Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2010 Pazartesi

Mekke'nin Fethi

Mekke'nin Fethi

Hudeybiye Anlaşmasından sonra Bekr kabilesi Kureyşle, Huzacı kabilesi Hz. Peygamberle (s.a.v.) anlaşma yapmıştı. öteden beri Hz. Peygambere (s.a.v.) yakınlık duyan Huzaalılar bir su başında uyurken Bekr kabilesinin baskınına uğradılar. öldürülen yaralanan insanlar vardı. Bir kısmı kaçtı, Medineye geldi, Rasulullah (s.a.v.) Efendimize durumu anlattı. Hatta kendilerine saldıranlar arasında Kureyş'ten insanların bulunduğunu haber verdi.

Mekke'de ise telaş başlamıştı. Ebu Süfyan yola çıktı, Hz. Peygambere (s.a.v.) geldi ve anlaşmayı yenilemek üzere geldim'' dedi. Rasulullah (s.a.v.).

Efendimiz, ''Siz anlaşmayı bozacak bir iş yaptınız mı?'' dedi. Hayır cevabını alınca,

- O halde anlaşmanın yenilenmesine ihtiyaç yoktur, cevabıyla mukabele etti.

Ebu Süfyan'ın ısrarları fayda vermedi. Hz. Ebu Be kir'den, ömer'den, Ali'den, hatta Hz. Fatıma'dan veya küçücük Hasan ve Hüseyin'den birini aracı yapma çabaları boşa gitti. Hiç bir iş yapamadan Mekke'nin yolunu tuttu.

O artık eski Ebu Süfyan değildi. Uhud muharebesini kazandığı sırada haşmetli bir horoz gibi ''Yücel ey Hubel, yücel ey Hubel!...'' diye bağıran, tuttuğunu koparacak, vurduğunu yıkacak bir seviyeye geldiğine inanan Ebu Süfyanın yerini şimdi kulakları düşmüş, omuzları çökmüş, Mekke'ye varınca Kureyşlilere ne cevap vereceğini bilemez hale gelen bir Ebu Süfyan almıştı.

Ebu Süfyan o güne kadar vicdanına söz hakkı tanımamış, elini alnına koyup düşünme yolunu denememişti. Şayet bu yolu tutsaydı, Allah'ın peygamberi olduğunu iddia eden bu insanın, bu iddiayı ortaya atmasından daha önce ve daha sonra asla yalan söylemediğini, verdiği haberlerde hiç yalancı çıkmadığını hatırlayacaktı. Bir yıl öcne Bizans hükümdarının önünde ifade verirken on, emanete ihanet etmediğini, sözüne sadık bir insan olduğunu söyleyen kendisiydi.

Ayrıca Rasulullah (s.a.v.)'ın getirdiği dini bir kerre olsun insani düşünceler altında, aklın ve mantığın ölçüleriyle tartma yolunu tutmamıştı. Şayet bu yolu tutsaydı, hala birer ilah olarak kabul ettiği putların birer taş ve ağaç parçasından ibaret olduklarını anlayacaktı. Yıllardan beri güneş altında toz, yağmur altında kalan, hiçbir iş yapmayan, söyleneni anlamayan, kimseye zararı ve faydası olmayan bu varlıklara aklı başında olan bir insanın ilah demesi kadar gülünç bir durum olamazdı.

Ebu Süfyan, İslam'ı kabul etse neyi kaybederdi, ya da neyi kazanırdı? Hz. Peygamberin (s.a.v.) tebliğ ettiği ahkamın kime ne gibi zararı vardı? İslam'ı kabul edenlerde ne gibi bir geri leme söz konusu olmuştu? Ebu Süfyan zihnini bu konular ile hiç yormamış, sadece Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz'in davasını nasıl durduracağını, İslamı daha doğuş halinde iken nasıl boğacağını düşünmüş ve alnını bu yolda terletmişti.

Şimdi günden güne gücünü kaybetmenin verdiği ezik likten başka hiçbir şeyi düşünemez durumdaydı. Mekke'ye vardığında neler oldu, dediler. Olanları anlattı.

- Sen hiçbir iş yapmış olmadın, dediler.

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz derhal ordu toplanmasını emretti. Yol üzerinde bulunan ve İslam'ı kabul etmiş olan kabilelere hazır olmalarını geçerken uğrayıp asker alacaklarını bildirdi. Ancak seferin nereye yapılacağı konusu gizli tutuluyordu. Bu arada Mekke'ye giden yollar tutulmuş, o tarafa kimsenin haber götürmesine imkan bırakılmamıştı.

