atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2010 Çarşamba

ATATÜRK DÖNEMİNDE İSLAMİ HAREKETLER VE LAİKLİK ÖDEVİ

I- GİRİŞ

Türkiye’nin gerçek anlamda laik düzene geçişi Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu döneminde gerçekleşmiştir. Fakat, bir yüzyılın tam olarak bir çeyreğini bile bulmayan bu ilk dönemin entellektüel ürünlerinin, Cumhuriyet’in üç çeyreğindekilerle karşılaştırılması eksik bir çalışma olur. Cumhuriyet ile birlikte geliştiğini, genişlediğini söyleyebileceğimiz çeşitli düşünce akımları veya düşünsel-bilimsel disiplinler, büyük ölçüde Cumhuriyet öncesi etkinliklerden kaynaklanmaktadır. Kuruluş dönemi öncesinde zihinsel formasyonunu almış bir kuşağın sözcüleri, Cumhuriyet döneminin düşünsel hayatının temel taşlarını döşemişlerdir.[1]

Atatürk döneminde laiklik anlayışını incelemeden evvel, laiklik kavramının evrensel boyutta sözlük anlamını da bilmek gerekir. Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize fransızca “laic” sözcüğünden geçmiştir; bunun da latince kökeni “laicus”, yunanca kökeni “laikos”tur. Laikos, “halk” anlamına gelen “laca”dan türemiştir. Dilimizde “halk” sözcüğü ile çevrilmesine rağmen tam karşılığını “avam”, “ahali” veya “reaya” daha iyi vermektedir. Anlam itibariyle; dinsel olmayan, dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olandır. Laik Hukuk, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk, laik devlet ise dini esaslara dayanmayan devlet demektir. Kaba hatlarıyla laiklik; devletin din işlerine, dinin de devlet işlerine karışmaması, dini ve siyasal otoritelerin tamamen birbirinden ayrılmasıdır.[2]

Osmanlı’nın son yüzyılında laikleşme akımlarının varlığından söz edebiliriz. Fakat batı örnek alınarak gerçekleştirilen askeri, sosyal ve siyasi yeniliklerden ve bunlara, “islamiyeti kurtarma” başlığı altında karşı çıkışlardan söz etmek için daha gerilere gitmek gerekir. Osmanlı’nın Lale Devri’ndeki müspet yeniliklerinin devamında gerileme dönemindeki çabalarını, 19. yüzyıl Islahat çalışmaları izler. 600 senelik imparatorluğun son yüzyılına damgasını vuran Tanzimat dönemi ise Osmanlı’da laikleşme yolunda atılımların en belirgin örneğini teşkil eder. Bu senelerde gerçekleşen veya gerçekleşmesine çalışılan yeniliklere değinmeden Kemalizm’in laiklik anlayışı ve uygulamalarını irdelemek kanımca eksik olur.

Laiklik yolunda yapılan girişimlerin tümünü incelerken; Osmanlı toplum yapısı, toplumun islama bakış açısı, islamın, döneminde devlet-toplum, toplum-cemaatler, toplum-birey arasındaki ilişkileri düzenleme işlevi de gözardı edilemez. Çünkü bu olgular bilinmeden Atatürk döneminde laiklik ve laikliğe karşı islami hareketler açıklanamaz. Tarihin mirası ve laik düzene geçişte toplumun yapısını iyi kavradıktan sonra dahi açıklık kazanması gereken başka konular da karşımıza çıkar. Öncelikle evrensel anlamda laiklik ile Kemalist ideolojinin laiklik anlayışı ve uygulama farklarını ortaya koymak gerekir. Atatürk tarafından şekillendirilen haliyle laikliğin, batılı modellerinden farkı ve gerekçeleri nelerdir; ne derece meşru ve makuldur; getirileri neler olmuştur; toplumca nasıl algılanmıştır vs. şeklindeki sorulara cevap vermek yerinde olur.

Bu çalışmada; ilk aşamada Osmanlı’da laikleşme yolunda yenilikler ve bunlara karşı irticai hareketleri gözden geçireceğiz. Bu ilk bölüm kapsamında; islam ve osmanlı arasındaki bağları ve devlet eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan yeniliklere karşı olayları göreceğiz. Devamında, Atatürk döneminde laik düzene geçiş ve buna muhalif gelişmeleri inceleyeceğiz. Kemalist ideolojinin laiklik anlayışına açıklık getirdikten sonra; bu anlayışı hayata geçirmede yapılan reformları ve karşıt hareketleri ele alacağız.

II. OSMANLI’DA LAİKLEŞME ÇABALARI VE İSLAMİ HAREKETLER

Toplumların ve devletlerin değişiminde geçmişin reddi gibi ona dayanma da söz konusudur. 600 yıllık bir imparatorluğun ve “hasta adam”ın yerini, beş sene gibi kısa bir sürede yepyeni bir devlet anlayışı ve toplumsal örgütlenmenin aldığını düşünmek pek akılcı olmaz. Bir kerametten bahsedemeyeceğimize göre devrimler sosyolojisinde nesnel etken sayılan tarihin mirasına; yani bütün kemalist reformların neden sonuç ilişkileri arasında yer alan Osmanlı Tarihinin son dönemlerine de göz atmak gerekir.

A- İslam ve Osmanlı

Osmanlı’da dini anlam dünyasına göz atarken iki ayrı örgütlenmeye ayrı ayrı ve birbiriyle olan ilişkileri açısından yaklaşmakta fayda var. Osmanlı Devleti ve Osmanlı toplumu.

Osmanlı Devleti; kendi yapısı içinde ve uygulamalarında katı bir teokratik devlet miydi?

“Devletin ana kanununun şeriat olması, padişah ve yöneticilerin meşruluklarını tanrısal kaynağa dayandırmaları , halifeliğin kabulünden sonra devlet-din birliğinin pekişmesi, padişahın Müslümanların reisi de olması, cismani-dinsel otoritelerin kaynaşması, şeyhülislamlık kurumu ve bunun eliyle padişahın kural koyma yetkisinin şeriata uygunluğunun denetlenmesi, şeyhülislamın etkisinin artması ve 16. yy’da vezirler heyetine katılması, devlet hizmetinin yalnız Müslümanlara açık olması, 1876 Anayasası’nın devletin dinini İslam olarak saptaması, hilafeti anayasallaştırması, padişaha halife sıfatıyla İslamı koruyucu görev verilmesi, ona ahkamı şeriyeyi uygulatması, şeriata bağlılık yemini ettirmesi (1909), meşihat (şeyhülislamlık) makamını anayasa kurumu yapması, şeyhülislamın vekiller heyetine alınıp şer’i mahkemelerin ve medreselerin başına getirilmesi, Heyet-i Ayan’ın yasaların din kurallarına uygunluğunu denetlemekle görevlendirilmesi, yasaların fıkıh hükümlerine uygunluğu koşulunun konması (1909), tutuklama işlemlerinin şeriata uydurulması (1909)”[3] gibi birçok özelliği şer’i düzenin yerleşik ve egemen olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu yerleşik sistemde islamın, ülkenin yönetiminde varlığı gerekli yasal, toplumsal, siyasal tüm düzenleri ve biçimleri tüm ayrıntılarıyla, değişmez bir biçimde oluşturduğu aşikardır.[4]

Bu tablodan da ortaya çıktığı gibi, islam toplumlarının hükümdarları, müslümanların reisleri olarak görüldükleri ve bu toplumlarda toprak hukuku esas itibariyle Kur’an’a dayandırıldığı için, İslam dini hiyerarşisi, teorik olarak, İslam devletlerinin anayasa hukuku denilebilecek bir şeyle uzvi bir ilişki içindeydi. Osmanlı’da ulema, devlet teşkilatıyla çok daha açık bir biçimde bütünleşmişti. Eğitimi, kazai ve idari çatıyı kontrol altında bulundurmaları sayesinde, devlet elemanları gibi hareket etmekte ve bu şekilde, dolaylı olarak, devletin sosyal hayatı denetim altında tutmasını temin etmekteydiler. Bu açıdan, yönetim hem islami hem bürokratikti. Devlet dininin İslam olması ve sultanın asli rolünün İslam toplumunun lideri olarak görülmesi anlamında İslami; osmanlı memurlarının devleti korumaya yönelik çeşitli uygulamaları açısından ise bürokratikti.[5]

