inkılap tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inkılap tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2010 Pazartesi

ATATÜRK İLKELERİ

ATATÜRK İLKELERİ

CUMHURİYETÇİLİK;

Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.

Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.

Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır. Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak, seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü, işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.

Osmanlı Devleti, bir cumhuriyet değildi. Padişahlar Osmanlı Ailesi içinden çıkarlardı. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. Gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı. Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi, tersine, padişah bunların, yani millet isteğinin üzerinde idi. Son karar, son söz kesinlikle padişahındı.
Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. Atatürk, cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir.

Atatürk, bir cumhuriyet âşığı idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken, genç Mustafa Kemal, padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. Hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. Erzurum Kongresi'nin açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. Kişisel saltanata son verildi.

Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren, irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun değildir".

Pek iyi anlaşılıyor ki, Atatürk, halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince, hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır, işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.

Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip, bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile, milletin tümüne değil de, sadece birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden Bolşevizm'e karşı çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması, yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır.

Atatürk'e göre, "Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir". Atatürk, demokrasinin Osmanlı Saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki, Türk inkılâbının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık, yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.

Atatürk'ün Cumhuriyetçilik ile İlgili Bazı Sözleri
<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1025">Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)
<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1026">Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1027">Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1028">Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

MİLLİYETÇİLİK;

Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir?

Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi, bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.

Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da, Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.

Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.

Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.

Atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.

Atatürk'e göre, "asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir", öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır".

Atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir". Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; "Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür".

Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise "memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz kutsaldır. "Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".

Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.

Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki, Türklerin kurduğu en büyük, en görkemli devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı, tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor, dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.

XVII. yüzyıldan itibaren Batı'da iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı'da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla, milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.

Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "Osmanlı" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.

Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk, vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.

Türk milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşında, Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.

Atatürk, yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk, Lozan Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.

Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.

Atatürk'ün Milliyetçilik ile İlgili Bazı Sözleri

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. (1923)

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur. (1923)

Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir. (1920)

HALKÇILIK
Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.

Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.

Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır.
Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.

Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.

Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.

Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.

Atatürk'ün Halkçılıkla İlgili Bazı Sözleri

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1029">İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1030">Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir. (1921)

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1031">Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir. (1923)

LAİKLİK
Türk ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılâbı, içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.

Laikliğin kısa tanımı, daha önce belirlenmişti. Yeniden özetleyecek olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır.

Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık, kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri, ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme durdu, İslâm dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları geliştirmekteydiler.

İşte Türkler Müslüman oldukları vakit, İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular, İslâmlığı Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

Osmanlı Devleti'nin bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.

Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :"Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır... Dinime, gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.

Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: "Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı".

Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?" Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.

Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.

Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.

Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.

Türk milleti ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.

Atatürk'ün Laiklik ile İlgili Bazı Sözleri
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

DEVLETÇİLİK;

XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:

Liberal Ekonomi:Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak, eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli, bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar gelmişlerdir.

Sosyalist Ekonomi:Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat, devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.

Ilımlı Ekonomik Sistemler:Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.

Devletçilik:Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan, gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca değerlendireceğiz.

Devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.

Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. Son araştırmalar, Türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1029 yılında, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da Türkiye'de 196'ya erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119'dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye'nin yeri, Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939'da 1625'e yükselmiştir.

Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.

İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir kargaşa geldi.

Atatürk'ün baş ilkelerinden devletçilik, Türkiye'yi ekonomik bakımdan kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.

Atatürk'ün Devletçilik ile İlgili Bazı Sözleri;

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir. (1937)

İNKILÂPÇILIK;
İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir.

Bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.

Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk'e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar yapılmıştır.

Atatürk'e göre "inkılâp milletin esenliği için halk adına yapıldı". "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkılâp, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. Gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.

Türk Milleti iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. Öyleyse inkılâpçılık nedir? Atatürk'e göre, "gerçek inkılâpçılık onlardır ki, ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların, ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".

Demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek, inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.

Türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir, işte Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkılâbının korunması, geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: "İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır".

Evet, bu özlü sözlerin ışığında, bilinçli inkılâpçılık Türk Milletinin geleceği olmalıdır.

Atatürk'ün İnkılâpçılık ile İlgili Bazı Sözleri

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)
Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

29 Aralık 2009 Salı

KURTULUŞ SAVAŞI HAZIRLIK DÖNEMİ

KURTULUŞ SAVAŞI HAZIRLIK DÖNEMİ

Balıkesir Kongresi ( 26 – 30 Temmuz 1919 )

    Yunan saldırılarına karşı savunma ve direniş güçlerini birleştirmek amacı ile toplanmıştır. Padişaha bağlılık bildirilmiştir. Bölgesel kurtuluş amaçlanmıştır.

Alaşehir Kongresi ( 16 – 25 Ağustos 1919 )

    Erzurum ve Balıkesir kongrelerinin aldığı kararların değerlendirilmesi amacı ile toplanmıştır. Yunanlılara karşı ölünceye kadar diren ileceği belirtilmiştir. İtilaf devletlerinden yardım alınabileceği belirtilmiştir.

! Balıkesir ve Alaşehir kongreleri sonucunda Batı Cephesi açılmıştır.

Sivas Kongresi ( 4 – 11 Eylül 1919 )

Kongre başlangıcında iki sorun ortaya çıkmıştır.

1. Başbakanlık Sorunu: Mustafa Kemal’in kongre başkanı seçilmesiyle çözümlenmiştir.

2. Manda Sorunu: Amerikan mandacılığı uzun tartışmalardan sonra reddedilmiştir.

    Milli cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir. Böylece Kurtuluş savaşının tek elden yönetilmesi kararlaştırılmıştır. Erzurum kongresinde doğu illeri temsil en seçilen Heyet-i Temsiliye yurdun tamamını temsil edecek şekilde genişletildi ve üye sayısı 15’e çıkarıldı. Mustafa Kemal bu heyetin başkanlığına seçildi Sivas kongresi milli nitelikli bir kongre olmasına rağmen, katılan üye sayısı Erzurum kongresi üye sayısından azdır. Bunun temel nedeni İstanbul Hükümetinin engellemesindendir. Erzurum kongresi kararlarının aynen kabul edilmiş olmasından dolayı kısa sürmüştür. Sivas kongresi ali Fuat paşayı batı cephesi komutanlığına atamıştır.

! Mustafa Kemal bütün vatanın tamamına emir verecek bir konuma gelmiştir.

! Temsil heyetinin hükümet gibi çalıştığının yani yürütme gücünü kullandığının kanıtıdır.

!İstanbul Hükümetinin karşı çıkmasına rağmen, Sivas kongresi başarıyla tamamlandı. Padişahın Anadolu hareketi ile iyi ilişkiler kurmak durumunda kalması sonucu Damat Ferit istifa etti. Yerine Kuva yi Milliye yanlısı Ali Rıza paşa hükümeti kuruldu.

!itilaf devletlerinin Erzurum ve Sivas kongrelerine karşı ciddi önlemler almaması, Anadolu hareketinin önemini anlamadıklarını gösterir.

Amasya Mülakatı (görüşmesi=protokolü) ( 20 – 22 Ekim 1919 )

    Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal ile İstanbul hükümeti adına Salih paşa arasında yapılan bu görüşmelerde aşağıdaki kararlar alınmıştır. </LI>
    İstanbul Hükümeti Sivas kongresi kararlarını kabul edecek. Seçimler yapılıp meclisi mebusan kurulacak mebusan meclisinin İstanbul da toplanması uygun değildir. İstanbul Hükümeti itilaf devletleri ile yapacağı barış görüşmelerinde temsil heyetinin de görüşünü soracaktır. </LI>

! Görüşmeden sonra İstanbul hükümeti sadece bu karar uymuş ve mebusan meclisinin İstanbul’da toplanmasını kabul etmiştir.

! İstanbul Hükümeti bu görüşmeler ile temsil heyetini resmen tanımış oldu. Böylece Anadolu İstanbul bağlı olmaktan çıkıp İstanbul Anadolu’ya bağlı hale geldi. Böylece Anadolu ihtilali hukuki bir zemine kavuştu.

Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya Gelmesi ( 27 Aralık 1919 )

Meclisi mebus anın toplanması için yapılan seçimleri büyük bir çoğunlukla müdafaa-i hukukular kazandı. Meclisin İstanbul’da toplanması kesinleşince heyeti temsiliye meclis çalışmalarını yakından izleyebilmek için Ankara’yı kendine merkez seçti çünkü Ankara’nın şu avantajları vardı.

