamına gelir (Ülgen, 1997:23; Yılmaz Ve Sünbül, 2003:28). İnsanın belli bir gelişim görevini olgunlaşma ve öğrenme yoluyla yapabilecek düzeye gelmesidir (Başaran, 1998:24). Hazırbulunuşluk; en basit ve yalın şekli ile söylemek gerekirse; herhangi bir etkinliği yapmaya; bilişsel, duyuşsal, sosyal ve psikomotor hazır olma olarak tanımlanabilir.
Eğitim bir davranış değiştirme süreci olduğu için, bu sürecin başı ile sonu arasındaki farkın niceliksel ve niteliksel olarak ölçülebilmesi gerekir. Bu gereklilik de öğretme işine nereden başlanacağının bilinmesi zorunluluğunu doğurur (Fidan, 1986:195-197).
Hazırbulunuşluk düzeyinin tespiti; çocuğun ilk günden başlayarak, okul yaşamına yönelik bireysel ve karakteristik özelliklerine uygun olarak rehberlik yapılmasını sağlar. Bireyi doğru yolda yönlendiren bir rehberlik sistemiyle, birey; geleceğini planlamada, etkinlik göstermede, bilgi ve beceri ile donanık hale gelir.
BEKLENTİLER VE HAZIRBULUNUŞLUK
Okul kurumuna başlayan her çocuk; ortalama olarak; çevresinden okula ilişkin olarak, genel olarak şunları duyar: Okulda mutlu olacaksın,Okulda oyun oynayacaksın,Okulda bir çok sevdiğin arkadaşın olacak,Okulda çok şey öğreneceksin,Okulda öğretmenlerin ve arkadaşlarınla iyi anlaşacaksınOkulda seni rahatsız hiçbir şey olmayacak.
Okula başlamadan önce bu önyargılarla biçimlenmiş olan çocuk; ortalama olarak, okula başladığı ilk gün kandırıldığını algılayacak ve okula mutsuzluk ve hayal kırıklığı ile başlayacaktır. Çocuğun okula başlarken, yaşadığı çatışmayı çözmesi ve onu olumlu yönde güdülemesi gereken okul ise, çocuklardan şunu bekler: Okul kurallarını hızla öğrenip uyum sağlamasını,Öğretmeni ve sınıf üyelerine yönelik olarak hızla iyi ilişkiler kurmasını,Derslerine düzenli bir şekilde çalışmaya başlamasını,Verilen görev ve sorumlulukları sorgulamadan yerine getirmesini.
Görüldüğü gibi okulun çocuktan, çocuğun çevresinin yönlendirmesi ile okuldan beklentileri birbirinden çok farklıdır. Bu farklılığın ortadan kaldırılması; hem çocuğu okula hazırlayan aile hem de okul açısından ortak çerçeveye indirgenmesi ile mümkün olabilir. Bu ortak çerçeve ise; çocuğu merkeze alan; çocuğun bağımsız ve değerli bir varlık oluşunu a priori olarak kabullenerek, ortak bir hazırbulunuşluk düzeyinde uzlaşmaktır. Aşağıda, çocuğun hem aile açısından hem de okul kurumu açısından ortak bir değer olarak kabullenmesi gereken, hazırbulunuşluk düzeyleri betimlenmektedir.
BİLİŞSEL HAZIRBULUNUŞLUK DÜZEYİ

Son çocukluk döneminin başlarında dengesiz ve olumsuz bir gelişim dikkatimizi çeker. Özellikle 6 yaşına rastlayan bu gelişim özellikleri, 7 yaşından itibaren yerini giderek düzenli ve dengeli bir döneme bırakır. Bu döneme, Piaget “Somut işlemler dönemi” (concrete operational stage) adını vermektedir.
Somut işlemler döneminde, çocuklarda mantıksal düşünme ve sayı, zaman, mekan, boyut, hacim, uzaklık kavramları yerleşmeye başlar .