Medrese veya dini okullarda değil de “saray” sisteminde yetişmiş olan Osmanlı bürokratlarının siyaset ve dinin karşılıklı ilişkisiyle ilgili olarak farklı bir görüşü vardı. Bu görüş, hikmet-i hükumet’in (rasion d’état) önceliği şeklinde tanımlanabilir. Osmanlı bürokratı kendini, devlet bütünlüğünün korunmasından ve İslam’ın yüceltilmesinden sorumlu görüyordu. Bu görüş, “din ve devlet” (din-ü devlet) formülünde ifadesini bulmuştu. Bu, dinin muhafazası için devletin yaşamasının zaruri olduğu anlamına geliyordu.[6]

İslam’ın devlet üzerindeki egemenliğinin, halifeliğin Osmanlı İmparatorluğuna geçişinden itibaren arttığını, devlet ile dinin hızla kenetlendiğini ve birbirlerinden güç aldığını söyleyebiliriz. “Bu özelliğin 16 yy.’dan itibaren gittikçe abartılarak vurgulandığını görüyoruz. Yani Batı Aydınlanmaya geçerken, ekonomik öğeyi de içeren “ulusal devlet” örgütlenişini gerçekleştirirken, Osmanlı Orta Çağ’a gerilemiştir. Devlet kendini gittikçe daha çok dünyadaki yaşamı öbür dünya için düzenlemekle görevli saymaktadır. Din dışına taşarak yapmak zorunluluğunda kaldığı faaliyetleri bile “şer’ileştirmek”te yani dinsel görüşe uyarlamaktadır”[7]

Bu düzen içerisinde Osmanlı toplumunda İslam’ın yeri neydi? Nasıl algılanıyordu? Bireyin kendi kendisiyle ve toplumla olan iletişiminde İslam’ın fonksiyonu neydi? Bu soruları cevaplamak için öncelikle Osmanlı Toplumuna kısaca değinmeli.

Osmanlı toplumunda, “İster Müslüman ister Hristiyan olsun nüfusun çoğunluğu kırsal cemaatlerde yaşıyordu. Dini sadakatle birlikte köy, asli sadakat ve kimlik odağını sağlıyordu.”[8] Buradan anlaşılan; toplumun çoğunluğu, hangi dinden veya ırktan olursa olsun genelde kırsal alanda, devletin başkentine uzak yerlerde yaşıyorlardı. Kimliklerini belirleyen esaslar ise dinleri ve yaşadıkları köydü.

Farklı alt kimliklere ait grupların Osmanlı toplumu başlığı altında bir arada tutmanın tek yolu ise ümmet kavramından geçiyordu. Bu bütünleştirici etki o denli etkili bulunuyordu ki, Fatih’ten sonra, değişik dinlere inanan uluslardan oluşan karmaşık yapının merkez yönetimi bölmemesi için bile, ulus-din kaynaşması öngörülmüş ve uluslar dinlerine göre sistemleştirilerek bir dengeye varılmıştı.[9]

Sonuçta din yüzyıllar boyu Osmanlı devleti ile toplum arasında organik bir bağ işlevi gördü.

Daha detaya inildiğinde Osmanlıda toplumsal yapının mezhep temelinde ayrımlaşmış cemaatlerden oluştuğunu görülür. “Bu cemaatler kendi içlerinde dini liderlik altında hiyerarşik bir kapalı toplum meydana getirirken, kendi aralarında da Sünni/Hanefi cemaatin tepede yer aldığı bir hiyerarşi içindeydiler. Bu sistemde, “her mezhep kendi hukukunu yarattığı için, o mezhebe dahil olanların hangi kurallara göre yönetileceği kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Cemaatler arası ilişkiler ise cemaatler hiyerarşisi tarafından belirleniyordu.” Böylece Osmanlı, birçok geçmiş imparatorluk sistemine benzer şekilde, birbirine hiç benzemeyen, heterojen bir topluluklar kümesini yönetebiliyordu. Bu sistemin konumuz açısından en önemli yönü, mezhep tercihinden itibaren çok geniş bir özel alan tanımına olanak vermesi; her cemaatin kendi eğitim, miras ve benzeri alanlardaki adetlerini koruyabilmesiydi. Devlete sadece vergi ve (müslümanlar için) askerlik konularında muhatap olunuyordu. Dolayısıyla kendilerini doğrudan etkileyen durumların azlığı nedeniyle cemaatler genelde yönetimin içsel sorunlarına karşı duyarsız sayılırdı.”[10]

Burada şu önemli noktayı vurgulamakta fayda var; özel hukukta pratikte örfi kuralların geçerli olmasına karşın, devlet tasarruflarının ideolojik meşruiyetinin İslamiyet tarafından sağlanmaktaydı. Buradan anlaşılan, toplum karşısında mutlak otoritesini korurken, devletin kendisinin de islami esaslarla sınırlı bir hareket alanı olmasıdır.[11]

Osmanlı toplumunda bilhassa Tanzimata kadarki dönemde, din, sıradan insanın kendi vatandaşlık yükümlülüklerini kavradığı bir çerçeve idi. Bu açıdan bakıldığında, Kuran’ın mitsel bir işlevi bulunmaktaydı. Kur’an’ın ortaya koyduğu yol göstericilik, değişik pek çok duruma uyarlanabilecek bir esneklik taşımaktaydı. İlkokul düzeyindeki eğitimde, Kur’an’ı merkez alan uygulama, ortak bir etik temel sağlamaktaydı. Kur’an, Batı’daki insan bilimlerinin eşdeğeriydi.[12]

Özellikle 19. yüzyıl itibariyle; kitlelerin, daha geniş bir iletişim sürecine katıldıklarını, İslam’ı, artık sırf kendi mahalli çevrelerini anlamak için değil, daha geniş bir dünya içinde entegre olabilmek için kullanma zorunluluğunda olduğunu görüyoruz. Bu haliyle İslam’a bir “toplum pekiştiricisi”, yeni teşekkül eden milli devlet sınırları içinde ve dünya devletleri alışverişinde bir “yer” ve “kimlik” belirleyicisi görevleri yükleniyordu.[13]

İslam; parçalı Osmanlı toplumunda grupların topluma adaptasyonu, toplumla devletin birbiri ile iletişimi gibi işlevlerinin yanında; iktisadi düzen (fetih hakkı), ahlak (erdemin temeli Allah korkusudur)[14], sanat, dil vs gibi alanlarda da egemendir. Dolayısıyla tüm bu işlevleri ile İslam o dönemin devleti ve toplumu için bir gerçeklik, ve bir bakıma da bir zorunluluktu.