Bu arada Sare ismindeki şarkıcı birkadın Medine'ye uğradı. Hz. Peygamber'le (s.a.v.) görüştü ve yoluna devam etti. Ancak Hatib b. Ebi Beltea isimli bir sahabi, yapılan hazırlıkların Mekke ile ilgili olduğunu fark etti. Bir mektup yazdı, tedbirli olun, dedi ve onu şarkıcı kadına teslim etti. Mekke'de sözü geçen insanlardan kimi bulursa ona verecekti.

Yüce Mevla durumu Sevgili Rasulü'ne bildirdi. Hz. Ali'nin yanına iki arkadaş daha katıldı. Hz. Peygamberin (s.a.v.) haber verdiği yerde ona yetiştiler. Biraz tehdit edilince kadın mektubu teslim etti.

Hatib çağırıldı, ifadesi alındı. Hz. ömer'in öldürme teklifi karşısında Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ''Hatib Bedir ehlindendir, Yüce Mevla onu bağışlamıştır.'' buyurarak affetti.(Buhari Cihad 142 (cilt4/19)) Ancak Yüce Mevla'nın bu konudaki fermanı da Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz'e ulaştı. ''Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. onlar size gelen gerçeği inkar etmişken siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar, Rabbiniz olan Allah'a inanmanız sebebiyle peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Sizler benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?...''(Mümtahine Suresi, 1-3) diyordu.

Bu arada mü'minlerin, mü'min olmayanlarla ilgileri konusunda iki ayet gelmişti: ''Din uğrunda sizinle savaşmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı Allah yasak etmez. Allah adalet sahibi olanları sever. Allah ancak sizinle din uğrunda savaşa çıkanları, sizi yurdunuzdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardımcı olanları dost edinmenizi yasak eder. Kim onları dost edinirse işte asıl zalim olanlar onlardır.'' (Mümtahine Suresi, 8-9 ) deniliyordu.

Sekizinci hicret yılının Ramazan ayının onuncu günü orduya hareket emri verildi. Hanımlar arasında kur'a çekilmiş, ümmü Seleme ve Meymune annelerimizin bu sefere katılacakları belli olmuştu.

Medine'den yüz kırk km. uzakta bulunan Usfan bölgesine geldiklerinde ikindi namazını kıldılar. Pek yorulmuşlardı. Hararetten diller damaklara yapışmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.) devesine bindi. Bir bardak su istedi. Herkesin görmesi için bardağı bir müddet havada tuttu, sonra bismillah diyerek içti. Medine'den ayrılalı oruç tutmakta ısrar edenler varsa oruçlarını bozmalarını emretti. Efendimiz'in meşakkat çeke çeke seferde oruca devam etmek hayırlı amel sayılmaz'' buyurduğu biliniyordu.

Yolda Hz. Peygamber'in (s.a.v.) amcası Abbas ile buluşuldu. Ailece Medine'ye göçmekteydi. Son muhacir olarak belirlendi. Aile efradını ve eşyasını gönderdi, o da orduya katıldı.

Mekke civarında Merruzzehran bölgesinde geniş ölçüde ateş yakıldı. Geceleyin gökyüzünün kızıla boyanması üzerine olayı araştırmak üzere gelen Ebu Süfyan yakalandı. Hz. ömer'in kılıcı ya da İslam'ın kabul edilmesi arasın da bocalayan Ebu Süfyan en sonunda şehadet kelimelerini söyledi. Rasulullah Efendimiz, Mescid-i Haram'a giren emindir. Ebu Süfyan'ın evine giren emindir, kendi evine girip kapısını kitleyen emindir, buyurdu ve Ebu Süfyan salıverildi.