1. ulaşım ve haberleşme olanakları elverişlidir.

2. batı Anadolu cephesine yakındır

3. Anadolu’nun ortalarında bir yerdedir.

Anakaraya yerleşen Mustafa Kemal müdafaa-i hukukçu milletvekillerini Ankara’ya çağırarak meclisi mebusan da yapılacak çalışmalar için şu direktifleri verir.

a. kendisinin meclis başkanlığına seçilmesi

b. mecliste bir müdafaa hukuk grubunun oluşturulması ve bu grubun meclisteki tüm çalışmalar ağırlığını koyması

c. tüm kişi ve kurumları bağlayacak kararların alınması

d. Misak-ı milli kararlarının meclise kabul ettirilmesi

Bu arada yapılan seçimlerin galibi müdafaa hukuk Cemiyeti’nin adaylarıydı. Mustafa Kemal de Erzurum’dan milletvekili seçilmiştir.

! Bununla Anadolu’da ki milli hareketin meclisi Mebusan'a egemen olduğu herkese, en çarpıcı biçimde anlatılmış olacaktı.

!Mustafa Kemal Erzurum milletvekilidir. Ancak heyeti Temsiliye’nin aldığı karar gereği İstanbul gitmeyecektir.

Gerçekte İstanbul hükümetinin asıl endişesi mebusan meclisinin tümden heyeti Temsiliye’nin etkisi altına girebileceğiydi.

Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve Misak-ı Milli Kararları

Meclis-i mebusan 12 Ocak 1920 de İstanbul’da toplanır. Ancak Mustafa Kemal başkan seçilmediği gibi müdafaam hukuk grubu da kurulmaz. Bu grubun yerine felah-ı vatan grubu kurulur.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen meclis-i mebusan 28 Ocak 1920 de misak-ı milli kararlarını alır. Bu kararlar:

1. 20 Ekim 1918 günü yani Mondros ateşkesinin imzalandığı gün işgal edilmiş topraklar milli sınırlarımızdır.

2. bir zamanlar Osmanlı egemenliğinde olan ancak şu anda işgal altında bulunan Müslüman Arapların yaşadığı toprakların geleceği, orada yaşanların kararları ile belirlenmelidir.

3. Batı Trakya ile Kars, Ardahan ve batum için gerekirse halk oyuna gidilebilir.

4. Azınlıklara, çevre ülkelerde Müslüman azınlıklara tanınan haklar kadar haklar tanınacaktır.

5. İstanbul’un ve Marmara denizinin güvenliği sağlandığında, boğazlar dünya ticaretine açılacaktır.

6. kapitülasyonlar ve duyun-ı umumiye kaldırılmalıdır.

Misak-ı Milli Kararlarının Önemi

    Milli kurtuluş savaşının hedefleri belirtilmiştir. Milli sınırlara belirginlik getirilmiştir. ( 1. Madde )Batı Trakya ile Kars Ardahan ve batum için halk oylaması önerilmesi sorunlara öncelikle barışçıl çözüm arandığının bir kanıtıdır. Bu bölgelerdeki Türk nüfusunun çokluğu da halk oylaması istenmesinin bir diğer sebebidir. Bu belge kurtuluş savaşının diplomatik dayanağı olmuştur. Misak-ı Milli kararları ile Mustafa Kemal’in bağımsızlıkla ilgili görüşleri Osmanlı parlamentosu tarafından yasallaştırılmıştır.

!Kurtuluş savaşının gerekçesi Amasya genelgesiyle hedefleriyse Misak-ı Milli kararlarıyla belirlenmiştir.

İstanbul’un Resmen İşgali ( 16 Mart 1921 )

Misak-ı Milli kararlarının alınmasından sonra, anlaşma devletlerinin İstanbul hükümeti ve meclisi mebusan üzerindeki baskısı artmıştır. Bu baskı üzerine ali rıza paşa sadrazamlıktan istifa ederek yerine Salih paşa yeni hükümeti kurmuştur. Anlaşma devletleri, misakı milli kararlarını geri aldıramayınca da 16 Mart 1920 de İstanbul’u işgal ettiler. Meclisi mebus anı bastılar. Kendileri için tehlikeli gördükleri önemli şahsiyetleri malta adasına sürgün ettiler. İşgalin ardından Salih paşa istifa ederek sadrazamlığa yeniden Damat Ferit paşa getirildi. Ardından da 11 Nisan 1920 de padişah Osmanlı meclisi mebus anı kapattı.

İşgale Tepkiler

Temsil Heyeti şu kararları aldı.

    İstanbul ile haberleşme yasaklandı. Anadolu’daki bazı İngiliz birliklerinin silahlarının alınması kararlaştırıldı. İstanbul’daki tutuklamalar karşı Anadolu’daki subaylar tutuklanacaktı. vergilere el kondu.

İşgalin Sonuçları

    Mebusan meclisi dağıtıldı. Mebusların bir kısmı malta ya sürüldü. İstanbul’dan kaçan bazı milletvekilleri Ankara’ya gelerek Milli Mücadeleye katıldılar.

! Bu durum Ankara’da TBMM’nin açılmasına ortam hazırlamıştır. İtilaf devletlerinin bu tutumu doğrudan milli iradeyi yok etmeye yöneliktir.

TBMM’nin Açılışı ( 23 Nisan 1920 )

İstanbul’un itilaf devletleri tarafından işgal edilmesi ve meclisi mebus anın kapatılması üzerine Mustafa Kemal heyeti temsiliye adına bir genelge yayımladı. 19 Mart 1920 tarihli bu genelge ile, yeni meclisin Ankara’da toplanacağını her sancaktan 5 kişinin seçilmesini istedi. Ayrıca Osmanlı mebusan meclisi üyelerinden İstanbul’dan kaçıp Ankara’ya gelebilenlerinde TBMM’ye kabul edilecekleri bildirildi. ( bunlar 27 Ekim 1920 tarihine kadar TBMM’ye kabul edilmişlerdir.)

!Böylece milli iradeye saygılı olunduğu, milli birlikten yana olunduğu ve Ankara’nın otoritesinin güçlendirilmek istendiği anlaşılmıştır.

    TBMM 23 Nisan 1921 de Ankara’da, coşkulu bir törenle açıldı.TBMM ilk toplantısında 120 üye bulunuyordu. ( sonradan 380’e çıktı. ) TBMM açıldığı gün Mustafa Kemal’i meclis başkanlığına seçti.

Kuruluş Amacı

    Düzenli bir ordu oluşturmak. Milli iradeyi gerçekleştirmek Vatanı işgallerden kurtarmak Milli birli ve beraberliği gerçekleştirmek İstanbul’un işgali ve meclisi mebus anın dağıtılması Mustafa Kemal’e yeni bir devletin kurulması için gereken imkanı vermiştir. TBMM’nin başkanlığına seçilen Mustafa Kemal vatanı işgallerden kurtarmak için, gereken önlemlerin artık meclis tarafından alınacağını bildirmiş ve vakit geçirmeden bir hükümetin meclis tarafından oluşturulmasını meclise önermiştir. Mustafa Kemal’in meclise verdiği önergede şu hususlar yer alıyordu.

- Bir hükümet kurulmalıdır.

- Geçici olarak bir hükümet başkanı ya da padişah vekili ortaya çıkarmak uygun değildir.

- TBMM yasama ve yürütme yetkilerine sahiptir.

- Mecliste seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul, hükümet işlerine bakacaktır. Meclis başkanı bu kurulunda başkanı olacaktır.

- Padişah ve halifenin bulunduğu baskıdan kurtulduğu zaman, meclisin belirleyeceği esaslar içinde durumu belli olacaktır.

Meclis Hükümet Sisteminin Özellikleri

    Hükümet üyeleri meclis içinde ayrı ayrı oylanarak seçilir. Meclis istemediği üyeleri düşürebilir. Bir başbakan yoktur. Meclis başkanı hükümetinde başkanıdır. Bir devlet başkanı da yoktur.

I.TBMM’nin Özellikleri

· TBMM yeni seçilen üyeler ve Osmanlı meclisi mebus anından gelen üyelerden oluşmuştur.