Çocuklar, somut işlemler döneminin başında (6-7 yaş); Korunum ilkesini kavrarlar. Korunum, herhangi bir nesne ya da nesne grubunun fiziksel biçimi ya da mekandaki konumu değiştiğinde, nesnenin miktar, sayı, alan, hacim vb. özelliklerinin değişmeyeceği ilkesidir (Şahin, 2000: 98). Korunum yasasını kazanmış bir çocuğun ilköğretime başlaması ile kazanmamış bir çocuğun başlaması arasında, akademik başarı açısından derin bir farklılık olduğu söylenebilir. Bu nedenle, korunumu kazanmış olmak, ilköğretime başlarken çocuğun kazanması gereken en önemli hazırbulunuşluk düzeylerinden biridir. Öğretmenlerin, ilköğretime başlayan öğrencilerinin korunum ilkesini kazanıp kazanamadıklarını ölçmesi, bu açıdan çok önemli gözükmektedir.
Tüm dünyada çocukların somut işlemler döneminde okula başlamaları bir tesadüf değildir. Bu dönemde, çocuk 5 duyu organı ile algılayabildiği olgu ve olaylar konusunda mantıksal olarak düşünebilir ve yargıya varabilir. Ancak, 5 duyu organı ile algılayamadığı olgu ve olaylar konusunda mantıklı düşünmekte güçlük çeker. Bu nedenle, ilköğretime başlayan öğrencilerin bu özelliklerinin öğretmenler tarafından dikkate alınması, çocuğun okul yaşantılarının olumlu geçmesinde çok önemlidir.
Bu dönemde, sınıflama ve sıralama işlemlerinin rahatlıkla yapılması ve mantıksal düşünmenin başarılması beklenir. Çocuklar gerçek şeyler üzerinde odaklaşırlar; hayalle gerçeği birbirinden ayırt edebilirler (Fidan Ve Erden, 1987:165). Öğretmenlerin, ilköğretime başlayan öğrencilerinin ne tür sınıflamaları yapabildiklerini öğrenerek, eğitim-öğretim ortamını düzenlemeleri gerekir.
Somut işlemler dönemindeki çocuklar, ben merkezcilikten uzaklaşmışlardır. Olayları ve dünyayı, başkaları açısından da görebilirler. Ancak, bu dönemde, düşünme süreçleri çocuk tarafından gözlenebilen gerçek olaylara yöneliktir. Çocuklar, somut olduğu sürece karmaşık problemleri çözebilirler. Soyut problemleri ise çözemezler. Soyut kavramları, çevresindekileri model alma yoluyla, yerinde kullanmalarına rağmen, anlamlarını açıklamada güçlük çekerler.
Okulun ilk zamanlarında, düzeyine uygun olmayan soyutlamalarla karşılaşan çocuk, sadece bilişsel açıdan başarısız olmayacak, aynı zamanda sosyal ve duygusal açıdan da içe kıvrılacak, okuldan uzaklaşmaya başlayacaktır. Bu ise, ancak uzun yıllar sonra anlaşılabilecektir. Çünkü; çocuk, neden-sonuç ilişkisi içinde düşünemediği için, kendini ifade etmede ve betimlemekte de güçlük çekecektir.
DUYUŞSAL VE SOSYAL HAZIRBULUNUŞLUK DÜZEYİ
Çocuğun doğduğu andan itibaren aile çevresinde geçirmiş olduğu yaşantıların istikrarlı bir sevgi ve şefkate dayalı olması, çocuğun büyüdükçe sosyal yaşama katılmasını kolaylaştıran önemli bir süreçtir. Bu sürecin sağlıklı geçirilmesi duyuşsal açıdan da çocuğun özgüven ve özsaygı yeterliliklerini kazanmasını sağlayacaktır. Bu süreç, okula duyuşsal ve sosyal hazırbulunuşluk açısından çok önemlidir.
Çocuk, ilköğretim çağına gelinceye kadar, geçirdiği gizil dönemlerde; E. Erikson’un Psikososyal kişilik gelişim kuramına göre, şu basamaklardan geçmektedir: Güven-güvensizlik, bağımsızlık-utanç/şüphe, girişimcilik-suçluluk duygusu (Kılıçcı, 1989:51). Bu basamakları geçerken geçirilen olumlu ya da olumsuz yaşantılar, çocuğun okula geldiğinde, okula duygusal olarak hazır olup olmamasını da belirlemektedir.