Ertesi gün İslam ordusu iki koldan şehre girdi. Yukarı taraftan girenlerin başında Hz. Peygamber (s.a.v.) vardı. Aşağı taraftan giren ordu Halid b. Velid'in emrine verilmişti. Karşı durmakta ısrar eden birkaç kişi hariç olmak üzere Mekke kansız bir şekilde teslim alınmış oluyordu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, sekiz yıl önce hayatına kastedilmiş bir insan olarak bu şehri terketmişti. Şimdi emrindeki onbin askerle gelmiş ve şehri teslim almıştı. Ama ona bakan gözler, başı dik ve muzaffer bir komutan edasını değil, her an Rabb'ine hamd ve şükür borcunun bulunduğunu bilen bir insanın mütevazı durumunu gördüler.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz binekli olduğu halde Ka'be'yi tavaf etti. Zemzem içti. Safa ile Merve arasında say etti (yedi defa gidip geldi). Daha sonra Ka'be'nin etrafında bulunan putların yıkımına sıra geldi. Elindeki değnekle ittiği put devriliyor, Rasulullah Efendimiz ise ''Hak geldi batıl yok olup gitti. Zaten batıl, yok olup gidecektir.'' mealindeki ayeti okuyordu.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ka'benin eşiğine çıktı. Karşısında kendilerine ne gibi muamele yapılacağı korkusuyla bekle yen insanlara bir konuşma yaptı. Sözlerinin sonunda

- Ey insanlar, size yapacağım muamele konusunda neler düşünüyorsunuz, dedi.

- Sen şerefli bir kardeşsin. Şerefli bir kardeşin Oğlusun iyilikle muamele edeceğini umuyoruz, dediler.

- Bugün size, Peygamber Yusuf (a.s.)'un söylediği söz den daha fazlasını söyleyecek değilim. Bugün size bir azarlama ve ayıplama yoktur. Gidin, hepiniz serbestsiniz buyurdu. (Buhari İlim 37(Cilt 1/34))

Böylece umumi af ilan edilmişti. Ancak bu adamlar affa layık oldukları için mi, yoksa Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz'in yüce ahlakının bir gereği olarak mı affedildikleri dü şünülmelidir. Bugün ''şerefli bir kardeşsin...'' dedikleri insana yıllar boyu yalancı, sihirbaz, şair, mecnun diyenler bunlardı. Bugün yine aynı sözleri söylemelerine engel olan şey, güç ve kuvvetin Hz. Peygambere (s.a.v.) geçmiş olmasıydı. Yoksa Hz. Peygamber (s.a.v.) bugün ne derece haklı ise, İslam davasını ilan ettiği günde de o derece haklı idi. Ama yumruğunu tepelerine indirecek güce sahip Olduğunu ispat ettiği güne kadar onun şerefinden bahseden olmamıştı.

Bu olay pek açık şekilde gösteriyor ki bir insan haklı olduğu kadar da güçlü olmak zorundadır. Güç ve kuvvetin desteklemediği hak, güçlülerin amansız darbeleri altında ezilmeye mahkum olacaktır. Peygamberler insanlığın tanıdığı en doğru ve haklı davayı getirmişlerdir. Onların karşısına duran ve mücadele eden insanlar peygamberlerin maddi güç sahibi olmayışlarından faydalanmışlardır. İnsanların Hz. Süleyman karşısında direnemeyişleri, onun diğer peygamberlerden daha haklı oluşuna değil güçlü oluşuna bağlanmalıdır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuşmayı yaptıktan sonra Ka'be'yi açtırmış ve içeri girmiştir Yanısıra Ka'be anahtarını taşıyan Osman b. Talha'dan başka sadece iki sevgili vardır. Bunlar Bilal ve üsame'dir. Her ikisi de azad edilmiş köle durumun da olup kömür gibi siyah insanlardır. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bu davranışı ise hiç kimseye gösteriş yapma maksadına dayan mamaktadır.

Fetihten sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) Safa tepesine oturmuş, İslam'ı kabul etmek isteyen insanlardan beyat almıştır. Daha sonra kadınlar gelmiş onlar da Hz. Peygamber'e (s.a.v.) sözver mişlerdir.

Mekke'nin Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi Araplar arasında büyük bir olay olarak kabul edildi. özellikle Hevazin grubu Mekke'yi tekrar ele geçirmek için harekete geçtiler. Yirmi bin kişilik bir ordu toplandı. Bu orduya Hevazinliler hanımları ve çocukları ile birlikte taşınabilir olan bütün mallarını da getirmişlerdi. Komutan Malik b. Avf en Nasri idi.

Mekke'de Müslüman olanların da katılmasıyla birlikte sayısı on iki bin olan İslam ordusu onları karşılamak üzere Huneyn bölgesine yürüdü. O güne kadar bu derece kalabalık bir ordu ilk defa toplanmış oluyordu. ''Bu sayıdaki bir ordu ile artık biz yenilmeyiz'' diyenler vardı.