    Tek meclisli parlamento sistemi benimsenmiştir. ( Üyeleri padişah tarafından seçilen ayan meclisi kaldırılmıştır. ) Kamuoyunun tepkisine yol açamamak için yeni meclis olağanüstü yetkilerle donatılmış meclis adıyla açılmıştır. TBMM’de mebuslar meclisinde olduğu gibi dini tartışmalar gözükmez. Savaşı sevk ve idare eden bir yapıya sahip olduğu için ihtilalci bir meclistir. Mebusan meclisinin devamı değildir. Milli iradeye dayanan bir meclistir. TBMM iç politikada halkçılık dış politikada bağımsızlığa saygı ilkesini temel etmiştir. TBMM nin açılmasıyla temsil heyetinin görevi sona ermiştir. Savaş koşullarında çabuk karar alıp, kısa sürede uygulamak için güçler birliği ilkesini benimsemiştir. Öncelikle vatanın kurtuluşunu esas aldığı için, yeni bir devlet düzenine geçilmesini sağlayıcı yönleri ön plana çıkarılmamıştır. TBMM ni ilk çıkardığı kanun ağnam vergisinin artırılması ile ilgilidir.

İstiklal Mahkemeleri

· TBMM’nin otoritesini sağlamak amacıyla kuruldu.

    İstiklal mahkemeleri üyeleri TBMM içinden seçilmiştir. Bu güçler birliği ilkesinin bir gereğidir. İstiklal mahkemelerinin kararları kesin olum temyiz hakkı yoktur.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun Çıkarılmasındaki Amaçlar

    Meclis iradesi karşı gelenleri ve ayaklanmaları önlemek Kuva-yi milliye amaçları dışında iş yapmasını önlemek Cezaların geciktirilmeden uygulanmasını sağlamak Meclise olan güveni artırmak Askere alma işini hızlandırmak ve orduyu güçlendirmek Osmanlı hükümetiyle işbirliği yapanları cezalandırmak

TBMM ilk hükümeti 2 Mayıs 1920’de kurdu.

İstanbul Hükümetinin TBMM Hükümetine Karşı Tutumu

    İstanbul’un işgalinden sonra Salih paşa, itilaf devletlerinin baskılarına boyun eğerek istifa etti. Yeni hükümeti Damat Ferit Paşa kurdu. Damat Ferit Paşa milli mücadelenin karşısında idi. Mustafa Kemal ve yanındakiler, İstanbul sıkı yönetim mahkemesince idama mahkum edildiler. Şeyhülislam tarafından bir fetva çıkarttırılarak, milli mücadeleciler dine karşı ihanetle suçlandılar. Kuva-yi milliye inzibatiye adıyla bir ordu kuruldu. TBMM’ye karşı ayaklanmalar desteklendi. İtilaf devletlerine daha fazla bel bağlandı.

TBMM’nin Aldığı Tedbirler

    İstanbul hükümeti ile her türlü haberleşme ve ilişki kesildi. Şeyhülislamın fetvasına karşılık Ankara müftüsü Rıfat efendi ve Anadolu’daki birçok müftünün imzası ile milli mücadeleyi destekleyen karşı fetva yayımlandı. “Anadolu Ajansı” kurdurularak milli mücadele lehinde propaganda yapıldı. Hıyaneti vataniye kanunu çıkarılarak TBMM’nin otoritesi artırıldı. Damat Ferit Paşa vatan haini sayılarak vatandaşlıktan çıkartıldı.

TBMM’ye Karşı Ayaklanmalar

Sebepleri

    İstanbul hükümetinin kışkırtması İtilaf devletlerinin kışkırtması ve desteklemesi Şeyhülislamın fetvasının rolü Halkın askerlikten ve savaştan bıkması Kuva-yi milliye birliklerinin halka karşı bazı olumsuz davranışlarda bulunması Şahsi menfaat temin etme isteği Azınlıkların çalışmaları ve bağımsızlık istemeleri

Bu nedenle çıkan ayaklanmalar dört grupta toplanır

A) Doğrudan İstanbul Hükümeti Tarafından Çıkartılan Ayaklanmalar

1. Aznavur Ayaklanması İngilizlerin teşviki ile güney Marmara, Manyas, ululat, Balıkesir ve Gönen’de çıkartılmıştır. Ayaklanma Çerkez ethem ve kuvvetleri ile bastırılmıştır.

2.Kuva-yi inzibatiye Ayaklanması Bu ordu İngilizlerin teşviki ve yardımı ile Osmanlı saltanatına bağlı olarak kurulmuştur. Ayaklanma İstanbul ve Anadolu arasında önemli bir geçit olan Geyve boğazının kuva-yi milliyecilerin eline geçmesini önlemek için çıkartılmıştır. Geyve boğazındaki kuva-yi milliye birliklerine saldıran hilafet ordusunun er kadrosunun ali Fuat paşa komutasındaki kuva-yi milliye birliklerine katılmasıyla ayaklanma bastırıldı.

B) İstanbul Hükümeti ve İşgalcilerin Kışkırtmaları Sonucu Çıkan Ayaklanmalar Anadolu’daki milli direnişi en çok bu ayaklanmalar uğraştırmıştır.

1. Bolu, Düzce, Hendek, Adapazarı ayaklanmaları

İngilizler boğazları elde tutmak için İstanbul hükümeti ile işbirliği yaptılar. Bölgedeki halk kışkırtıldı. Geyve’deki birliklerimiz pusuya düşürüldü. Ayaklanma Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa tarafından bastırıldı.

2. Yozgat Ayaklanması

Yozgat, Boğazlayan, Yeni han ve çevresinde Çapanoğlu, Aynacı oğlu gibi bölgenin ileri gelenleri, padişah ve halifeye bağlılık iddiasıyla ayaklandılar. Çünkü bu kişiler, meclisin açılışı ve yeni bir devletin kuruluşu ile otoritelerinin yok olacağından endişe etmekte idiler. Bu ayaklanmayı batı cephesinden çağrılan Çerkez Ethem ve birlikleri bastırmışlardır.

3. Konya – Bozkır Ayaklanması Delibaş Mehmet tarafından bozkırda başlayan ayaklanma Konya ve çevresine yayıldı. Ayaklanmayı Refet paşa bastırdı. Delibaş Fransızlara sığındı.

4. Afyon’da Çopur Musa Ayaklanması Halifelik elden gidiyor diye başlatılan ayaklama, aslında yunan ajanlarının kışkırtması ile başlatıldı. Ayaklanma bastırılınca Çopur Musa yunanlılara sığındı. Yunanlılar böylece Batı Anadolu’da daha rahat ilerleyeceklerini düşünüyorlardı.

5. Milli Aşireti Ayaklanması

Daha önce kuva-yi milliye tarafları olan bu aşiret, Fransızların kışkırtması ile Urfa ve civarında ayaklandı.

6. Koçkiri Ayaklanması

Erzincan, Sivas ve dolaylarında çıkartılmıştır. Ayaklanma, Amasya’da bulunan merkez ordusu tarafından bastırılmıştır.

7. Cemil Çeto Ayaklanması

Bahtiyar aşireti reisi olan Cemil Çeto, Garzan ve yöresinde ayaklanma çıkarmıştır. Bu ayaklanmalardan başka Ali Batı ve Şeyh Eşref ayaklanmaları da çıkmıştır.

C) Önceden Kuva-yi Milliye Yanlısı Olup Sonradan Ayaklananlar

Düzenli ordunun kurulması ile bu ordunun emrine girmek istemeyen bazı kuva yi milliye komutanları isyan etti.

Bunların Başlıcalar

1. Demirci Mehmet Efe Ayaklanması: Refet Paşa tarafından bastırıldı

2. Çerkez Ethem Ayaklanması : I. İnönü savaşı sonrası İsmet paşa tarafından bastırıldı.

D) Azınlıkların Çıkardıkları Ayaklanmalar

Ermeni ve Rumların yoğun olarak yaşadıkları yerlerde çıkardıkları ayaklanmalardır.

Başlıcalar Şunlardır:

1. Pontus Rum Ayaklanmaları:

Yunanlılarla işbirliği yapılarak ve itilaf devletlerinin desteği alınarak Karadeniz bölgesinde çıkarılmıştır. Rumların bölgede bağımsız bir Rum devleti kurmak için çıkarttığı bu ayaklanmalar ancak milli mücadelenin kazanılmasından sonra tamamen söndürülebilirdi.

2. Trakya ve Batı Anadolu’daki Rum Ayaklanmaları:

Yunan işgallerinin başlaması ile çıkartılmıştır.

3. Ermeni Ayaklanmaları:

Çukurova ve doğu Anadolu’da ermeni devletleri kurmak için Ermenilerce çıkarılmıştır.