B- Osmanlı’da reformasyon ve islami hareketler

18. yy sonu itibariyle Batının maddi manevi üstünlüğünü bir tehdit şeklinde yoğun olarak hissetmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, modernleşme ve batının düzeyine gelmek adına birçok reform hareketi başlattı. “1730’larda Padişah I. Mahmut İbrahim Müteferikka’ya “küffarın ekser zamanda galebesine ve ehl-i İslamın mağlubiyetine sebep nedir? Araştır, bildir” buyurmuş. Mütefferika da “Milletlerin Düzeni Üzere Düşünce Yolları” adlı eserinde başka nedenlerle birlikte şu noktayı da belirtmiştir: “Günümüzde artık devletler dinden ve gelenekten gelen esaslara göre değil, akıl ve bilim ilkelerine göre yönetilmektedir.””[15]

Buradan da açıkça görülüyor ki Osmanlı Devleti; iktisadi, siyasi, askeri gibi birçok alanda batıdan geri kalışını İslama dayandırmaya başlar. Batılılaşma ve modernleşme taraftarıları, giderek artan bir şekilde Osmanlı’daki cemaatsal yapıya ve dinin toplumsal yaşam üzerindeki etkisine karşı olurlar. Bu pozisyonlarını giderek bilimsellik iddiasına dayandırırlar ve programlarını hayata geçirmek üzere giderek daha otoriter ve baskıcı yöntemleri benimseler. Böylece batılılaşma Aydınlanmanın yüzeysel bir taklidi haline gelir. Batılılaşma hareketi da aynen Aydınlanma gibi dinsel anlam dünyasına ve genelde toplumsal yapının ataerkil özellikler gösteren unsurlarına karşı çıkar.”[16]

Osmanlı’da eskinin yerine yeniyi getirme çalışmaları II. Osman döneminde yavaş yavaş başlar. Bozulan Yeniçeri ve Sipahi ocaklarını ortadan kaldırmak ve yerine Anadolu, Suriye, Mısır Türkleri ve Türkmenlerden oluşan bir ordu kurmak istenmiştir. Bu girişim ilmiye sınıfının çıkarlarına ters düşmüş ve bu sınıfın nüfuzunu tehdit etmiştir. Yeniçeri ve Sipahi ocakları isyan etmiştir. Yenilik çalışmalarının doğrudan ordu ile alakalı olması konumuz dışı gözükse de, isyanın dini esaslara dayandırılarak yapılması son derece önemlidir. Atmeydanı’na gidilerek Şeyhülislam Hocazade Esad Efendi’den fetva alınarak bazı devlet adamlarının, Sadrazamın ve Padişahın katledilmesi; Osmanlı’da ilk islami hareket olarak tarihe geçmiştir. İkinci önemli islami hareket olarak Osmanlı tarihine geçen, Kadızadeliler isyanıdır. Kadızade Efendi ve çevresindekilere göre, Hz. Muhammed’den sonra yapılan bütün yenilikler, müspet ilimler dahil olmak üzere haramdı. İşte sonunda İslam’ın kalesi olan Osmanlı Devleti, Cenab-ı Hakkın gazabına uğramış, bu hallere düşmüştü. Bu kişilerin amacı, Hz. Muhammed’den sonra yapılan bütün yenilikleri ortadan kaldırarak, kendi görüşlerine uygun bir düzen kurmaktı. Girişilen isyan hareketi, Köprülü Mehmet Paşa tarafından bastırılmıştır.

Osmanlı’da yapılan çarpıcı yenilik hareketlerinin başı sayılan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile çevresindeki yöneticilere karşı girişilen bir başka irtica hareketi de Patrona Halil olayıdır. Lale Devrinde, matbaanın da kurulması dahil, yapılan yenilik ve imar faaliyetlerine karşı olanlar, Arnavut Patrona Halil ile birlikte 1730’da isyan hareketi başlatmışlardır. Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin desteği ile III. Ahmet tahttan indirilmiş yerine I. Mahmut getirilmiştir.

1792 senesinde imzalanan Yaş Barış Antlaşması sonrasında, Osmanlı Devleti de gerekli ıslahatları yapmak için bir soluklanma zamanı bulmuş oluyordu. III. Selim, bu barış döneminden faydalanarak devlet içinde özellikle askeri alanda ıslahatlar yapmaya başlar. Nizam-ı Cedit ile devlet ile orduda başlayan yenilikleri, başka bir islami hareket bekliyordu. Yenilik hareketlerinden rahatsızlık duyan Şeyhülislam Ataullah, vaizlere telkinlerde bulunmuş ve onları camilerde yapılan vaazlarda halkı “askere ceket ve pantalon giydirip, Frenk muallimlere teslim eden” padişaha karşı gelmelerini teşvik ettirmiştir. Devletin ileri gelenlerinden Tayyar Paşa da; “Müslümanlara kafir elbisesi giydirildi, şimdi ne sipahi ne yeniçeri var, cümlesi başı kalpaklı Frenk oldu. Bunları emreden padişahtır. Kendisinin dine ve halka hıyaneti meydandadır” demekten çekinmemiştir. Nitekim, ıslahatlara karşı Kabakçı Mustafa liderliğinde isyan çıkmıştır ve padişah tahttan alınmıştır.

II. Mahmut devri, gerçekleştirilen yenilik hareketleri itibariyle Osmanlı Devleti’nin yol ayrımına girdiği bir dönemi ifade eder. Öncelikle ordu baştan aşağı düzenlenmiş, yeniçeri ocağı kaldırılmıştır. Hükumet teşkilatında, sosyal alanda, iktisadi ve adli sistemde değişikliklere gitmiştir. Avrupa tarzında eğitim veren rüşdiyeler, Harbiye ve Tıbbiye okullarının açılması ile eğitimde laikleşme hareketleri gerçekleşmiştir.

Tanzimat’tan önceki Osmanlı reform hareketleri, yeni ordunun kurulmasıyla ve sürekli bir ordunun meydana getirilmesine destek olacak yeni vergi kaynaklarının bulunmasıyla başlamıştı. Bu çabalar, 1839’dan sonra yeni bir idari, adli ve eğitim ağının yaratılmasıyla daha da yaygınlaştırılmıştır.[17]

Tanzimat dönemi boyunca yapılan bütün laiklik yolunda yenilikler, toplam nüfus içindeki payları %40 gibi önemli bir oranda olan gayrimüslimlerin ayrılıkçılığını önlemek içindir. Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuat Paşa gibi dönemin devlet adamlarının bıraktıkları metinlere genel olarak baktığımızda; 1700’lerden beri gelen ıslahat hareketlerinin geçirdiği aşamaların bir muhasebesi sonucunda, devletin iç ve dış problemleri karşısında ne yapılması gerektiği hakkında hemen hemen hepsinin aynı fikirde buluştuklarını söyleyebiliriz: Eski usullerden vazgeçmek! Tanzimat Fermanı, “usul-i atikayı bütün bütün tağyir ve tecdid” etmekten bahsederken, Fuat Paşa’ya göre geçmiş ile ilgiyi keserek yeni gelişme ufuklarına yönelmek zorunludur. Bu potansiyel mevcuttur ama bunun için bütün siyasi ve idari kurumlarımızı değiştirmek mutlaka gereklidir. Bu topyekun değişim önerisi için iki temel gerekçe ileri sürülür: dini ve beşeri. [18]

1840’lardan 1870’lere kadar süren bu dönemde; Gülhane Hatt-ı Hümayunuyla olsun, Islahat Fermanıyla olsun; gerekçeler her ne olursa olsun Tanzimatçıların gözle görülür bir şekilde laikleştirici bir politika uyguladıkları görülüyor.

Tanzimatçıların laikleştirici politikaları, üst düzey ulemayı devlet politikasının hazırlanması, ayrıntılandırılması ve uygulanması konularında sahip oldukları paydan tedricen yoksun bırakmıştır. Din, gene tedrici biçimde idari ve yargısal olaylardan ayrılırken, eğitim kurumları da la-dinileştirildi. Devlet adamlığının yanı sıra , ilahiyat eğitimi görmüş olmayı da gerektiren resmi makamlardan bir çoğu iktidarın kaynağını oluşturan yerler olmaktan çıkarıldılar.[19] Yargı sistemine getirilen değişiklikler, örneğin şer’i mahkemelere paralel bir laik nizami mahkemeler sisteminin kurulması, resmi eğitim kapsamında 1846’da bir Maarif Nezareti’nin kurulması, rüşdiyelerin yaygınlaşması istinaden Fransız lise programından esinlenilmiş bir lise inşa dalgası, 1880 yılında laik bir hukuk fakültesinin açılması gibi örnekler, bariz bir biçimde yeni ve laik bir çerçevenin yaratıldığını göstermektedir.