Halbuki muharebeyi kazandıran asıl sebep ordunun kalabalık oluşu değildi. Bedir'de kendilerinden üç misli fazla olan bir orduyu perişan edenler, iman kuvvetiyle ve Allah'ın yardımıyla o zafere ulaşmışlardı. Onlar Kur'an'da ''nice sayısı az olan topluluk vardır ki, sayıca daha çok olan topluluğa Allah'ın izni ile galip gelmişlerdir.''(Bakara Suresi, 249) mealindeki ayeti defalarca okumuş olmalıydılar.

öncü kuvvetleri olarak ilerleyen birlik, dar bir geçidi geçerken Hevazinlilerin hücumu ile şaşkına döndü. Kısa zamanda bozulup kaçmaya başladılar. Onların kaçışı geridekileri etkiledi. Henüz ciddi bir karşılaşma olmadan on iki bin kişilik ordu darmadağın oldu.

Tepelerde henüz Müslüman olmayanlarla birlikte muharebe müşahidi olarak bulunan Ebu Süfyan'ın, ''Bu kaçış ancak Kızıldeniz'de önlenebilir'' dediği nakledilir. Orada bulunan bir müşrikin de ''artık sinir çözüldü'' şeklinde duygularını dile getirdiğini biliyoruz.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, alabildiğine kaçmakta olan orduyu toplayabilmek maksadıyla ''Ben peygamberim yalan yok. Ben Abdulmuttalib'in oğluyum'' diye sesleniyor. fakat dinleyen olmuyordu.(Buhari, Cihad 52 (Cilt3/218)) Etrafında iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan onu muhafaza derdindeydi. Bu defa amcası Abbas'a ''Ey ağaç altında Rasulullah' söz verenler, gelin Allah'ın peygamberi buradadır.'' diye seslenmesini emretti. Abbas gür sesiyle bu cümleyi defalarca bağırdı. Bu defa duyanlar, bu anlamsız kaçışa son vererek Hz. Peygamber'in (s.a.v.) etrafında toplanmağa başladılar. çok geçmeden kaçış durdu, ordu toparlandı. Düşmana karşı sıkı bir saldırıya geçtiler. Hz. Peygamber (s.a.v.) iki tarafın birbirine denk bir şekilde saldırdığını gördüğü zaman ''işte şimdi fırın kızıştı'' diyordu. Efendimiz bu sözüyle şiddetli bir savaşın başladığını anlatmış oluyordu.

Toplanan ganimet ve elde edilen esirler ''Ci'rane bölgesinde muhafa altına alındı. Ordunun Taif üzerine yürümesi emredildi.

Günlerce süren kuşatma ok ve taş atımıyla devam etti, bir sonuç alınamadı. Rasulullah Efendimizin emriyle ''Bize katılan kölelere hürriyetleri verilecektir'' şeklinde yapılan bir ilan faydalı oldu, yirmi kadar köle kaçıp kurtuldu.

Bir gece Rasulullah (s.a.v.) Efendimize rüyasında bir tabak kaymak hediye edildi. Ama bir horoz bu kaymağı gagaladı ve döktü. Hz. Ebu Bekir bu rüyayı dinlediği zaman ''Anladığıma göre bize fetih nasip olmayacak'' dedi. Efendimiz bu tabiri doğru buldu. Hz. ömer dönüş için hazırlık yapın diye ilan etti. Bu ilan insanların hoşuna gitmedi. Fetih yapamadan dönmek hoş değil, diyorlardı. Bu haberi alan Efendimiz bir gün daha kalınması kararını aldı. Kaleye şiddetli bir hücum daha yapıldı. Bir kısım insanlar şehit oldu. Yaralıların sayısı şehitlerden fazlaydı. Bu defa ''yarın gidiyoruz'' şeklinde ilan yapılınca orduda memnuniyet belirdi. Efendimiz gülümsedi. İhtimalki, daha önce gitmeye razı olsaydınız son günde uğradığınız kayıplar olmayacaktı demek istiyordu.

Ci'rane de on gün beklenilmesine rağmen kimse gelmeyince ganimet malı dağıtıldı. Bu dağıtımda yaya olana dört, atlı olana on iki deve verildi.