Ayaklanmaların Sonuçları

    Milli mücadelenin kazanılmasını geciktirmiştir. Anadolu’daki işgalleri kolaylaştırmıştır. Çok sayıda Müslüman Türk insanı şehit düşmüştür. Maddi yönden büyük kayıplara neden olmuştur Ayaklanmaların bastırılması TBMM’nin otoritesini ve gücünü artırmıştır. Düzenli ordunun kurulmasını hızlandırmıştır. Ayaklanmaların bastırılmasıyla milli birliğin sarsılıp yok olmayacağı anlaşılmıştır. Ayaklanmaların bastırılması hilafeti, saltanatı ve Osmanlı hükümetinin otoritesini zayıflatmıştır. </LI>

SEVR ANTLAŞMASI ( 10 AĞUSTOS 1920 )

İtilaf devletleri, I. Dünya savaşında yenilen diğer devletlerle barış antlaşmaları yaptıkları halde Osmanlı devleti ile barış anlaşması yapmamışlardı.

Sevr antlaşmasının taslağı San Remo Konferansında hazırlandı. İtilaf devletleri Sevr antlaşmasını kabul ettirebilmek için yunan ordusunun saldırıya geçmesine izin verdiler. Bunun üzerine saldırıya geçen yunanlılar Akhisar, Soma, Salihli, Alaşehir, Nazilli, 8 Temmuzda Bursa, Balıkesir ve Bandırmayı işgal ederek Anadolu’nun iç kısımlarına doğru ilerlediler.

Bu arada yunanlılar doğu Trakya’da da saldırıya geçtiler. Edirne, Tekirdağ ve çorlu yunanlılar tarafından işgal edildi.

İngilizlerde güney Marmara’da Karamürsel ve Mudanya’yı işgal ettiler.

Sevr taslağı padişahın başkanlığında toplanan “saltanat şurası”nda kabul edildi.Sevr antlaşması Osmanlı temsilcileri tarafından 10 Ağustos 1920 de imzalandı.

Sevr’in Önemli Hükümleri

· Osmanlı devleti İstanbul ve çevresi ile Anadolu’da küçük bir toprak parçası ile sınırlandırılacak

· Boğazlar bütün gemilere açık tutulacak ve bir Avrupa komisyonu tarafından yönetilecek.

· İzmir ve çevresi ile Midye Büyük Çekmece hattının doğusu Yunanistan verilecek

· Doğu Anadolu’da Ermenistan ve kürdistan adında iki devlet kurulacak

· Antalya ve Konya dahil Güneybatı Anadolu İtalya’ya bırakılacak

· Adana, Sivas ve Malatya hattını birleştiren bölge Fransa’ya bırakılacak.

· Mısır, Suriye ve Filistin İngilizler ve Fransızlar arasında paylaşılacak

· Hicaz, bağımsız bir devlet olacak

· Kapitülasyonlardan itilaf devletleri ve dostları faydalanacaklar.

· Türkiye’nin ekonomisinin kontrolü itilaf devletlerine bırakılacak

Sevr antlaşması ile ortaya çıkan yoğun tepkiler üzerine Damat Ferit paşa hükümeti istifa ederek Tevfik paşa hükümeti kurulmuştur.yeni hükümet Mustafa Kemal ile anlaşma yolları arayacaktır.

Düzenli Ordunun Kurulması

Kuruluş Nedenleri

· Kuva-yi Milliye nin düzenli yunan orduları karşısında başarısız olması

· Kuva-yi Milliyecilerin yetkilerini aşarak bir çok kişiyi cezalandırmaları

· Bazı bölgelerde halktan zorla para ve yiyecek toplamaları

· Kuva yi milliye nin belli bir otoriteye bağlı olmaması askerlik tekniğini yeteri kadar bilmemeleri

· Milli bağımsızlığa ulaşmak için düzenli bir ordunun gerekli olması

Gediz muharebelerinde Türk kuvvetlerinin yaptığı taarruzun başarısızlıkla sonuçlanması üzerine TBMM Kuva-yi Milliye birliklerinin batı cephesi komutanı emrinde toplanmasını kararlaştırdı.buna göre Adapazarı'ndan Denizli’ye kadar olan batı cephesi ikiye ayrıldı.Batı kısma (asıl kesim) Albay İsmet bey, Güney kısma refet bey getirildi. Batı cephesi milli savunma bakanlığına bağlandı. ( 12 Kasım 1920)

Sonuç

· Hızla milli ordunun kurulmasına geçildi. Askere alma işlemlerine hız verildi. Batıdaki kuva yi milliye birlikleri düzenli ordu içine alındı.

· Doğuda zaten düzenli ordu birlikleri vardı

· Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe gibi kuva yi milliye önderleri otoritelerine engel olan bu tutuma karşı gelerek ayaklandılar.

İNKİLAP TARİHİ SEMİNER III. GRUP SORU VE CEVAPLARI

İNKİLAP TARİHİ SEMİNER III. GRUP SORU VE CEVAPLARI

1. Mustafa Kemal samsuna çıkarken görünüşteki görevi nedir? Cevap: Doğu Karadeniz bölgesinde pontos Rumlarına karşı Türk direnişini bastırmaktı.

2. Mustafa Kemal’in Samsuna çıkmasındaki gerçek neden nedir? Cevap: İstanbul hükümeti ile vatanın kurtuluşunun mümkün olmayacağını anlaması ve Anadolu’ya geçip milli mücadeleyi başlatmak istemesidir.

3. Londra konferansı sırasında itilaf devletlerinin, hem İstanbul TBMM hükümetini çağırmalarındaki amaç nedir? Cevap: itilaf devletlerinin Osmanlı hükümetinin yanında TBMM hükümetinin temsilcisi de Londra konferansına katılmasını istemelerindeki amaç; Türk tarafı arasında ikilik çıkartarak birbirine düşürmektir.

4. TBMM hükümetinin Londra konferansına katılmasındaki amaç nedir? Cevap: * Barışçı olmadıkları yönünde yapılan propagandaları önlemek

* Milletler arası platformda TBMM yi kabul ettirmek.

* Misak-ı Milliyi dünya kamuoyuna açıkça anlatmak idi.

5. Moskova antlaşması kimler arasında imzalandı. İki ülkenin birbirine yaklaşmasındaki asıl amaç nedir? Cevap: TBMM ile Sovyet Rusya arasında ( 16 mart 1921 ) imzalandı. Sovyet Rusya ve TBMM birbirine yaklaşmasındaki amaç; Sovyet Rusya Türkiye de komünizmi yerleştirmek ve güneyde kendisine bağlı tampon bir bölge oluşturmak idi. TBMM amacı ise; Doğudaki bu güçlü komşusundan emin olmak acil ihtiyacı olan silah, cephane ve para yardımını sağlamak idi.

6. Afganistan ile dostluk antlaşmasının TBMM’deki önemi nedir? Cevap: Moskova’da TBMM temsilcileri ile Afganistan temsilcileri arasında imzalanan dostluk ve kardeşlik antlaşmasıdır. * Afganistan, Ankara’ya elçi gönderen ilk İslam devletidir.

* Afganistan, TBMM Hükümeti’ni tanıyan ilk Müslüman ülkedir. * Hint Müslümanları da aralarında para toplayarak, bunları Türk milli mücadelesini desteklemek için göndermişlerdir.

7. TBMM nin ayaklanmalara karşı aldığı tedbirler nelerdir? Cevap: * İstanbul hükümeti ile her türlü haberleşme ve ilişki kesildi. * Şeyhülislamın fetvasına karşılık Ankara müftüsü Rıfat efendi ve Anadolu’da ki bir çok müftünün imzası ile milli mücadeleyi destekleyen karşı fetva yayımlandı.

* Anadolu ajansı kurdurularak milli mücadele lehinde propaganda yapıldı. * hıyaneti vataniye kanunu çıkarılarak TBMM’nin otoritesi artırıldı.

* Damat Ferit Paşa vatan haini sayılarak vatandaşlıktan çıkarıldı.

8. Önceden kuva yi milliye yanlısı olup sonradan ayaklananlar kimlerdir?

Cevap: * Demirci Mehmet efe ayaklanması * Çerkez Ethem ayaklanması

9. Azınlıkların çıkardıkları ayaklanmalar nelerdir? Cevap: * Pontus Rum ayaklanmaları * Trakya ve batı Anadolu da ki Rum ayaklanmaları * Ermeni ayaklanmaları

10. Temsil Heyetinin Ankara’yı seçmesinin nedenleri nelerdir.

Cevap: * Ulaşım ve haberleşme imkanları elverişlidir. * Batı cephesine yakındı ve işgal edilmesi zordu. * Anadolu’nun ortalarında bir yer olması.