Temel kaygının devleti yeniden güçlü hale getirme olan Tanzimat düşüncesinin, laikliğe doğru atılan adımları şüphesiz sosyal anlamda bazı çelişkilere ve dengelerin bozulmasına sebep oldu. En büyük sarsıntı, şer-i alanda ve özellikle millet sisteminde yaşandı. Hukuk ve eğitim konularında devlet var olan sistemi ortadan kaldırmamasına karşın, batılı ve laik uygulamaları paralel bir şekilde başlattı. Nizamiye mahkemelerinin kurulmasıyla şer-i alan daraltıldığı gibi ; noterlik avukatlık gibi kurumların yerleştirilmesi sistemin islami temeldeki mantığını sarstı. Aynı şekilde eğitimde de laik bir okul sistemi oluşturularak eski yapıdan tamamen bağımsız alternatif bir öğrenim süreci kılındı. Bu reformlar toplumun gündemine ataerkil yapıyı temelinden sarsan üç tür eşitlik fikri soktu. Bunlardan ilki müslim-gayri müslimlerin kanun önünde eşitlenmesiydi. Kanun önünde eşit duruma getirilmek, yaşam biçimlerini karşılıklı olarak belirleyerek ‘doğal’ bir düzen yaratmış olan ezeli ve kadim zihniyete karşıydı. İkincisi, cemaat içi hiyerarşinin erimesine yol açtı. Örneğin, tüm Hristiyanların lideri durumundaki Ortodoks cemaat önemli bir prestij kaybına uğrarken kendi içindeki alt cemaatlerde de özerkleşme eğilimi başladı. Başka bir ifadeyle, ataerkil yapı sadece İslami cemaatin değil, bu topraklardaki tüm cemaatlerin ortak özelliğiydi; ve her değişim anında olduğu gibi, 19. yüzyılın Osmanlısında da toplumsal sistemin güç odakları değişime ortak direnç gösterdiler. Üçüncü ve son olarak da kadın ve erkek devlet nezdinde eşit hale geldi. Bu laik açılım, cemaatsal yapılar arasındaki ve bu yapıların içindeki güç ilişkilerini yıpratarak toplumu yeni bir anlam dünyası içinde homojenize etti.[20]

1870’lerin sonlarına doğru Yeni Osmanlıların Abdülaziz’e başlattıkları muhalefet mücadeleye dönüşür. Kanun-i Esasiyi ilan edeceğini beyan eden II. Abdülhamit tahta gelir.

Yeni Osmanlılar, Osmanlı entelijansiyasından çıkan, Aydınlanma’nın fikirlerinden yararlanan ve modernleşmeyi İslam’la sentezleştirmeye çalışan ilk örgütlü muhalefet grubuydu.[21] Romantik liberalizm ile birlikte içlerinde şiddetli ve romantizmden gelen bir vatanseverlik bulunuyordu. Ancak karşılaştıkları problem Osmanlı İmparatorluğu gibi değişik etnik ve dini gruplardan oluşan bir alanda “vatan” ın neresi olduğu tespit problemiydi. “Osmanlı” olmak en anlamlı şekliyle İmparatorluğun sınırlarını savunmaktı fakat bu sınırlar içinde paylaşılan bir “kimlik” oluşturmak daha zordu. Bundan dolayı, Yeni Osmanlılarda “Osmanlı” “Türk” “İslam” “Müslüman” kimliği etrafında devamlı gidip gelmeler tespit edebiliriz.[22]

Meşrutiyeti ilan eden II. Abdülhamit, önceki islamcıların önderdiği çözüm yollarını hatırlatacak şekilde, İslam’a yeni bir kullanım alanı sağladı. 19. yüzyıl boyunca imparatorluğun geniş topraklar ve nüfus kaybetmesi yüzünden Müsluman toplum farkedilir bir şekilde artmıştı; dolayısıyla, padişah iç politikayı şuurlu bir şekilde islamileştirdi. Sultan panislamizmi kullandı ve Madani tarikatını Osmanlı İmparatorluğunun Müslüman toplulukların hamisi olduğu fikrinin propagandasında seferber etti; fakat öte yandan Şeyhülislamı sıkı bir göz hapsinde bulundurttu, diğer sufi tarikatların güç kaybetmesine göz yumdu. Kendisinin kurmuş olduğu Mekteb-i Mülkiye-i Şahane gibi yeni, modern meslek okullarında din eğitimine özel önem verimesini istemesine rağmen, dini eğitim veren kurumlara karşı ilgisiz soğuk bir tavır takındı. Sultan Osmanlı’ya dayanan ve İslamiyet’in faydalı bir şekilde kullanılmasını amaçlayan bir anlayış sergilemiş fakat saltanatının sonlarında idari sistem saray sistemi ve eğitim büyük ölçüde laikleştirilmişti. [23]

93 Harbinin sürdüğü sıkıntılı zamanlarda, meclisteki azınlık mebusları çalışmaları sekteye uğrattığı gibi, bunalımı da arttırıyordu. Bunun yanında, meclis savaşın gidişatından hükumeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasi tansiyonu yükselltmekteydi. II. Abdülhamit, Kanun-i Esasi’nin kendine verdiği yetki ile meclisi kapadı. Bu durum, yeni osmanlıların bertaraf edilmesine yol açan istibdat dönemine karşın; Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişilerin başlattığı muhalefetin güçlenerek büyümesine zemin hazırladı. Nitekim Jön Türkler adı verilen meşrutiyet taraftarları İttihat ve Terakki Cemiyetini kurdular. Jön Türklerin güçlenmesi karşısında sultan II. Meşrutiyeti ilan etti.

1890’lardan itibaren padişaha karşı özgürlükçü bir muhalefet yürüten Jön Türkler, II. Abdülhamit’in yerleştirdiği islami politika karşısında ne yapacaklarını uzun zaman kestiremediler. Dinin bir “sosyal pekiştirici” olarak rolünü biliyorlar ve aynı zamanda İslam’ın Osmanlılar arasında ne kadar derin bir şekilde yerleşmiş olduğunu anlıyorlardı. İktidarda kaldıkları sürede programlarında İslam’a gittikçe artan bir değer verdikleri görünüyor çünkü ittihatçılar dinin ideolojik etkisinin ihmal edilemeyeceğini görmüşlerdi.[24]

II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında, halk katlarının fikirlerine tercüman olan bir ikincil ulema grubu, 1909’da İttihad-ı Muhammedi adında bir teşekkül kurdu. İttihad-ı Muhammedi’nin kuruluş beyannamesi, bir çeşit halk İslamlığını temsil etmesi açısından üzerinde durulmaya değer bir belgedir. Örgüt, İttihat ve Terakki’ye karşı yürüttüğü muhalefet dolayısıyla büyük ilgi görmüştür. Organı olan Volkan gazetesi, İstanbul’da en cesur muhalefet organları arasında yerini almıştır.

Volkan, Mizan ve Serbesti gazetelerinin arasında bulunduğu gazeteler aracılığı ile; muhalifler ,İttihat ve Terakki’ye karşı şiddetli bir muhalefet başlatmışlardır. Ordu içerisinde, hükümet ileri gelenlerinin kafir oldukları ve dinin kaldırılacağına fikirler yayılmaya başlar. Bu gelişmeler sonucunda, Taşkışla’daki Avcı taburları Sultan Ahmet meydanında toplanarak “şeriatı kurtarmak” amacıyla herkesi kendileri ile birleşmeye çağırmışlardır. Bir grup meclisi basmış ve meclis başkanı ve Tanin gazetesi başkanı zannettikleri iki kişiyi öldürmüşlerdir. İsyana bir süre sonra donanma erleri de katılmış ve Harbiye Nezareti sarılmış, bazı mektepli subaylar katledilmiştir. 31 Mart vakası diye bilinen bu olay, Osmanlı Tarihinde görülen en belirgin islami harekettir. Bu olaydan sonra irtica terimi Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatında yerini almıştır.

Osmanlı’da laik yapılanma girişimleri, Avrupalılaşma hamlelerine hız vermek amacıyla ortaya çıkmış olarak gözükmektedir. Özgür düşünce ve laiklik, kaynağını diğer batılı ülkeler gibi halktan almadığı için, dini çevrelerce sürekli eleştirilmiştir ve tarih boyunca karşıt hareketlere maruz olmuştur.