Çocuğun bu açıdan, güven-güvensizlik basamağında olumlu yaşantılar kazanabilmesi için, tutarlı bir sevgi ve şefkat süreci içinde bakılması; bağımsızlık-utanma/şüphe basamağında, yürüme ve konuşma davranışları ile birlikte tek başına harekete geçme (bir tür bağımsızlık ilanı) davranışları; yapma!, gitme!, gelme!, dokunma!, yeme!...vb. olumsuz komutlarla engellenmemelidir. Girişimcilik-suçluluk basamağında ise; çocuğun düzeyine uygun aktiviteleri sergilemesine izin verilmelidir. Oyuncağı ile nasıl oynayacağı ona betimlenmemeli, sadece düzeyine uygun oyuncak seçimi yapılmalı, gerisi çocuğa bırakılmalıdır. Cinsiyet açısından temel özelliklerin kazanıldığı bu dönemde, model aldığı yetişkini (anne-baba) taklit etmesi doğal olduğu için; çocuğun modelde gördüklerini tekrarlamasına denetimli olarak izin verilmelidir. Erkek çocuğun traş olmak istemesi, kız çocuğunun makyaj yapmak istemesi gibi... Bu etkinlikler oyunlaştırılarak çocuğun merakı giderilmelidir. Sorularına cevap verilmelidir. Çoğunlukla, çocuklar sordukları soruların cevaplarını dinlemeden bir başka soruya geçerler. Çünkü, çocuk için önemli olan, soru yoluyla yaşadığı merakı gidermektir. Çocuk, merak duygusunu içgüdüsel olarak yaşar, amacı planlanmış sorularla, kurgusal cevaplar bulmak değildir. Bu nedenle de, çocuğun sorusu, her ne olursa olsun öncelikle cevap verilmelidir. Cevabın niteliği, bilimselliği ön planda düşünülmemelidir. Verilecek cevabın ne olacağı ikinci planda düşünülmelidir. Çocuk, yetişkinlerin ilgisi karşısında; merakını giderir, merak etme güdüsünü güçlü tutar, cevap aldığı için kendini değerli hisseder, cevaplar düzeyine uygunsa öğrenme zevkini tadar, cevap düzeyine uygun değilse, bazı şeyleri “şu anda” anlayamayacağını da (bilinçaltı süreçlerle) öğrenmiş olur.
Çocuğun ailede kazanacağı bu olumlu özellikler, okula başlamadaki duygusal hazırbulunuşluğu olumlu yönde etkileyecektir.
Çocuğun ilköğretime başladığı ilk gün; okula anne ve babası ile birlikte gitmek istemesi son derece normaldir. Ancak, çocuğun, okulun ilk gününden sonrada aynı tepkileri sürdürmesi normal karşılanacak bir durum değildir. Muhtemelen, çocuk duyuşsal ve sosyal açıdan okula hazır olduğu halde, sürdürülebilir bir hazırbulunuşluk düzeyi henüz oluşmamıştır. Bu tür durumlarda, bu gerçeği bilmek sorunun üstesinden gelmeyi kolaylaştıracaktır. Bir bilinmeyen karşısında duyulan tedirginlik, ancak bilinmeyeni bilinir hale getirerek ortadan kaldırılabilir. Bunun için de, ilk günlerdeki sosyallik ve iletişim, okul kurumunun sağlamakla görevli olduğu birinci özellik olarak düşünülmelidir. Çocukların sosyalleşmesindeki en önemli faktör ise, oyundur. Okulun ilk günlerinde, oyun türü aktivitelere başvurmak uyumlaştırma sürecini kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. Okulun ilk günü düzenlenecek müzikli bir partinin kime ne zararı olabilir ki!...
Sosyal gelişim açısından akran grubunda bulunmaktan haz alan çocuk için, sınıfında işletişim kuracağı hemcinsi bir arkadaş bulmak, başlangıçta, sorunun çözümünde önemli bir adımdır. Öğretmenin bu ilk günlerdeki tutum ve davranışları çok önemlidir. Özellikle, duyuşsal ve sosyal açıdan hazır olmayan çocuklara karşı, öğretmen tutum ve davranışı; çocuğun bütün okul yaşamını olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecek kadar hayati bir durumdur. Bu nedenle, öğretmenler, okulun ilk günlerinde bu tür çocuklara karşı sevgiyle davranmalı, sabırlı olmalı ama anne-baba rolü üstlenmemelidir.