Bu arada Hz. Peygamber'in (s.a.v.), henüz müslüman olmayan Safvan b. ümeyye'ye yüz deve verdiği görüldü. Müslüman olduğu halde savaşa katılmayan Ebu Süfyan yüz deve aldı. Onun oğulları olan Yezid ve Muaviye'ye yüzer deve verildi. Yine yüzer deve ikram edilen daha başkaları vardı. Bu adamlar her ne kadar toplum içinde saygın kişiler olarak bilinse de İslama hizmet yönüyle asla bu ikrama layık değillerdi.

özellikle ensar cemaati sızlandılar. Hz. Peygamber (s.a.v.) kavmi ile buluşunca bunca nimeti onlara aktardı. Halbuki bizim kılıçlarımızda hala onların kanları var, gibi sözler söyledler. Bu sözleri işiten efndimiz onları bir aray topladı.

- Siz yolunu şaşırmış insanlar iken Allah benim vasıtamla size hidayet vermedi mi?.. Fakir idiniz zengin etmedi mi?.. Birbirinize düşman idiniz benim vasıtamla kardeş ve dost hale getirmedi mi?... dedi. Bu sorulara onlar evet cevabını verdiler.

Rasulullah (s.a.v.) sözlerine şöyle devam etti:

- Vallahi isterseniz bana şöyle der ve doğruyu söylemiş olurdunuz. Sen bize kavmi tarafından yalancı sayılmış bir insan olarak geldin de biz seni tasdik etmedik mi?.. Perişan halde geldin de yardım etmedik mi?.. kovulmuş halde geldin de bağrımıza basmadık mı?.. Muhtaç halde geldin de sana arka çıkmadık mı?.. Siz bana bunları diyebilirdiniz.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz daha sonra şöyle devam etti:

Ey ensar, İslam'a ısınmaları için onlara dünyanın yeşertisinden bazı nimetler vererek sizi dininize havale etmeme mi gücendiniz? İnsanlar koyun ve develerden meydana gelen bir hayvan sürüsüyle buradan ayrılırken siz alemlere rahmet olan Allah'ın Rasulü ileyurdunuza dönmeğe razı olmazmısınız? Ruhumu elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki şayet hicret şerefi olmasaydı mutlaka ensardan bir fert olurdum. İnsanların tamamı bir vadiye sapsa, ensar bir başka vadinin yolunu tutsa elbet ensarın koyulduğu yola koyulurdum. Hayatım sizin hayatınız, ölümüm sizin ölümünüzdür. Allahım, ensara rahmetinle muamele buyur. Ensarın çocuklarına da, torunlarına da rahmetini ulaştır.(Buhari 5/104-106 ; Müslim, 2/733-739)

Bu konuşmayı gözyaşlarıyla takip eden ensar grubu ile artık arada bir anlaşmazlık olamazdı.

Ganimet dağıtımından sonra Mekke'ye gelen ve bir umre ziyareti yapan Efendimiz Attab b. Esid isimli bir delikanlıyı Mekke Valisi olarak tayin etti ve Medine'ye doğru yola çıktı. Artık Ebu Süfyan için Kureyş hakimiyyeti sona ermiş oluyordu.

Bu yılda Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin gözlerinin nuru Zeyneb ve ümmü Gülsüm birbiri ardınca vefat ederek, yüce yaratıcının huzuruna vardılar. Hz. Zeyneb'in ümame isminde bir kızı kalmıştı. ümmü Gülsüm ise hiç anne olamamıştı.

Hicretin dokuzuncu yılında üç yüz kişiden oluşan bir hacc kafilesi tertip edildi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu yılın ''Hacc Emin'' olarak Hz. Ebu Bekr'i görevlendirdi. Kafile yola çıktı.

Onlar gittikten sonra Tevbe Suresi'nden geniş bir bölüm indirildi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, yeğeni Ali b. Ebi Talib'i çağırdı. Mekkeye gitmesini ve Arafat'ta insanlara Tevbe Suresi'ni okumasını ve dört emri tebliğ etmesini bildirdi.

Hz. Ali, Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin Kasva isimli devesine bindi, gidenlere yetişti. Hacc için Arafat'a çıkıldığında Hz. Ebu Bekir emretti öğle ezanı okundu, iki rek'at olarak öğle namazı kılındı. Sonra hemen ikindi, namazı yine -seferde oldukları için- iki rek'at olarak kılındı. Hz. Ali, devenin üzerinde olduğu halde Tevbe Suresi'ni okudu ve;

- Ey insanlar, sevgili peygamberimiz şu dört hususu size ulaştırmamı emretti dedi:

1. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik insan Ka'be'yi tavaf edemeyecektir.