11. Mustafa Kemal Osmanlı mebusan meclisi milletvekillerinden hangi isteklerde bulunmuştur.

Cevap: Ankara’ya yerleşen Mustafa Kemal müdafaa-i hukukçu milletvekillerini Ankara’ya çağırarak meclisi mebusan da yapılacak çalışmalar için şu isteklerde bulunur. * Kendisinin meclis başkanlığına seçilmesi. Bununla Anadolu’da ki milli hareketin meclisi mebusuna egemen olduğu herkese en çarpıcı çarpıcı biçimde anlatılmış olacaktı. * Mecliste bir müdafaa-i hukuk grubu oluşturulacak ve bu grup meclisin tüm çalışmalarına ağırlığını koyacaktı. * Tüm kişi ve kurumları bağlayacak kararların alınması * Misak-ı milli kararlarının meclise kabul ettirmesi.

12. Kongreler dönemi nedir? Cevap: Mondros ateşkes antlaşmasından TBMM’nin açılmasına kadar geçen döneme kongreler dönemi denir. Bu dönemin en önemli özelliği milli güçleri birleştirmek ve mücadeleyi halka mal etmektir. Meclisin açılmasıyla bu amaç gerçekleşti.

13. TBMM’nin açılış nedenleri nelerdir? Cevap: * Düzenli bir ordu oluşturmak * Milli iradeyi gerçekleştirmek * Vatanı işgallerden kurtarmak * Milli birlik ve beraberliği gerçekleştirmek. * İstanbul’un işgali ve Meclisi mebus anın dağıtılması, Mustafa Kemal’e yeni bir devletin kurulması için gereken imkanı vermiştir.

14. İstiklal mahkemelerinin kuruluş nedenlerini yazınız. Cevap: TBMM ni otoritesini sağlamak amacıyla kuruldu. İstiklal Mahkemeleri üyeleri meclisin içinden seçilmiştir. Bu güçler birliği ilkesinin bir gereğidir. İstiklal mahkemelerinin kararları kesin olup temyiz hakkı yoktur.

15. I. Meclisin kuruluşunda güçler birliği prensibinin kabul edilme nedeni nedir? Cevap: Savaş koşullarında çabuk karar alıp kısa sürede uygulamak için güçler birliği ilkesini benimsemiştir.

16. I. kurulan meclisin ilk çıkardığı kanunlar nelerdir? Cevap: İlk çıkardığı kanun ağnam vergisidir. İkinci kanun hıyaneti vataniye kanunudur.

17. Tekalifi milliye emirleri neyi amaçlamıştır. Osmanlıda hangi vergi ile benzerlik göstermiştir. Cevap: Tekalifi milliye de alınan tedbirler olağanüstü şartlarda olağanüstü tedbirlerdir. Sırtını İngiltere gibi güçlü bir devlete dayamış olan yunanlılar karşısında ne kadar güç şartlar altında mücadele edildiği anlaşılmıştır. Bu emirler dünyada ilk defa top yeküm bir savaş uygulamasıdır. Bu emirlerin yayımlanması ve uygulanması ile halktaki ümitsizlik kaybolmaya başlamıştır. Tekalifi milliye emirleri Osmanlı devletindeki “avarız” vergisiyle benzerlik göstermektedir.

18. Sakarya meydan savaşının stratejisi nasıl belirlenmiştir? Cevap: Mustafa Kemal’in ordusuna şu emri vermesiyle “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, ve bu satıh bütün vatandır, vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz.”

19. Amasya genelgesinin önemi nedir? Cevap: kurtuluş savaşının gerekçesi açıklandı. Kurtuluş savaşının yöntemi açıklandı. Milli egemenlik ilkesi açığa çıktı. Amasya genelgesi kurtuluş savaşının ilk siyasi belgesidir.

20. Erzurum kongresinin önemi nedir? Cevap: Kongre bölgesel olmasına karşın milletin ve vatanın bütünlüğünü ilgilendiren kararlar alınmıştır. İlk kez manda ve himaye düşüncesine karşı çıkılmıştır. Halk temsilcilerinin bir araya gelip kararlar aldığı ilk kongredir.

21. 1921 Anayasası’nın (teşkilat-ı esasiye kanunu) özellikleri nelerdir? Cevap: * 1921 anayasası, Mustafa Kemal in değişik tarihlerde TBMM ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

* bu anayasa olağanüstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır.

* Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

22. Londra konferansının sonuçları nelerdir?

Cevap: * İtilaf devletleri TBMM resmen tanımış oldu. * Türk milletinin Sevr’i kabul etmeyeceği bir kez daha vurgulandı. * TBMM ilk defa milletlerarası bir konferansta temsi edildi. * itilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıkları iyice belirginleşti.

İnkılap Tarihi Testleri

TEST 1

    Misakı Millide

I. Arap ülkelerinde halk oylamasına gidilmesi

II. İtilaf devletlerinin işgal ettikleri yerlerden çekilmesi

III. Boğazların dünya ticaretine açılacağı

IV. Kapitülasyonların kabul edilmeyeceği

V. Batı Trakya da halk oylamasına gidilebileceği

VI. Düyunu umumiye nin kabul edilmemesi belirtilmiştir.

Bunlardan hangileri tam bağımsızlık ilkesi ile doğrudan doğruya ilgilidir?

A) I – III

B) III – IV – V

C) II – IV – VI

D) II – V

E) II – III – IV

2. Misak-ı milli ile milli varlığımıza zararlı olan kapitülasyonların kaldırılması kabul edildi.

Bundan amaçlanan nedir?

A) Ticareti geliştirmek

B) Siyasal bağımsızlık

C) Milli egemenlik

D) Üretimin artması

E) İşgallerin sona erdirilmesi

    – 1776’da ABD bağımsızlık beyannamesinin ilan edilmesi </LI>

-1789’da Fransa’da insan ve vatandaşlık hakları beyannamesinin ilan edilmesi

Yukarıda verilen olaylar, gerçekleştikleri ülkelerde bağımsızlık ve milli hakimiyet adına önemli adımlar atılmasını sağlamıştır.

Türk inkılabının temelini oluşturan bağımsızlık beyannamesi aşağıdakilerden hangisidir.

A) Havza genelgesi

B) Erzurum kongresi kararları

C) Amasya genelgesi kararları

D) Amasya protokolü kararları

E) Sivas kongresi kararları

4. Mustafa Kemal’in Amasya genelgesi ile ortaya koyduğu kurtuluş savaşı stratejisinin, kongreler sonrasında yürürlüğe koymasının nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

A) Millet çoğunluğunun da onayını almak istemesi

B) Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararının kurtaracağına inanması

C) Hareketlerinin milli iradeye dayandırılması

D) Genelgenin bütün Anadolu da duyulup benimsenmesi

E) Acele değil, ihtiyatlı hareket etmesi

5. Milli mücadelenin hazırlık döneminde;

I. Genelgeler yayımlanmıştır.

II. Kongreler toplanmıştır.

III. Temsil heyeti kurulmuştur.

IV. Amasya görüşmeleri yapılmıştır.

V. Son Osmanlı mebusan meclisi toplanmış ve misak-ı milli ilan edilmiştir

Anadolu hareketi ile İstanbul hükümeti, bu gelişmelerden hangisi yada hangilerinde birlikte hareket etmiştir?

A) Yalnız I

B) IV – V

C) Yalnız IV

D) II – III

E) I – II – III

6. Kurtuluş savaşının ilk dönemlerinde;

II. Direniş cemiyetlerinin kurulması

III. Kuva yi milliye nin oluşturulması

IV. Çeşitli bölgelerden kongrelerin toplanması

Aşağıdakilerden hangisinin kanıtı olabilir?