DİL GELİŞİMİ AÇISINDAN HAZIRBULUNUŞLUK DÜZEYİ
Beş yaşından itibaren çocuk dilbilgisi kurallarına uygun olarak konuşmaya başlar. Düzeyine uygun deyim, deyimsel ifade ve mecazları anlamaya ve konuşmaya başlar: “başım ağrıyor”, “oldu mu şimdi”, “ben yapmadım, çünkü;....”, “çok güzel olmuş, değil mi?”, “karar verebilmem için, annemin gelmesi lazım”, “sen neden sürekli benimle uğraşıyorsun”, “balon gibisin”, “tamam ikna oldum”, “o kadar yemek yedim ki karnım davul gibi oldu”, “söylerim ama karşılığında çok güzel bir oyuncak isterim” ....gibi.
Görüldüğü gibi; hiçbir anne ya da baba çocuğuna dilbilgisi kurallarını öğretmediği halde; bütün çocuklar anadilini okul öncesi dönemde konuşmaya başlamaktadır. Dil becerilerinin genel olarak kazanıldığı bu dönem, zengin uyarıcı çevre ile donanık olduğunda, çocuğun dil becerilerinin çok daha üst düzeylere çıktığı ve günlük konuşmalarında bazen atasözlerinden bile yararlanabildikleri görülebilmektedir.
Yeni doğan her insan; genetik bir sorun olmadığı sürece ve toplumsal yaşam içinde yer aldığı müddetçe dili öğrenir. Ama bunu sadece biz yetişkinler bilmekteyiz, yeni doğan bilmemektedir. Okul çağına gelmeden, her çocuk anadilini genel hatlarıyla konuşmaya başlamaktadır. Ama bunu, konuşmasında sıfat, zarf, fiil, nesne...vb. kullandığını bilmeden yapmaktadır.
İlköğretime başlayan her çocuk, ortalama bir zeka seviyesine sahip olduğu takdirde, okuma-yazmaya ilişkin ön öğrenmeleri ne kadar az olursa olsun, okula ve öğretmene karşı olumsuz bir tutuma sahip değilse, çok kısa bir sürede okuma yazmayı öğrenebilir. Bu dönemde, çocuğun bilişsel, duyuşsal ve fiziksel özelliklerine uygun olarak tasarlanan okuma-yazma etkinlikleri, hem akademik başarıyı yükseltecek hem de dil aracılığıyla düşünme becerilerinin geliştirilmesini sağlayacaktır.
FİZİKSEL BULUNUŞLUK DÜZEYİ
İlköğretim 1. sınıfa başlayan bir öğrencinin fiziksel açıdan, herhangi bir rahatsızlığının bulunmaması her ne kadar çok önemli olsa da; burada ele alınacak fiziksel özellikler salt okuma-yazma etkinlikleri açısından düşünülmelidir. Temelde, beş duyu organının sağlıklı olarak bir arada bulunması, en temel fiziksel donanım olarak görülmelidir.
Yazma etkinliklerinin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesinin için; çocuğun fiziksel açıdan küçük ve büyük kas gelişiminin sağlıklı olması gerekir. Kalem tutarken acı çeken ya da çok çabuk yorulan bir çocuğun, yazma etkinliklerini sağlıklı bir şekilde yerine getirmesi çok zordur. Bu durum, diğer eğitim-öğretim etkinliklerini de olumsuz etkileyecektir.
İlk okuma yazmaya hazırbulunuşlukta aktif ve pasif kelime hazinesinin, gözün küçük objeler üzerinde odaklaşabilmesinin ve yavaşça sağa kayıp tekrar tekrar başladığı yere dönebilmesinin, küçük kas ve göz-el koordinasyonunun önemi büyüktür. Ancak, sosyo-ekonomik açıdan yoksul çevrelerden gelen çocuklarda, bu gelişim eksik kalmaktadır. Bu tür durumlarda, okulun içinde bulunduğu çevreye göre okuma yazma etkinliklerine başlamadan önce, göz-el ve büyük kas-küçük kas koordinasyonunu geliştirecek alıştırmalara, daha uzun süre ayrılması yararlı olacaktır (Kılıçcı, 1989:47).