2. Kabe çıplak insan tarafından tavaf edilmeyecektir.

3. Hiçbir müşrik cennete giremeyecektir.

4. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz'le anlaşması olmayanlar için dört aylık bir süre verilmiştir. Bu sürede iman etmeyen ya da Rasulullah Efendimiz'le anlaşma yapmayan ve islam hakimiyyetine girmeyenler cezalandırılacaklardır. Anlaşması olanlar, anlaşma süresince serbest olacaklardır.

Bu şartlardan Ka'be tavafı konusu gelecek yıldan itibaren tamamen İslam ahkamına göre yapılacaktı.

Medine'de Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz'i rahatsız eden bir kısım ailevi mes'eleler çıkıyordu. Bunlardan en önemlisi ya da bardağı taşıran son damla diğer hanımların olduğu gibi bolluk içinde devam eden bir dünya hayatı ve zinet eşyası istemeleri ve bunda ısrar etmeleri idi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kendisinin bu hayatı değiştiremeyeceğini bir emir ve sultan gibi yaşamasının mümkün olmadığını anlattı. Fakat onların ısrarları karşısında bir ay onlardan ayrı yaşama kararı aldı.

Mescidin yanında bir çardakta bir ay müddetle yalnız başına yaşadı. Hz. ömer orada kendisini ziyaret ettiğinde mübarek vücudunda hasırın izlerini görmüş ve ağlamıştı.

Bir aylık zaman dolduğunda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Aişe'nin odasına girdi. Yüce Mevla'nın özel olarak kendileri için gönderdiği ayetleri ona tane tane okudu: ''Ey peygamber, hanımlarına de ki: Eğer siz dünya hayatını ve dünyanın zinetini istiyorsanız, gelin size yeterince mal vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki Allah sizin iyilik yapanlarınız için büyük bir mükafaat hazırlamıştır. Ey peygamber hanımları sizden kim açıkça bir fenalık yaparsa onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allaha göre kolaydır. Yine sizden kim Allah'a ve Rasulü'ne gerçek bir itaatle itaat eder ve salih amel işlerse biz onun mükafaatını iki kat olarak veririz. Ayrıca biz ona cennette pek değerli bir rızık hazırlamışızdır. Ey peygamber hanımları, siz diğer kadınlar dan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah'tan korkuyorsanız sözü, yabancı erkeklere karşı yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü ümide kapılmasın. Güzel ve münasip sözler söyleyin. Evlerinizde vakar ve iffetinizle oturun. İlk cahiliyye devri kadınlarınının açılıp saçılarak yürüyüşleri gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin. Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden ancak ve ancak şek ve şüpheyi, fenalıkları gidermek, sizi tertemiz yapmak istiyor. Evinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmetini hatırlayın. Şüphesiz ki Allah her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberdar olandır.''(Ahzab suresi, 28-34).

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu ayetleri okuduktan sonra ya Allah'ı ve Rasulünü ya da dünya hayatını ve zinetini tercih etmesini Hz. Aişe'den istedi. Bu yolda acele karar vermesi ni, annesi ve babasıyla da görüşmesini söyledi. Hz. Aişe düşünmeden ''ben Allah, ve Rüsulünü tercih ediyorum,'' cevabını verdi.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra diğer hanımlarını ayrı ayrı ziyaret etti. Herbirine bu ayetleri okudu. Herbirinin cevabı aynı oldu ve yine eski hayat devam etti.

Esed kabilesinden bir grup insan Rasulullah (s.a.v.) Efendimizi ziyaret etti.

- Ey Allah'ın peygamberi, biz Allah'tan başka hiçbir ilahın bulunmadığına inanmış, senin de onun peygamberi olduğunu kabul ve tasdik etmiş insanlarız. Bize asker sevketmene ya da elçi göndermene ihtiyaç görmeden geldik, şu kıtlık yılında, karanlık geceler boyunca sana kavuşmak üzere yol teptik. Diğer Araplar gibi seninle çarpışmadık, seni ve arkadaşlarını sıkıntıya düşürmedik, dediler.