III- ATATÜRK DÖNEMİNDE LAİK DÜZENE GEÇİŞ VE KARŞITLARI

Cumhuriyet tarihi boyunca, “düşünce” üzerinde Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün son derece yoğun bir belirleyiciliği olmuştur, bu etki iki tür işlemiştir: Pozitif anlamda, yani bir tarz düşünceyi teşvik ederek ve destekleyerek ve negatif anlamda, yani o tarza uymayan düşünceleri yasaklayarak veya marjinalize ederek. Sonuç olarak, bütün bu Cumhuriyet tarihi boyunca herhangi bir düşüncenin “Atatürkçülük” ile bir çeşit modus vivendi kurmadan varolması hemen hemen imkansız hale gelmiştir.[25] Bu nedenle, Türkiye’deki laik düzeni incelemek için öncelikle kemalist ideolojinin laiklik anlayışını ele almak gerekir.

A- Kemalist ideolojinin laiklik anlayışı

Kemalist iktidar, dinin kamusal alandan uzaklaştırılması yönünde giderek radikalleşen bir çizgi izlemiş, çok köklü dönüşümlere girişmiştir.

Atatürk’te laiklik kavramı şu anlamı taşır: Din artık toplumsal, siyasal, ekonomik, eğitsel, sanatsal kurum ve kuralları belirleyecek bir pozisyonda değildir. Toplumlar bu alanları bilimsel verilerin yardımıyla demokratik bir süreç içerisinde çözümleme gereğine inanmaktadırlar. Herhangi bir dinin bu alanları düzenleyen değişmez, kutsallık niteliğini taşıyan hükümleri çerçevesinde ilerleme de, toplumsal uyuşma, toplumsal birlik ve dayanışma da, toplumsal barış da sağlanamaz. Dinlerin toplumu yönettikleri dönemde bile birçok mezheplere bölünmüş olmaları boşuna değildir. Üstelik yeni ve yakın çağlarda yaşamın blimsel olarak bilinebilir alanları durmadan genişlemiştir. Bu alanlarda özgür tartışmaya ve nesnel araştırma verilerine dayalı çözümler öneriler çoğunluk kararına dönüştürülerek toplumsal dayanışma içinde uygulamaya geçirilebilir. Bu olanak ortaya çıktıktan sonra, kimde ne türlüsü olduğu bilinemeyen (“iman ile paranın kimde olduğu bilinmez” sözü binlerce yıllıktır) dinsel inançların zorlamasıyla düzen kurmada direnmek toplumla uyum değil uyumsuzluk dayanışma değil, çözülme barış değil, kavga getirir. Kemalizmin laiklik anlayışı bu tablodan çıkan sonuca göre, dinsel inancı artık yalnızca bireylerin kendi bireysel vicdanlarına, bireysel özel yaşamlarına iter.[26]

Atatürk’ün tasarımında iki temel unsur vardı: “millet” ve “batı uygarlığı”. Hedef kişiyi “geleneksel doğulu cemaat hayatı” çemberinden kurtarmaktı. Mustafa Kemal, Osmanlı- İslam halk kültüründen kaynaklanan sosyal denetim araçlarından tiksiniyordu (mahalle, cami, kahvehane, imam, bekçi, mahalle kuralları, mübarek zatların adalet dağıtması vs.). İslami ahlak ve buyruklar kişiyi söndüren akıldışılıklardı. Laikleştirici reformlar, kişiyi halk denetiminden toplum baskısından sıyırmak içinde gerekliydi. Meşruluğunu bilim ve akıldan alan Batı toplumunun özgürlükçü ve yaratıcı kimliğine ancak böyle ulaşılabilirdi.[27]

Yeni düzene geçişte, düzenlemelerin nasıl bir laiklik anlayışına dayandığı 1937’de laiklikle ilgili Meclis görüşmelerinde Hükumet adına konuşan İçişleri bakanı Şükrü Kaya’nın şu ifadelerinden de anlaşılmaktadır: “Laiklikten maksadımız dinin memleket işlerinde müessir ve amil olmamasını temin etmektir. Bizce laikliğin çerçevesi ve hududu budur. Biz diyoruz ki, dinler, vicdanlarda ve mabetlerde kalsın, maddi hayat ve dünya işlerine karışmasın. Karıştırmıyoruz ve karıştırmayacağız.”

Bu ifadeler ve uygulamalar göstermektedir ki, bu dönemde laiklik genel bir dünya görüşü ve ideoloji olarak anlaşılmıştır. Eğer sorun salt devleti laikleştirmek olsaydı o zaman kamu düzeninin dışında kalan bireysel alana müdahale edilmemesi gerekirdi. Oysa yapılan düzenlemelerin bir kısmının doğrudan bireysel alana ilişkin olduğu görülmektedir. S. Sayarı’ya göre Atatürk’ün laiklik hareketi, genel olarak Batı’da anlaşıldığı gibi sadece devletle dinin birbirinden ayrılmasını öngörmez; dinin devlet kontrolü altına ve düzenleme sahası içine alınmasını da öngörür. Bir dizi düzenleme çerçevesinde Kemalist rejim, din üzerinde yönetsel denetimini büyük ölçüde genişletmiştir.[28]

Böylece, Cumhuriyetle birlikte laikliği otoriter zihniyetin mutlak hakimiyeti altına sokan batılılaşma anlayışı, bu kavramı kamu sahasının inanca ait taleplerden tamamen temizlenmesi ve bu sahanın devlet kontrolü altına alınması olarak yorumladı. Böylece Osmanlı klasik toplum anlayışının yarattığı ve yüzyıllarca toplumsal bir “doğal hak” olarak kullanılan özel alana, toplumun rızası alınmadan el konmuş oldu. Toplum cemaatsal yapıdan homojen bir yapıya geçerken doğal olarak yaşanması gereken özel alanın bir bölümünün kamu sahası haline gelmesi; devletin otoriter zihniyeti altında bir özgürlük genişlemesi değil aksine özgürlük daralması olarak yaşandı.[29]

Türkiye Cumhuriyeti kurucuları, dini, üstünde değerlerin, ideolojilerin ve gücün aşılabileceği çok işlevli bir halka olduğunu öğrenene kadar, önlerinde gerçek bir engel olarak gördüler. Kurumsal İslam’a karşı tavırları nefret dolu bir güvensizlikti. Burada, onlar için, Voltaire’in kiliseye duyduğu nefrete yakın bir vaziyet alış vardır. Yine de Voltaire, Türk liderlerden daha özgürdü. Dini kurumun baskılarına maruz kalmasına karşın, dinin böylesi birincil işlevi olduğu bir halkı hesaba katmak zorunda değildi.[30]

Türkiye’de laiklik, dini ve sosyal hayat şartları icabı doğmamış olduğundan, kabulü sırasında topluma yabancı idi ve bu yüzden; dinin sarsılarak kültürün zedelendiği milli birlik ve beraberlikte sarsıntıya uğradığı, sosyal ve ahlaki düzenin bozulduğu, milli gururun kırıldığı, din aleyhtarlığı ve hürriyet bir arada yaşayamayacağından laiklik anlayışının demokrasinin gelişimini kösteklediği görüşleri doğrultusunda birçok tepki ve eleştiriye maruz kaldı.[31]

Bu tepkilerin nedenlerine inilmediği için, yeni düzene tepki hep dinci nedenlere bağlanmış, “gericilikle” suçlanmış, hedef laiklik ilkesi olarak gösterilmiştir.[32]

İslamcı muhalefet, siyasal yapıdaki ulusçu – islamcı çatışması nedeniyle ve Osmanlı döneminde gelişmesine olanak tanıyan nedenlerin sürmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nde de geniş bir yandaş yığını bulabilmiştir. Bu muhalefet hareketinin önüne ise yasaklayıcı ve cezalandırıcı yöntemlerle çıkılmıştır. İslamın niteliği gereği çağdaş uygarlığa erişmeyi engellediği fikri ve İslamcıların dinsel görüşler ile Müslüman halkın yandaşlığını sağlayabildiği kanısı; İslamcı muhalefetin yasacılık yoluyla bastırılabileceği yanılgısına yol açmıştır. Bu nedenledir ki Hıyanet-i Vataniye Yasası ile başlayan bir dizi yasayla, İslamcı muhalefetin örgütlenmesi ve görüş açıklaması suç sayılmıştır.[33]

Laiklik kapsamı içinde yapılan reformlar ile bunlara karşı oluşan islami harektelerin olası sebeplerinin üzerinden geçtikten sonra; Atatürk döneminde gerçekleşen olayları somut bir şekilde görmek de fayda var.