Öğretmenlerin, çocuğun kalem tutma biçimi üzerinde zaman zaman zorlamalara kalkışmaları, çocuğun kalem tutmada zorlanmasına ve yazma etkinliklerinde geri kalmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, öğretmenler; öncelikle çocuğun kalemi nasıl istiyorlarsa öyle tutmalarına izin vermelidir. Fiziksel donanımız bizim için en uygun tutuşu spontane olarak belirleyecektir. Bu çocuk için en uygun kalem tutuş vaziyeti olacaktır. Kalem tutmada güçlük çeken ya da uygun tutuş becerisi bulunmadığı için çok çabuk yorulan bir çocuğa; yazma etkinliklerine başlamadan önce (okulun ilk birkaç haftasında ve sonrasında aralıklarla ama düzenli olarak) parmak kaslarını geliştirme egzersizleri yaptırılmalıdır. Bunun için avuç içine alınacak bir parça oyun hamurundan ya da yumuşak bir plastik toptan yararlanılabilir. Bu çocuğun fiziksel açıdan eksik olan hazırbulunuşluğunun hızla tamamlanmasını sağlayacaktır.
Okulun ilk yılının birinci döneminde, çocukta fiziksel açıdan meydana gelebilecek bir yorgunluğun, okula karşı olumsuz tutma dönüşmemesi için, yazma ödevleri mümkünse ya hiç verilmemeli ya da çok az verilmelidir. Öğretmenlerin yaşadığı en büyük güçlüklerden birisi olan ev ödevi konusu, ne yazık ki eğitimimizde ciddi bir sorun olmaya devam etmemektedir. Bu sorunun çözümü; tamamen öğretmen ve öğrenci ikilisine bırakılırsa, meydana gelebilecek sorunların yaratacağı olumsuzluklar da, çocuğun akademik yaşamını daha az etkileyecektir.
Bir diğer nokta; okuma açıdan, düzgün konuşabilme becerisidir. Herhangi bir şekilde (psikolojik ya da biyolojik); bir konuşma bozukluğu olmamalıdır. Bu tür rahatsızlığı olan çocuklar, hemen aile ve okul rehberlik sistemi ile bağlantıya geçilerek, hal çareleri aranmalıdır.
Görme ve işitme bozuklukları olan öğrencilerin sınıf içinde uygun konumlarda oturtulması bundan kaynaklanacak başarısızlıkları ortadan kaldıracaktır. İleri derecede rahatsızlıklar varsa ve o güne kadar tespit edilememişse, kaynağı belli ama keşfedilmemiş başarısızlık kaynağı olacağı unutulmamalıdır.
SONUÇ
Hiçbir şey nedensiz değildir. Eğer bir çocuk öğrenemiyorsa; bunun bir nedeni vardır. Öğretmenler, çoğunlukla; karşısına her zaman öğrenmeye hazır bireyler geldiğini varsayarak öğretmenliklerini icra etmektedirler. Oysa bu gerçekçi bir neden değildir. Bir çocuğun, okula gelerek, öğrenmeye hazır olması; öncelikle bilişsel, duyuşsal, sosyal ve fiziksel bir hazırbulunuşluğu gerektirir. Bütün bu unsurların bir bütün olarak gerçekleştiği bir öğrenci bulmak ise olanaksızdır. Çoğunlukla, bilişsel olarak şu veya bu şekilde, her öğrenci öğrenebilir. Sınavdan şu veya bu şekilde, geçer not alabilir. Eğer bu eğitim-öğretim ise, şikayet edecek bir şey yok demektir. Ama sosyal ve duygusal yaşamda da bir takım beklentilerin karşılanması bekleniyor, davranıştan çok tutum öğrenmeleri öne çıkarılıyorsa; eğitim öğretimde sorun var demektir. Bu sorunların temelinde de, okula başlama hazırbulunuşluk düzeylerinin yetersizliği yer alır. Öyle ise öğretmenin yapması gereken; çocuğun hazır bulunuş düzeylerini ayrıntılı olarak betimlemek; eksikliği belirlenen noktalarda; aileden, okul yönetiminden, rehberlik sisteminden ve çocuğun kendisinden yardım alarak, hazırbulunuşluk düzeylerini istenen düzeye getirmeye çalışmak olmalıdır.