Ne güzel bir davranıştı. Hiç bir teklif beklemeden gelip Müslüman olduklarını bildirmeleri Efendimiz'i (s.a.v.) memnun etti. Bunca yıldır İslam'ı tebliğ uğrunda çekilmedik çile kalmamıştı. Gerçekten de bunlar, bu yolda ilk adımı atmış oluyorlardı.

Efendimiz (s.a.v.) onlara Medine'de bir müddet kalmalarını, İslam'ı ve İslam'ın ibadetlerini öğrenmelerini bildirdi. Daha sonra aynı kabileden bir başka grup daha geldi. Onlar da kendilerinin hiç zorluk çıkarmadan iman ettiklerini hatırlattılar. Ancak bu hatırlatma ikinci, üçüncü, dördüncü defa dile getirildiği zaman işin tadı kaçtı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz rahatsız oldu. çünkü adamlar gerçekten güzel bir davranışta bulunmuşlar ama onu defalarca dile getirmek suretiyle kazandıklarını kaybetme durumuna düşmüşlerdi. Kur'an ''Ey iman edenler, ve eziyyet vermek suretiyle sadakalarınızı iptal etmeyin, hükümsüz ve faydasız hale getirmeyin'' di yordu.(Bakara Suresi, 264 )

çok geçmedi Yüce Mevla, özellikle Rasulullah (s.a.v.) Efendimize karşı takınılması gerekli olan edebi hatırlattı: ''Onlar Müslüman olmalarını senin başına kakıyor, seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki müslüman oluşunuzu benim başıma kakmayın. Doğrusu Allah, imana sevk ve hidayet ettiği için sizi minnet altında bulundurur. Eğer sözünde sadık insanlar iseniz Allah'a minnet borçluları Olduğunuzu unutmayın'' buyurdu.(Hucucat Suresi, 17) Böylece Esed kabilesi iyi bir ders almış oluyordu.

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabını topladı.

- Bugün Allah'ın salih kullarından biri öldü. ölen kar deşiniz için Allah'ın rahmet ve mağfiretini dileyiniz, buyurdu.

Bu bilgi Cibril-i Emin'in getirdiği bir habere dayanıyordu. ölen Habeş Sultanı Ashame idi.

Efendimiz (s.a.v.) yanında bulunan arkadaşlarıyla birlikte Baki Mezarlığı'na doğru yürüdü. Orada cenaze namazı kılmak üzere saf olmalarını emretti. Kendisi imam olarak öne geçti ve dört tekbir alarak, önünde cenaze hazır imiş gibi cenaze namazı kıldırdı.

O güne kadar Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hiç kimse için böyle bir namaz kılmamıştı, bundan sonra da kılmayacaktı. Bu namaz Habeş sultanının Allaha ve Rasulü'ne göre pek değerli bir iman sahibi olduğunu gösteriyordu. O, yıllarca evvel yurduna sığınan Müslümanlara ev sahipliği yapmış, onların emniyet ve huzur içinde yaşamalarını sağlamıştı. Şimdi de Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu konukseverliğin mükafatını veriyordu. Bundan böyle o, Yüce Mevla'nın konuğu olarak izzet ve ikram görecek gerçek mutluluğu ahiret aleminde yaşayacaktı. O dünyadaki sultanlığını gölgede bırakacak bir sultanlığa doğru yola çıkmıştı. Onun için artık ahiret aleminde korku ve endişeden bahsedilemez, mahzun olması söz konusu bile olamazdı.

Bir yıl önce Mekke'nin fethinden ve Huneyn Savaşı'n dan sonra Taif Kalesi kuşatılmış ama bir sonuç alamadan dönülmüştü. Aradan geçen zaman içinde Taifliler, etrafla rındaki bütün Arap kabilelerinin İslam dinine girdiklerini gördüler. Günden güne işin zorlaşacağı, rahatsız edilecekleri düşüncesine kapıldılar. Tutulacak en iyi yol Medine'ye gidip görüşmektir, dediler.

Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz'in huzuruna vardılar. Efendimiz onları güler yüzle karşıladı. Mescidin içinde kurdurduğu üç çadırda onları ağırladı. On yıl önce Rasulullah (s.a.v.) Efendimize, hayatı boyunca yaşamadığı acı bir günü yaşatmanın en güzel karşılığı bu olmalıydı. O zaman onlar Efendimize:

- Allah, senden başka peygamber gönderecek birini bulamadı mı? demiş ve hakaretle kovmuşlar, çocukları ve ayak takımını onun peşine takarak taşlatmışlardı.