A) I. dünya sona erdiği

B) Anadolu’da milli uyanışın başladığının

C) Avrupalıların içişlerimize karışmasının önlenmek istendiğinin

D) Otorite ve güç peşinde kazanma peşinde koşanların olduğunun

E) İstanbul hükümetinin deneyimlerinden yararlanıldığının

TEST CEVAPLARI

1. II. Öncülde verilen “işgal edilen yerlerden çekilme” ifadesi zaten doğrudan bağımsızlıkla ilgilidir. IV ve VI öncüllerindeki kapitülasyonlar ve düyunu umumiye yabancıların direk olarak ekonomimize direk müdahale ettikleri kavramlardır. Bunların kaldırılmasıyla da ekonomik bağımsızlık gerçekleşmiştir. DOĞRU SEÇENEK C

2. kapitülasyonlar Osmanlı devleti nin bazı devletlere tanıdığı gümrük ve ticaret kolaylığıdır. Bu sebeple Avrupa da üretilen mallar Osmanlı ülkesine çok ucuz olarak girmiş bu da Osmanlı devletinde ücretimin durmasına sebep olmuştur. Kapitülasyonlar kaldırılarak yerli üreticiler korunmuş ve üretimde artış sağlanmıştır. DOĞRU SEÇENEK D

3. Amasya genelgesinin içerdiği maddelere bakıldığında ( 1. 2. ve 3. maddeleri ) bir ihtilal beyannamesi olduğu anlaşılıyor. DOĞRU SEÇENEK C

4. Mustafa Kemal Amasya genelgesi kararları diğer kongrelere de onaylatarak çoğunluğun onayını almak böylece daha etkin ve tutarlı hareket etmek istemiştir. DOĞRU SEÇENEK A

5. Amasya görüşmeleri İstanbul hükümeti ile temsil heyeti arasında gerçekleşmiş buradan çıkan kararlar da Osmanlı mebusan meclisi kapatılmıştır. DOĞRU SEÇENEK B

6. kurtuluş savaşının ilk dönemlerinde İstanbul hükümetinin işgallere karşı sessiz kalması ve ortada da başka merkezi yönetimin bulunmamasına rağmen halkın bir takım oluşumlar meydana getirmesi milli bilincin oluştuğunu gösteriyor. DOĞRU SEÇENEK B

BÜYÜK TAARUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

BÜYÜK TAARUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

· Sakarya zaferinin ardından TBMM hükümeti orduyu taarruz için hazırlamaya başladı.

    İtilaf devletlerinden 26 Mart 1922 de yeni bir öneri geldi. Bu öneride Londra konferansında olduğu gibi Sevr'in koşullarının biraz değiştirilmesinden ibaretti. Türkiye bu şartları kabul etmedi.bağımsızlık için savaşa devam edilmesinin temel amacı, kesin zaferin kazanılmak istenmesidir. 20 Temmuz 1922 de Mustafa Kemal TBMM de müdafaa-i hukuk grubunu kurdu. Mustafa Kemal böyle bir grubun son Osmanlı mebusan meclisinde kurulmasını istemiş, ancak bu gerçekleşmemişti. Yunanlılar afyon, Kütahya ve eski şehirde kuvvetli savunma hatları kurdular. İngilizler yunanlıların kurmuş oldukları bu savunma hatlarının aşılamayacağı propagandasını yapmakta idiler. Gerçek barışın ancak kesin bir zaferle elde edilebileceğini bilen Mustafa Kemal ak şehirdeki cephe karargahında komutanlarla toplanarak taarruzun 26 Ağustos 1922 de başlatılması kararını aldı. 26 Ağustos 1071 Selçuklu sultanı Alparslan Bizans imparatoru Romen di ojen Malazgirt'te yenip ve Anadolu'nun kapılarını Türklere açmıştı. Düşmana karşı ilk taarruz afyonda koca tepede başlatıldı. 30 Ağustos da Dumlupınar'da yapılan savaşı bizzat Mustafa Kemal yönetti. İsmet paşa bu savaşa başkumandan savaşı isimi vermiştir. 1 Eylül 1922 de Mustafa Kemal ordularına “ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri emrini verdi.” 2 Eylül 1922 de yunan başkomutanı triko pus uşakta çok sayıda yunan komutanı ve askeri ile birlikte esir alındı. 2 Eylül 1922 de yunanlılar itilaf devletleri aracılığıyla mütareke teklifinde bulundular. Ancak Mustafa Kemal tam Anadolu'nun kurtarılıp kesin zafer elde etme kararında olduğundan bu isteği kabul etmedi. 9 Eylülde birliklerimiz İzmir'e girdi. 10 Eylülde bursa kurtarıldı. 18 Eylülde Anadolu'da yunan askeri kalmadı. Yunan birlikleri geri çekilirken batı Anadolu'da ki yerli Rumlarda beraberinde bölgeyi terk etmiştir. Bunun sebebi yakıp yıktıkları köy, kasaba ve şehirler ile Türk halkına yaptıkları katliamların hesabını verme korkusu idi.

Sonuçları
    yunan ordusu yenilmiş ve batı Anadolu yunan işgalinden kurtulmuştur. Büyük taarruz ve başkumandan meydan muharebesi ile Anadolu'nun ebediyen Türk yurdu olduğu ispat edilmiş. Türk milli mücadelesinin askeri safhası da tamamlanmıştır. İngiltere’nin Anadolu'yu işgal planı gerçekleşmemiştir. Dünyanın mazlum milletlerinin kurtuluşuna ümit ışığı olmuştur. Türk ordusu Çanakkale ve Kocaeli üzerine yürüme emri aldı. Bu durum İngiltere'yi hareket geçirdi. İngiltere’nin sömürgelerden asker toplama teşebbüsü ve Fransa ile İtalya'yı Türklere karşı savaşa daveti olumlu karşılık görmedi. İkinci bir Çanakkale hezimeti yaşamak istemeyen İngiltere sonunda barışa karar verdi. İstanbul’daki Fransız yüksek komiseri general pelle ve Fransız temsilcisi Frenklin bouillon İzmir'e gelerek Mustafa Kemal ile görüştü. Bu görüşmelere de Mustafa Kemal Edirne'yi düşman elinde görmeye tahammülü olmadığını tarafsız bir bölge tanımadıklarını belirtti. Bu sırada Sovyet Rusya da boğazların Türklerin hakkı olduğunu bildirmiştir. İtilaf devletleri Paris'te yaptıkları toplantıda doğu Trakya'nın Türklere verilmesini kabul ettiler. Mudanya ve İzmit'te bir konferans toplanmasını istediler. Bunun üzerine 28 Eylülde askeri harekat durduruldu.

KARS ANTLAŞMASI ( 13 EKİM 1921 )

KARS ANTLAŞMASI ( 13 EKİM 1921 )

Kars antlaşması Moskova antlaşmasının bir tekrarı niteliğindedir. Doğu sınırlarımız küçük değişikliklerle yeniden çizildi ve kesin şeklini aldı. Sovyet Rusya'dan sonra Kafkas cumhuriyetleri de misak-ı milliyi kabul ettiler.

Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ile dostluk kuruldu.

2. ANKARA ANTLAŞMASI ( 20 EKİM 1921 )

2. ANKARA ANTLAŞMASI ( 20 EKİM 1921 )

Fransa ile TBMM arasındaki savaş durumu sona erdi. Güney cephesi kapandı. Bugünkü Suriye sınırı, İskenderun ve Hatay hariç belirlendi. Bu gelişme misak-ı milliye aykırı bir durumdur.

Türkiye Selçuklu devletinin kurucusu olan Süleyman şahın Halep yakınlarındaki caber kalesinde bulunan mezarı (Türk mezarı) Türk toprağı sayılacak burada Türk bayrağı dalgalanacak Türk askeri nöbet tutacaktı.

Hatay ve İskenderun'da Türklere kültürel haklar tanıyan özel bir yönetim kuruldu.

TBMM hükümetini tek başına tanıyan ilk itilaf devleti Fransa'dır.yunan işgalini destekleyen İngilizler bu siyasetinde yalnız kalmışlardır.

Rusya Moskova antlaşmasına dayanarak Ankara antlaşmasına karşı çıkmıştır.bu durum Rusya'nın TBMM nin batılı devletlerle ilişki kurmasını istemediğinin kanıtıdır.

TBMM hükümetinin cephelerde kazandığı başarılar, bu devletlerle imzalanan siyasal başarıları da beraberinde getirmiştir.

KÜTAHYA – ESKİŞEHİR MUHABERELERİ ( 10 – 24 TEMMUZ 1921)

KÜTAHYA – ESKİŞEHİR MUHABERELERİ

( 10 – 24 TEMMUZ 1921)

· yunanlılar I. ve II. İnönü yenilgilerinden sonra büyük bir hazırlığa giriştiler.

    Fransa ve İtalya, yunanlılardan desteğini çektiği halde, İngiltere Yunanistan desteğini devam ettirdi. Yunanistan arka arkaya aldığı yenilgilerin izlerini silmek İngiltere'nin tekrar güvenini kazanmak ve Türk ordusunun toplanmasına fırsat vermemek için harekete geçti. Yunan kralı konstantin savaşı bizzat yönetmek için önce İzmir oradan da Kütahya'ya geçerek komutanlarıyla bir görüşme yaptı. Bu toplantıda Ankara üzerine saldırı kararı alındı.yunanlılar saldırı sonucu afyon, Bilecik, Kütahya ve Eskişehir'i işgal ettiler. Yunan kuvvetleri yer yer Sakarya nehrini geçtiler. Mustafa Kemal cephe komutanı ismet paşa ile görüşerek orduların Sakarya nehri doğusuna çekilmeleri emrini verdi.