B- Laik düzene geçişte yapılanlar ve islami hareketler

Türkiye 1920’den itibaren devleti ve toplumu laikleştirici dönüşümlere sahne olmuştur bunları dört alanda toplayabiliriz.[34]

a) Devletin Laikleşmesi

Bu yöndeki en önemli adımlar şunlardır:

- Amasya Kararları, Erzurum ve Sivas kongreleri ile ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesinin vurgulanması (böylece hakimiyet Tanrı’dan topluma verilmiş oluyordu.)

- TBMM’nin açılması ve “egemenlik ulusundur” ilkesinin kurtuluşun temeli yapılması

- 1921 anayasası (1. maddesinde “hakimiyet bilakaydü milletindir” denilmiş ve egemenliğin kaynağının Tanrısal olmadığı anayasallaştırılmıştır.[35]

- Saltanatın kaldırılması ( Rauf Bey ve hemfikirlerinin saltanat ve hilafete vicdanen ve hissen bağlı olduklarını, ailelerinin padişahın nimetleri ve ekmeğiyle yetiştiğini, saltanat ve hilafetin kaldırılmasının islam aleminde çok kötü etki yapacağını söylemelerine karşın gerçekleşmiştir)[36]

- Cumhuriyet’in ilanı (1928 nisanında yapılan değişikliklere değin, “Türkiye devletinin dini, din-i İslamdır” hükmü geçerli kalmak üzere cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet’e karşı gösterilen tepki saltanatın kaldırılması karşısındaki tepkiden daha kuvvetli olmuştur. Bunun nedeni, saltanatın kalkmasından sonra bile hilafeti yeni siyasal düzende Devlet Başkanı olarak görmek eğiliminin yaygın olmasıdır)[37]

- Hilafetin kaldırılması (Hilafetin kaldırılmasıyla, gündelik hayatın en küçük noktasına kadar nüfuz etmekte olan dinin, bu bölgelerle ilişkisi kesilmiş oldu.)[38]

- 1924 anayasası

- 1928 anayasa değişikliği ( Üç dinsel esas olan devletin dini, ahkamı şer’iye ve yemin anayasadan silindi. Gerekçe “Muassır medeniyet hukuku ammesinde, milletin hakimiyetinin tecellisine medar en mütekamil devlet şeklinin laik ve demokratik cumhuriyet olduğu müsellimattandır” cümlesi ile verildi.)[39]

- Laiklik ilkesinin anayasaya girmesi (“altı umde” den biri olarak 1937’de anayasaya girmesiyle, devletin temel yapısındaki gel-git’li laikleşme süreci tamamlanmış, 1920’de kayıtsız şartsız milet egemenliği ile açılan seyir defteri kapanmış oluyordu)[40]

Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı ve Hilafetin kaldırılması sonucunda; “halife ve şeriatı” yeniden egemen kılmak amacıyla, Şeyh Sait isyanı patlak vermiştir. Şeyh Sait dinin elden gittiği gerekçesiyle 1925 şubat ayında doğu illerinde ayaklanma başlatmıştır. Bu ayaklanma ile, etkinlikleri aynı zamana rastlayan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası “dinsel gericilikle” ilintileri olduğu söylenerek kapatılmıştır.[41]

Bunun üzerine İttihat ve Terakki Fırkası üyeleri bu fırkayı yeniden kurmak için teşebbüse geçtiler. İktidarı ele geçirmek maksadıyla Atatürk’e suikast planları bu dönemde başlamıştır fakat gerçekleşmeden suikastçılar silâhlarıyla yakalanarak tevkif edilmiştir. 14 Temmuz 1926'da başta Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Çopur Hilmi, Şükrü Bey, Ayıcı Arif, İsmail Canpolat olmak üzere 13 kişi idam edilmiştir.

Meclis içinden gelen muhalefeti toplumdaki eleştri ve tepkiler izlemiştir. Askeri Hoca başkaldırısı bastırılmış, ve Hoca ölüm cezasi ile cezalandırılmıştır. Silifke olayını, Reşadiye, Bursa, Adapazarı olayları izlemiştir.[42]

Ayaklanmalar sonucunda çıkarılan Takrir-i Sükun Kanununun ve İstiklal Mahkemelerinin yarattığı buyurgan hava altında diğer devrimler gerçekleşmiştir.[43]

b)Hukukun laikleşmesi

- Şer’iye vekaletinin kaldırılması ( md 1 TC’de insan ilişkilerine ilişkin olan hükümlerin yasallaştırılması ve uygulanması TBMM ile onun kurduğu hükümete ait olup, iyiyle kötüyü ayırdedici İslam dininin bundan başka inançları ve tapınmaları için Cumhuriyetin başkentinde bir “Diyanet İşleri Başkanlığı” makamı kurulmuştur ibaresini içerir)[44]

- Mecellenin kaldırılması

- Şer’iye mahkemelerinin kaldırılması

- İsviçre ve İtalya’nin ilgili yasaları temel alınarak Türk Medeni Kanunun, Borçlar Kanununun, Türk Ticaret ve İcra-İflas Kanunlarının kabulü

- Kadın haklarına ilişkin yasal düzenlemeler (İsviçre Medeni Hukukunun kabulüyle getirilen geniş bir alandaki değişimler, kadının yasal statüsünün dönüşümü ile ilgiliydi. Bunlar arasında tek-eşli evlilikler, varisler olarak erkek ve kadınların statü eşitliğini ve emlakın yönetimi ile ilgili birtakım hükümler yer alıyordu. Bunu 1930’da kadınlara mahalli seçimlerde seçme ve seçilme hakkının verilmesi, 1934 senesinde genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının kabulü takip etti.)[45]

c)Eğitimin laikleşmesi

- Medreslerin ve mahalle mekteplerinin kaldırılması

- Eğitimin birleştirilmesi (Mustafa Kemal’in kişiyi topluluk normlarından kurtarma girişiminde karşımıza çıkan ilk görüntü Tevhid-i Tedrisat kanunudur. Bu kanun, eğitimi, ilk ve son defa ulemanın elinden almakla kalmadı, ayrıca ortak eğitimin ve böylece de okul yıllarından ileriye doğru cinsiyetler arasında tam anlamıyla yeni bir kaynaşmanın yolunu açmış oldu.)[46]

- Üniversitelerin kurulması

d)Kültürün laikleşmesi

- Türbe, tekke, ocak...ların kapatılması; şeyh, efendi, mürit, seyyit, mansıp, dede sanlarının kaldırılması ve kullanılmasının yasaklanması

- Yazı Devrimi (Geçmişle ilişkilerin kopartılmasını amaçlayan en etkili reformlardan biridir. Yazı Devrimi, simgesel önemi bakımından Şapka devrimi ile karşılaştırılabilir fakat alfabe değiştirmek, bir kuşak içinde o zamana kadar yazılmış bütün yapıtları okunmaz/anlaşılmaz hale sokmuştur. Bu, düşünülebilecek en köktenci kültür değiştirme girişimiydi.)[47]

- Giysi Devrimi, örtünmenin kalkması, soyadı kanunu

- Tarih Devrimi

- Takvim, ölçüler, resmi tatil ve bayramlarla ilgili düzenlemeler

- Sanatın laikleşmesi

- Uluslararası ilişkilerin laikleşmesi

Siyasal partileri, taşraları ve dinsel gericiliği bağlayan ikinci bir sarsılma 1930’da ortaya çıkmıştır. O sırada, Kemalizme karşıt birçok grubun kuvvetle desteklediği çok partili siyasa konusunda yapılan bu deney, (Serbest Cumhuriyet Fırkası) Menemen kasabasında küçük “patrona” tipinden bir ayaklanmayla sonuçlandı. Çevrenin temel yeri olan taşra, Cumhuriyet’in laik amaçlarına hıyanetle bir kez daha özdeşleştirildi.[48]