Her çocuk öğrenebilir. Eğer öğrenemiyorsa; okula başlama hazırbulunuşluklarından birinde bir sorun var demektir.
Öğretmenin, ilköğretimin ilk günlerinde yaşanan sorunlarla baş edebilmesi için; çocuğun okul kaydı yapılırken, her çocuk için öğretmene kılavuzluk edecek bir dosya hazırlanması yararlı olacaktır. Bu dosyada, çocuğun kimlik bilgilerinden, geçirdiği hastalıklara, anne-babanın sosyo-ekonomik ve kültürel seviyesinden çocuğun zihinsel ve duyuşsal yeteneklerine kadar ayrıntılı bilgiler bulunmalıdır. Elinde böyle bir dosya ile işe başlayan öğretmen, eğitim-öğretim sürecinde ortaya çıkabilecek olası sorunları da şimdiden engellemiş olacaktır. Örneğin bilişsel olarak ortalama bir öğrenciden, ortalamanın üstünde bir performans beklemek yanılgısına düşülmeyecektir. Sosyal paylaşımı düşük bir çocuktan, sosyal olarak beklenenler, çocuğun sınırları dahilinde olacaktır. Böylece çocuk, kendini tanımada ve geleceğini planlamada daha az hataya düşecektir.
Mehmet Yapıcı

2 Aralık 2005 Cuma

Burnout Sendrom

Belliydi bunun da başıma geleceği. Belliydi iyi bir şeyler lmayacağı. Kimisi havalardandır diyor malum bir aydır bir yağmur bir karanlık. Yüzüm kireç gibi. Talebe kısmı hemen anlar. Anlar ve saldırır. Zıvanadan çıkarmak için son hamle onlardan gelir. Aynada gördüm gözaltlarım kararmış. Durum vahim. Son bir aydır uyumakta, uyanmakta zorluk çekiyorum.
Öğretmen odasına girdiğimde Burnout oldum diye bağırdım. Şaşkın yüzüme bakakaldılar. Yahu anlayın işte MTS. Bakışların şiddeti, konumu, anlamsızlığı değişmeyince Büyük ayıbı açıklamak zorunda kaldım.
Mesleki Tükenmişlik Sendromu.
Vah vah dediler. Yazık oldu hocaya. Kimisi çay söyledi. Kimisi taziyelerde bulundu. Kimisi hafta sonu bir yerlere gitmemi önerdi.
MTS: Gelin size bir tanımını yapayım.
Kişinin kendisine büyük hedefler koyup daha sonra istediklerini elde edemeyip hayal kırıklığına uğrayarak, yorulduğunu ve enerjisinin tükendiğini hissetmesi.
Araştırdım argo deyimiyle patinaj çekiyormuşum.
Her haltı musibetle öğrenen ben, bunu kitaplara havale edecek değildim ya.
Onca yılın sonunda zayıf düştüm sanırım.
Bulaşıcı olduğuna inanıyorum. Burnout Syndromun.
Hemen bir yerlerden ilaç falan bulun. Destekleyici önlemler alın. Sendromla ilgili bir konferansa katılın (Yılda bir yaparlar). Okul değiştirin. Kent değiştirin. Okula gittiğiniz yolu değiştirin. Birkaç hafta mesleğe yeni başlamış öğretmenlerle dolaşın. Onlar ne yapıyorsa zorlayın kendinizi, sizde yapın. Dersten kaçın. Okul zilinin sesini değiştirmelerini isteyin. Öğrencilerin saçlarını okşayın. Başka bir branşın dersine girin. Okula sabah erken gidin. Güzel bir kahvaltı yapın. Ve elbette bir süre benden uzak durun. Yoksa size Mesleğin bütün kötü taraflarını anlatırım. Daha doğru bir söyleyişle hatırlatırım.
Bir de, ne olur şu Maslach Tükenmişlik Ölçeğine meze olmayın. İstatistik adamı öldürür. Benden söylemesi.