· Türk birliklerinin Sakarya'nın doğusuna çekilmelerinin sebebi düşmanı hareket üssünden uzaklaştırmak. Türk ordusuna da daha büyük kayıplar verdirmemek ve yeniden toparlanmak için zaman kazanmaktı.

· Cephedeki bu başarısızlık mecliste büyük tartışmalara sebep oldu. Bazı milletvekilleri meclisin tehlikede olduğunu ve meclisin daha emniyetli bir yer olan kayseri ye taşınmasını istedi.ancak bu istek meclis tarafından kabul edilmedi.

· Mecliste Mustafa Kemal karşı olanlar “ ordu nereye gidiyor, millet nereye götürülüyor, bu harekatın elbette bir sorumlusu vardır.o nerededir onu ordunun başında görmek isteriz.” Diyerek Mustafa Kemal in gücünü ve etkisini kırmak istiyorlardı.

· Mustafa Kemal i seveler ve ona karşı olanlar onun Türk ordusunun başına geçmesi fikrinde birleşmişlerdi.

· Sert tartışmalardan sonra TBMM, 5 Ağustos 1921 de Başkomutanlık kanunu kabul etti.bu kanuna göre meclis üç aylık süre için, bu yetkilerini ve başkomutanlık görevini Mustafa Kemal e verdi.

· Mustafa Kemal Amasya genelgesinden sonra istemeyerek ayrıldığı askerlik görevine en üst rütbeyle yeniden dönüyordu.

· İsmet paşa genelkurmay başkanlığından ayrıldı. Bu göreve Mareşal Fevzi Çakmak getirildi.

· Fevzi paşa genelkurmay başkanlığı görevini 1944 yılına kadar yürütmüştür.

Yenilginin Sonuçları

    Afyon, Kütahya ve Eskişehir yunanlıların eline geçti Mecliste sert tartışmalar oldu, ilk muhalefet oluştu. Halkta ümitsizlik baş gösterdi. Moskova’dan Batum'a gelen Enver paşanın Anadolu'ya geleceği endişesi başladı. Yunanlıların Ankara'yı ele geçirme ve TBMM yi dağıtma ümitleri arttı.

Tekalifi Milliye Emirleri ( 7 – 8 Ağustos 1921 )

Mustafa Kemal başkomutanlık kanunu ile meclisin bütün yetkilerini eline alarak devlet işlerinde tek başına ve çabuk karar verme fırsatı bulmuştu.

Bu yetkiler üç aylık sürelerle uzatıldı. 20 temmuz 1922 de ise süresiz hale getirildi. Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçilene kadarda durum devam etti. Mustafa Kemal Türk ordusunu Sakarya savaşına hızla hazırlamak ve savaş gücünü artırmak için tekalifi milliye emirlerini yayımlattı. Bu emirlerle halktan büyük fedakarlıklar istendi.

Buna göre:

1. her kazada bir tekalifi milliye komisyonu kurulacak. Her komisyon tekalifi milliye emirlerinde istenilen malları toplayıp bildirilen cepheye gönderecek.

2. her ev bir kat çamaşır, bir çift çorap, ve çarık hazırlayacak.

3. tüccar ve halk elindeki çadır, bez, kumaş, astar, kösele hayvan malzemesi v.s. nin %40 ını bedeli sonra ödenmek şartıyla ilgili komisyona verecek.

4. insan ve hayvan yiyeceklerinin %40 teslim edilecek.

5. nakil malzemeleri ayda bir de olsa 100 km kullanılacak.

6. ordunun ihtiyacı olan terk edilmiş bütün mallara el konacak.

7. akaryakıt, araba lastiği v.s %40 na el konacak.

8. silah ve malzeme yapan demirci, marangoz, saraç, dökümcü ordunun emrine alınacak.

Bu tedbirler olağanüstü şartlarda olağanüstü tedbirlerdir. Sırtını İngiltere gibi güçlü bir devlete dayamış olan yunanlılar karşısında ne kadar güç şartlar altında mücadele edildiği anlaşılmaktadır. Bu emirler dünyada ilk defa topyekün bir savaş uygulamasıdır. Bu emirlerin yayımlanması ve uygulaması ile halkadaki ümitsizlik kaybolmaya başlamıştır.

Tekalifi milliye emirleri Osmanlıdaki “avarız” vergisiyle benzerlik göstermektedir.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

( 23 AĞUSTOS – 13 EYLÜL 1921 )

Kütahya – Eskişehir muhaberelerindeki başarılarına güvenen yunanlılar hazırlıklarını tamamladıktan sonra Sakarya ırmağının doğusunda bulunan Türk mevzilerine saldırdı. Ordumuzun sol kanadı Ankara'nın 50 km güneyine kadar çekildi. Bunun üzerine Mustafa Kemal ordularına şu emri verdi “ hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır, vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile sulanmadıkça terk olunamaz” böylece 100 km uzunluktaki bütün cephe savaş alanı olarak ilan edildi.

Türk ordusu 10 Eylül 1921 de karşı taarruza geçti.

Yunan kralı 15 Ağustosta Kütahya’da yaptığı toplantıda Ankara'yı hedef gösteren emrini vermiş İngiliz istihbarat subaylarını Ankara’da vereceği ziyafete davet etmişti.

13 Eylül de Sakarya ırmağının doğusundan yunanlılar temizlenmiştir. İyice yorulan Türk birlikleri, yunanlıları ancak Eskişehir'e kadar takip edebilmişlerdi.

Sakarya Savaşının Sonuçları

    Mustafa Kemal’in başkomutan olarak katıldığı ilk savaştır. Mustafa Kemal’e TBMM tarafından gazilik unvanı ve mareşallik rütbesi verildi. 1683 viyana bozgunundan beri devam eden savunma savaşları artık yerini taarruza bırakmıştır. Türk milletinin var olma veya yok olma mücadelesi olan bu savaş sonunda yunan ordusu saldırı gücünü kaybetmiş, yunan “megalı iddiası” tarihe gömülmüştür. Yunanlılar batı Anadolu'da tutunabilmek için kuvvetli savunma hatları oluşturmaya başladılar. İtilaf devletleri arasındaki anlaşmazlıklar daha da arttı. İtalyanlar işgal ettikleri topraklardan tamamen çekildiler. İngilizlerle 23 Ekim1921 de esirlerin karşılıklı değiştirilmesini öngören bir anlaşma imzalandı. İngiltere ile yapılan ve esirlerin değiştirilmesini öngören bu anlaşma ile malta da tutuklu bulunan Türk esirleri serbest bırakıldılar.

Bu esirlerden Rauf bey de dönmüş ve bir süre sonra başbakan olmuştur. Milli mücadele döneminin en uzun hükümeti olan bu hükümet 4 Ağustos 193 tarihine kadar görev yapmıştır.

    ABD senatosu Ermenileri desteklemekten vazgeçti Fransa ile Ankara antlaşması imzalandı. Sovyet Rusya ve Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ile Kars antlaşması imzalandı. </LI>

II. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 23 MART – 1 NİSAN 1921 )

II. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 23 MART – 1 NİSAN 1921 )

Sebepleri

İtilaf devletlerinin Londra konferansında isteklerini TBMM’ye kabul ettirememiş olmaları.

Türk ordusunun gücünün I. İnönü muharebesinde gören yunanlıların, Türk ordusunun daha da kuvvetlenmesine izin vermemek ve I. İnönü yenilgisinin ezikliğini bertaraf etmek istemeleri.

Yunanlıların itilaf devletlerin desteğine layık olduklarını göstermek istemeleri.

Savaşın Başlaması ve Sonuçları

Yunanlıların hedefi Kütahya ve Eskişehir'i alarak Ankara’ya ulaşmak ve TBMM yi dağıtmaktı. Yunan ordusu Bursa'dan Eskişehir, uşaktan afyona doğru ilerledi. İnönü’de ikinci bir yenilgiye daha uğradı.

Bu Zafer Sonucunda

· Yunan ilerleyişi bir süre içinde olsa durduruldu.

    TBMM’ye olan güven daha da arttı. Türk ordusu gücünü ispat etti. Türk ordusu hazırlıklarını tamamlamak için zaman kazandı. Yunanlılar daha çok kuvvete ihtiyaçları olduklarını anladılar. İtalyanlar işgal ettikleri güney-batı Anadolu’dan kuvvetlerini çekmeye başladılar.