Dolayısıyla; Atatürk dönemi otoriter zihniyetin ve merkeziyetçi yapının, ‘laik’ ve ‘türk’ ideolojiyle bütünleştiği bir eylem alanı oldu. Her türlü baskı ve şiddet, meşruiyetini laiklik ve milliyetçilikte temellendirirken; bu ilkeler de devletçi anlayıştan güç alarak toplumsal ve zihinsel yapıyı şekillendirdiler.[49]

IV- SONUÇ

Aşikar bir şekilde, Kemalist laikliğin temeli; konu üzerindeki temel Jöntürk fikirlerinde atılmıştı. 1924’teki Kemalist reformların tümü, Osmanlı laikleşme sürecinin mantıksal sonuçları olarak görülebilir. Kemalistlerin seleflerinden çok daha ileri gittiği alanlar, 1925’te tarikatların yasaklanması ve tekkelerin kapatılması ile 1926’da Avrupa Medeni hukukunun toptan kabulüydü. Bu önlemler radikal olarak yeniydiler; çünkü, devletin artık kendine bağlı olmayan dinsel kurumlara ve yurttaşlararası kişisel ilişkilere önceden görülmemiş bir ölçüde müdahale etmesi anlamına geliyordu. Bu sadece kurumlar ve yasamayı değil, ama sıradan yurttaşın yaşam tarzını da etkiledi.

Mustafa Kemal’in Osmanlı İmparatorluğunun enkazı üzerine doğduğunu tahayyül ettiği toplum hakkındaki fikirleri, kollektiflik üzerinde toplanmakta ve bu fikirler kendilerine has güçlerini buradan almaktaydı. Görüşleri aynı zamanda, kişiyi islam cemaatinin boğucu camiasından kurtarma konusu üzerinde de yoğunlaşıyordu. Ama, yeni bir “ortak şuur” ve cemaat etkilerinden kurtarma, Mustafa Kemal’in başarmayı gerçekten istediği şeyin yani Türkler için yeni bir kimliğe doğru ağır ağır ve devamlı ilerlemenin sadece iki cephesiydi. Bu kimliği Cumhuriyetin yeni sembolleri etrafında kristalleştirmek için, sonuncu “duyguları harekete geçirme” kabiliyeti ile birlikte bir “duyumsal unsur”a da sahip olmak zorundaydı.

Kemalizmin sembollerinin, bu fonksiyonu ancak sınırlı Türkle üzerine aldığını görüyoruz. Fakat, ayrıca, Kemalizm Türklerin ferdi kimliklerini oluşturmada İslam’ın oynadığı rolü anlamamıştı. Her şeye rağmen, İslam’ın, kişinin bu dünyadaki varlığına, onun asli ontolojik güvensizliğine seslenen, kendisini psikolojik dürtülere tutunmasını sağlayan bir yönü olagelmişti.[50]

Yapılan reformlar uzantısında, yerleştirilen kemalist düzen ortadan kaldırılması gereken pürüzlere yol açmıştır. Bunlardan birincisi, skolastiğin tipik özelliği olan doğrunun ölçütü olarak otoritecilik anlayışının, eğitimde ve bazı çevrelerde, Kemalist skolastik şeklinde sürdürülmesidir. İkincisi birinciya bağlı olarak, modeli Batı’da olan rejimin, orada olduğu gibi, örneğin halk iradesine, insan doğasına, halkın mutluluğuna müracatla değil; hala antik ve dinsel bir anlayışla “Atatürk böyle istedi/yaptı” veya “o olsaydı böyle yapardı” formülü ile meşrulaştırılmasıdır. Son olarak, “kendisi için en iyi olanı halk kendisi bilir.” ilkesi yerine “halk için en iyi olanı elitler bilir.” ilkesinin sürdürülmesidir. Bu anlayış halkı yanlış yapmaktan korumuş olabilir, fakat hep çocuk kalmasına, bileği güçlü, karizmatik bir lider ya da bir “Baba” arayışına sevketmiştir.[51]

KAYNAKÇA

§ BELGE Murat, “Mustafa Kemal ve Kemalizm”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed. 2, Vol. II, Ed. by.:Murat Belge, İletişim Yayınları, 2001, p.29.

§ ÇETİNSAYA Gökhan, “Kalemiye’den Mülkiye’ye Tanzimat Zihniyeti”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed. 4, Vol.I, Ed. by.:Murat Belge, İstanbul, 2002, Ed.4, p. 54-55.

§ GÜROL Hacer, “Laikliğin Tarihsel Gelişimi ve İslamiyet”, 2002, (Çevrimiçi), http://www.kemalist.org/html/sections.php?op=viewarticle&artid=348 .

§ KÖKTAŞ Emin, “Din ve Siyaset- Türkiye’nin Demokratikleşme Sürecinde Problem Alanı, (Çevrimiçi), http://www.uni-frankfurt.de/irenik/relkultur51.htm .

§ MAHÇUPYAN Etyen, Türkiye’de Merkeziyetçi Zihniyet, Devlet ve Din, Ed. 1, İstanbul, Yol Yayınları, Şubat 1998.

§ MARDİN Şerif, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Ed. 7, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999.

§ MARDİN Şerif, Türkiye’de Din ve Siyaset, Ed.8, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001.

§ MARDİN Şerif, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Ed. 9, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002.

§ MARDİN Şerif, “Yeni Osmanlı Düşüncesi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed. 4, Vol I, Ed. by. Murat Belge, İstanbul, 2002, p.49.

§ OZANKAYA Özer, Türkiye’de Laiklik, Ed. 6, İstanbul, Cem Yayınevi, 1995,

§ ÖZEK Çetin, Devlet ve Din, İstanbul, Ada Yayınları.

§ POULTON Hugh, Silindir Şapka Bozkurt ve Hilal, Ed. 1, Trans. by Yavuz Alogan, İstanbul, Sarmal Yayınevi, 1999.

§ TANÖR Bülent, Kurtuluş Kuruluş, Ed. 2, İstanbul, Çağdaş Yayınları, Ekim 1998,

§ TUNÇAY Mete, “İkna (İnandırma) Yerine Tecebbür (Zorlama)”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed. 2, Vol II, Ed. by.:Murat Belge, İstanbul, 2002, p. 92

§ ÜNDER Hasan, “Atatürk İmgesinin Siyasal Yaşamdaki Rolü”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed.2, Vol. II, Ed. by.:Murat Belge, İstanbul, 2002, p. 154-155


[1] Murat Belge, “Mustafa Kemal ve Kemalizm”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Vol. II, Ed.by.: Murat Belge, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, p.29

2 Hacer Gürol, “Laikliğin Tarihsel Gelişimi ve İslamiyet”, 2002, (Çevrimiçi) http://www.kemalist.org

[3] Bülent Tanör, “Kurtuluş Kuruluş”, Ed.2, İstanbul, Çağdaş Yayınları, Ekim 1998, P. 243-4

[4] Çetin Özek, “Devlet ve Din”, İstanbul, Ada Yayınları, P. 363

[5] Şerif Mardin, “Türkiye’de din ve Siyaset”, Ed.8, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, P. 39-40

[6] Şerif Mardin, op.cit., P. 115

[7] Özer Ozankaya, “Türkiye’de Laiklik”, Ed.6, İstanbul, Cem Yayınevi, 1995, P.119

[8] Hugh Poulton, “Silindir Şapka Bozkurt ve Hilal”, Ed. 1, Trans. by Yavuz Alogan, İstanbul, Sarmal Yayınevi, 1999, P. 54

[9] Çetin Özek, op.cit, P. 367

[10] Etyen Mahçupyan, “Türkiye’de Merkeziyetçi Zihniyet Devlet ve Din”, Ed.1, İstanbul, Yol Yayınları, Şubat 1998, P. 59