SOVYET RUSYA İLE İLİŞKİLER VE MOSKOVA ANLAŞMASI ( 16 MART 1921)

SOVYET RUSYA İLE İLİŞKİLER VE MOSKOVA ANLAŞMASI ( 16 MART 1921)

Sovyet Rusya, Bolşevik ( Komünist ) rejimi ülkesinde yerleştirmek için çaba harcamaktaydı.

Türk milletinin itilaf devletleri ile yaptığı mücadele, TBMM ve Sovyet Rusya'yı birbirine yaklaştırdı.

Sovyet Rusya'nın TBMM ye yaklaşmasında ki asıl amacı Türkiye de komünizmi yerleştirmek ve güneyde kendisine bağlı bir tampon bölge oluşturmak idi.TBMM’nin Sovyet Rusya'ya yaklaşmasındaki amacı ise, doğudaki bu güçlü koşusundan emin olmak acil ihtiyacı olan silah, cephane ve para yardımını sağlamak idi.

Sovyet Rusya İngilizlerin boğazlar ve İstanbul yerleşmesini istemiyordu.

Doğuda Ermenilerin batıda yunanlıların mağlup edilmesi ve TBMM hükümetinin Londra konferansına çağırılması Sovyet Rusya'nın TBMM nin geleceği ile ilgili tereddütlerini ortadan kaldırdı.

Taraflar arasında karşılıklı elçiler ve temsilciler gidip gelmekte idi.

Bu ilişkiler sonucunda TBMM hükümeti ile Sovyet Rusya arasında Moskova antlaşması imzalandı.

Moskova Antlaşmasının Hükümleri

· taraflardan birini tanımadığı antlaşmayı diğeri de tanımayacak. Böylece Rusya Sevr'i kabul etmiş oluyordu.

    Sovyet Rusya misak-ı milliyi kabul edecek. Misak-ı milli ilk defa güçlü bit batılı devlet tarafından kabul edilmekte. Çarlık Rusya ile Osmanlı devleti arasında yapılmış olan antlaşmalar hükümsüz sayılacak. İki ülkede de köklü rejim değişikliklerinin olduğu görülüyor. Kapitülasyonların kaldırıldığı Sovyet Rusya kabul edecek. Rusya’ya kapitülasyonlar 1774 küçük kaynarca antlaşması ile verilmiştir. Rusya kapitülasyonları kaldıran ilk devlettir. Batum Gürcistan bırakılacak. Batum misak-ı milli sınırlarımız içinde idi bu durumda misak-ı milliden ilk taviz verilmiş oluyordu. Nahçivan Azerbaycan idaresinde özerk bir bölge olacaktı. Hars, Ardahan ve Artvin Türkiye de kalacak şekilde Türk – Sovyet sınırı belirlenecek. Taraflar hakim oldukları topraklarda karşı tarafın hükümeti üstlenmek amacıyla örgüt ve grupların kurulmasına yada gerçekleşmesine müsaade etmeyecek. Sovyet – Rusya'nın Türkiye'ye yönelik komünizm propagandasının ve faaliyetlerinin engellenmesi amaçlanmıştır. Bu antlaşma şartlarının Gürcistan, Ermenistan, ve Azerbaycan tarafından da kabul edilmesi için, Sovyet Rusya teşebbüste bulunacaktı.

Afganistan ile Dostluk Antlaşması

· Moskova’da TBMM temsilcileri ile Afganistan temsilcisi arasında dostluk ve kardeşlik antlaşması imza edildi.

    Afganistan TBMM hükümetini tanıyan ilk Müslüman ülkedir. Hint Müslümanları da aralarında para toplayarak bunları Türk milli mücadelesini desteklemek için göndermişlerdir. Afganistan Ankara'ya elçi gönderen ilk İslam ülkesidir. İstiklal marşının kabul edilmesi ( 12 Mart 1921 )

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri

1. Yunanlıları bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri

2. Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.

3. bu sırada Çerkez Ethem'in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.

4. yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin, daha çok desteğini kazanmak istemesi.

5. Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar bursa üzerinden Eskişehir, uşak üzerinden afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları

1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.

2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.

3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.

4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.

5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.

6. cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.

7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.

8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi. Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )

9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.

10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.

11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra da topladıkları konferansa davet ettiler.

12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )

1921 Anayasası

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in değişik tarihlerde TBMM’ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

Bu anayasa olağan üstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır. (23 Maddelik)

Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

Bu Anayasaya Göre;

1. Hakimiyet kayıtsız, şartsız millete aittir.

2. Kanun yapmak, yürütmek ve uygulamak yetkileri TBMM’dedir.

3. Devlet yönetiminin tek organda topladığı ve kuvvetler birliği ilkesinin kabul ettiği anlaşılmaktadır.

4. Milletvekili seçimleri iki yılda bir yapılır.

5. Şer’i hükümlerin uygulama yetkisi TBMM’ye aittir.

6. Şer’i hükümlerin uygulanması yetkisi TBMM’ye ait olması Şeriat esaslarının kabul edilmediğini ve din istismarının önlemek istendiğini göstermektedir.

Bu madde 1921 Anayasasının laik bir laik bir anayasa olmadığını gösterir.

LONDRA KONFERANSI ( 23 ŞUBAT – 12 MART 1921 )

LONDRA KONFERANSI ( 23 ŞUBAT – 12 MART 1921 )

Londra Konferansı’nın Toplanma Sebepleri

· I. İnönü zaferi üzerine, itilaf devletleri arasında görüş ayrılığının ortaya çıkması.

    İtalya ve Fransa'nın TBMM hükümetiyle barış yapmakta lotekli olmaları, İngiltere'yi de etkilemiş ve böylece İngiltere'nin girişimiyle Londra Konferansının toplanması kararlaştırılmıştır. Doğu cephesinde Ermenilere karşı zafer kazanılması. Sovyet Rusya ile TBMM arasındaki dostluk ilişkilerinin gelişmesi. Güney cephesindeki Fransızlara karşı başarı elde edilmesi. İtilaf devletleri, Londra konferansındaki Sevr’i biraz değiştirerek Türk tarafına kabul ettirmek istemişlerdir. İtilaf devletlerinin Osmanlı hükümetinin yanında TBMM hükümetinin temsilcisinin de Londra konferansına katılmasını istemelerindeki amaçları, Türk tarafı arasında ikilik çıkartarak birbirine düşürmek idi. Mustafa Kemal Türk milletinin asıl temsilcisinin TBMM hükümeti olduğunu söyleyerek konferansa doğrudan çağrılmadıkça katılmayacaklarını bildirdi. Bunun üzerine; TBMM hükümeti İtalya aracılığı ile konferansa çağrıldı. TBMM hükümetinin Londra konferansına katılmaktaki amacı barışçı olmadıkları hakkında yapılan propagandaları önlemek, milletler arası platformda TBMM yi kabul ettirmek, Misak-ı Milliyi Dünya kamuoyuna açıkça anlatmak idi.konferansta ilk söz hakkı verilen İstanbul hükümetinin temsilcisi sadrazam Tevfik paşa, “Söz hakkı Türk milletinin gerçek temsilcisi olan TBMM hükümetinin temsilcisine aittir.” Diyerek sözü TBMM nin temsilcisi Bekir Sami beye bırakmıştır.Bekir Sami bey misak-ı milliden asla vazgeçmeyeceklerini söyleyerek Anadolu'nun boşaltılmasını istedi. Yunanlılar ise ne Anadolu’nun boşaltılmasını nede Sevr'in değiştirilmesini istediler.Bekir Sami bey İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri ile ayrı ayrı sözleşmeler yaptı. Ancak bunlar TBMM tarafında Misak-ı Milliye aykırı oldukları gerekçesiyle reddedildi. Fransa ve TBMM hükümeti Londra da başlayan görüşmeleri konferanstan sonra da devam ettirdi. Fransa görüşmelerde bulunmak için Ankara’ya temsilci gönderdi. Yapılan bu görüşmeler Ankara antlaşması zemini hazırladı.

Londra Konferansının Sonuçları

    itilaf devletleri TBMM’yi resmen tanımış oldu. Türk milletinin Sevr i kabul etmeyeceği bir defa daha vurgulandı. TBMM ilk defa milletler arası bir konferansta temsil edildi. Yunan ordusu Ankara'ya doğru saldırıya geçmek için zaman kazandı. İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıkları iyice belirginleşti.