[11] Etyen Mahçupyan, op.cit, P. 38-9

[12] Şerif Mardin, “Beddiüzzaman Said Nursi Olayı”, Ed. 7, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999, P. 189

[13] Şerif Mardin, “Türkiye’de Din ve Siyaset”, Ed.8, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, P. 17

[14] Özer Ozankaya, op.cit., P. 120

[15] Hacer Gürol, “Laikliğin Tarihsel Gelişimi ve İslamiyet”, (Çevrimiçi), www.kemalist.org

[16] Etyen Mahçupyan, op.cit, P. 41

[17] Şerif Mardin, “Beddiüzzaman Said Nursi Olayı”, Ed. 7, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999, P. 170

[18] Gökhan Çetinsaya, “Kalemiye’den Mülkiye’ye Tanzimat Zihniyeti”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed.4, Vol. 1, Ed. by. Murat Belge, İstanbul, 2002, P.54-5

[19] Şerif Mardin, op.cit, P. 171-4

[20] Etyen Mahçupyan, op.cit, P. 107-110

[21] Hugh Poulton, op.cit, P. 73

[22] Şerif Mardin, “Yeni Osmanlı Düşüncesi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed.4, Vol. 1, Ed. by. Murat Belge, İstanbul, 2002, P.49

[23] Şerif Mardin, “Türkiye’de Din ve Siyaset”, Ed.8, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, P. 92-3

[24] Şerif Mardin, op.cit, P. 14-17

[25] Murat Belge, “Mustafa Kemal ve Kemalizm”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed.2, Vol. 2, Ed. by. Murat Belge, İstanbul, 2002, P.30

[26] Özer Ozankaya, op.cit, 169-71

[27] Bülent Tanör, op.cit, P. 248

[28] Emin Köktaş, “Din ve Siyaset, Türkiye’nin Demokratişleşme Sürecinde Problem Alanı”, (Çevrimiçi), http://www.uni-frankfurt.de/irenik/relkultur51.htm

[29] Etyen Mahçupyan, op.cit, P. 43

[30] Şerif Mardin, op.cit, P. 162-3

[31] Hacer Gürol, op.cit.

[32] Çetin Özek, op.cit, P. 677

[33] Çetin Özek, op.cit, P. 678

[34] Özer Ozankaya, op.cit.., P.190-287

[35] Çetin Özek, op.cit, P. 460

[36] Bülent Tanör, op.cit, 167

[37] Çetin Özek, op.cit, P. 474

[38] Şerif Mardin, op.cit, P.

[39] Bülent Tanör, op.cit, 251

[40] Bülent Tanör, op.cit, 252

[41] Şerif Mardin, “Türkiye’de Toplum ve Siyaset”, Ed.9, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, P. 61

[42] Çetin Özek, op.cit, P. 478

[43] Mete Tunçay, “İkna (İnandırma) Yerine Tecebbür (Zorlama)”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed.2, Vol. 2, Ed. by. Murat Belge, İstanbul, 2002, P.92

[44] Özer Ozankaya, op.cit, P. 208

[45] Şerif Mardin, “Türkiye’de Din ve Siyaset”, Ed.8, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, P. 73-4

[46] Şerif Mardin, op.cit, P. 73

[47] Mete Tuncay, op.cit, P. 94

[48] Şerif Mardin, “Türkiye’de Toplum ve Siyaset”, Ed.9, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, P. 61

[49] Etyen Mahçupyan, op.cit, P. 130

[50] Şerif Mardin, “Türkiye’de Din ve Siyaset”, Ed.8, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, P. 76-7

[51] Hasan Ünder, “Atatürk İmgesinin Siyasal Yaşamdaki Rolü”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, Ed.2, Vol. 2, Ed. by. Murat Belge, İstanbul, 2002, P. 155

4 Ocak 2010 Pazartesi

ATATÜRK İLKELERİ

ATATÜRK İLKELERİ

CUMHURİYETÇİLİK;

Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.

Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.

Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır. Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak, seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü, işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.

Osmanlı Devleti, bir cumhuriyet değildi. Padişahlar Osmanlı Ailesi içinden çıkarlardı. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. Gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı. Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi, tersine, padişah bunların, yani millet isteğinin üzerinde idi. Son karar, son söz kesinlikle padişahındı.
Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. Atatürk, cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir.

Atatürk, bir cumhuriyet âşığı idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken, genç Mustafa Kemal, padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. Hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. Erzurum Kongresi'nin açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. Kişisel saltanata son verildi.

Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren, irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun değildir".

Pek iyi anlaşılıyor ki, Atatürk, halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince, hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır, işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.

Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip, bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile, milletin tümüne değil de, sadece birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden Bolşevizm'e karşı çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması, yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır.

Atatürk'e göre, "Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir". Atatürk, demokrasinin Osmanlı Saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki, Türk inkılâbının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık, yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.

Atatürk'ün Cumhuriyetçilik ile İlgili Bazı Sözleri
<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1025">Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)
<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1026">Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1027">Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1028">Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

MİLLİYETÇİLİK;

Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir?

Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi, bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.

Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da, Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.

Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.

Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.

Atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.

Atatürk'e göre, "asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir", öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır".

Atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir". Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; "Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür".

Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise "memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz kutsaldır. "Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".

Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.

Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki, Türklerin kurduğu en büyük, en görkemli devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı, tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor, dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.

XVII. yüzyıldan itibaren Batı'da iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı'da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla, milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.

Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "Osmanlı" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.

Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk, vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.

Türk milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşında, Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.

Atatürk, yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk, Lozan Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.

Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.

Atatürk'ün Milliyetçilik ile İlgili Bazı Sözleri

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. (1923)

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur. (1923)

Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir. (1920)

HALKÇILIK
Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.

Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.

Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır.
Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.

Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.

Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.

Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.

Atatürk'ün Halkçılıkla İlgili Bazı Sözleri

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1029">İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1030">Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir. (1921)

<IMG src="file:///C:\Users\escort\AppData\Local\Temp\msohtmlclip1\01\clip_image001.gif" width=7 height=8 v:shapes="_x0000_i1031">Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir. (1923)

LAİKLİK
Türk ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılâbı, içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.

Laikliğin kısa tanımı, daha önce belirlenmişti. Yeniden özetleyecek olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır.

Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık, kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri, ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme durdu, İslâm dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları geliştirmekteydiler.

İşte Türkler Müslüman oldukları vakit, İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular, İslâmlığı Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

Osmanlı Devleti'nin bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.

Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :"Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır... Dinime, gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.

Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: "Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı".

Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?" Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.

Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.

Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.

Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.

Türk milleti ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.

Atatürk'ün Laiklik ile İlgili Bazı Sözleri
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

DEVLETÇİLİK;

XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:

Liberal Ekonomi:Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak, eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli, bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar gelmişlerdir.

Sosyalist Ekonomi:Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat, devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.

Ilımlı Ekonomik Sistemler:Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.

Devletçilik:Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan, gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca değerlendireceğiz.

Devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.

Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. Son araştırmalar, Türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1029 yılında, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da Türkiye'de 196'ya erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119'dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye'nin yeri, Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939'da 1625'e yükselmiştir.

Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.

İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir kargaşa geldi.

Atatürk'ün baş ilkelerinden devletçilik, Türkiye'yi ekonomik bakımdan kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.

Atatürk'ün Devletçilik ile İlgili Bazı Sözleri;

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir. (1937)

İNKILÂPÇILIK;
İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir.

Bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.

Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk'e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar yapılmıştır.

Atatürk'e göre "inkılâp milletin esenliği için halk adına yapıldı". "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkılâp, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. Gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.

Türk Milleti iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. Öyleyse inkılâpçılık nedir? Atatürk'e göre, "gerçek inkılâpçılık onlardır ki, ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların, ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".

Demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek, inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.

Türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir, işte Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkılâbının korunması, geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: "İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır".

Evet, bu özlü sözlerin ışığında, bilinçli inkılâpçılık Türk Milletinin geleceği olmalıdır.

Atatürk'ün İnkılâpçılık ile İlgili Bazı Sözleri

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)
Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)