Ama Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu ikramım, onları utandırmak için değil, Yüce Mevla'nın bir emrini yerine getirmek için yapıyordu. çünkü Rabbu'l-Alemin ona, ''iyilik, kötülük te bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel davranışla karşılık ver. Bir de görürsün ki seninle arasında düşmanlık olan kişi senin samimi dostun olmuştur'' fermanını göndermişti.(Fussilet Suresi, 34)

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz'in Halid b. Velidden gönderdiği yemeği yemekten çekindiler. önce sen ye bir görelim dediler. Halid b. Velid onlara;

- Biz misafirlerimize ihanet etmeyiz. Aramızda düşmanlık varsa onu mertçe hallederiz, dedi. Getirdiği yemekte zehir olmadığını kendisi yiyerek ispatladı.

Bununla beraber Halid onlara her yemek getirişinde adamların şüpheli bakışlarla kendisine ''Bu defa da önce sen ye'' der gibi baktılar. Hatta bu darvanışlarını Hz. Peygamer'e (s.a.v.) karşı bile devam ettirdiler.

Görüşmeler uzun sürdü. Sonunda İslam'ı kabul ettiler. Taifte bulunan Lat putunu kırma gücünü kendilerinde bulamadılar. Hz. Peygamberin (s.a.v.) emri ile, Mugire b. Şu'be gitti ve onu parçaladı.

Bu arada Necrandan gelen bir Hıristiyan kafilesi Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz'i ziyaret etti. Efendimiz onlara Hz. Mer yem ve Hz. İsadan bahsetti. Onlar Hz. İsa'yı Yüce Mevla'nın oğlu olarak kabul ediyor, dolayısıyla ilah olduğu iddiasını ileri sürüyorlardı.

Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara, Hz. İsa'nın anne karnında taşındığını, Rabbimizin ona dilediği gibi şekil verdiğini biliyor musunuz?..

Rabbimizin yemediğini içmediğini, halbuki Hz. İsa'nın bir çocuk olarak süt emdiğini, yemek yediğini, bir insanın muhtaç olduğu her şeye muhtaç olduğunu biliyor musunuz? diye sordu.

Adamlar bu sorulara ''Evet biliyoruz'' şeklinde cevap veriyorlardı. Rasulullah Efendimiz,

- O halde bir anadan dünyaya gelen, yiyen içen, bir varlık nasıl ilah olabilir? diyor ama adamlar yine de Hz. İsa hakkında ''O, Allah'ın oğludur, ilahtır'' demekten öte de bir şey söylemiyorlardı. Nihayet Yüce Mevla'dan ferman geldi. Bu fermanın bir gereği olarak her iki tarafın erkekleri, kadınları, çocukları toplanacak ve el açıp ''Allahım, yalancı olan hangi taraf ise onlara lanetini indir.'' diye beddua ede ceklerdi.

Adamlar bu teklifi kendi aralarında görüştüler, başlarına gelecek olan felaket onları korkuttu. Netice olarak Hz.Peygambere (s.a.v.) ''Biz sana cizye ve haraç verelim, sulh yapalım'' dediler. Bu vergi karşılığı olarak onlar müslümanların himayesinde olacaklar, kendilerine yapılan bir haksızlığa karşı müslümanlar onların haklarını koruyacaklardı.

II. Dünya Savaşı Ödevi

II. Dünya Savaşı, 1939-45 arasında hemen hemen dünyanın her yanını kapsayan uluslararası savaş. I. Dünya Savaşının çözümsüz bıraktığı anlaşmazlıklarla belirlenen yirmi yıllık gergin bir dönemin ardından patlak veren savaşta Almanya, İtalya, ve Japonya’nın oluşturduğu Mihver devletleriyle Fransa, İngiltere, ABD, SSCB ve daha sınırlı bir konumla Çin’in oluşturduğu Müttefik devletler karşı karşıya geldi. Yükselen Nazi tehdidine karşı genel bir mücadele niteliğini kazanan savaşın sonunda Dünya güç dengesi yeniden biçimlendi. Savaş sonunda SSCB ve bazı Doğu Avrupa Ülkeleri yeni topraklar kazanırken Japon ve İtalya İmparatorlukları yıkıldı.

SAVAŞIN NEDENLERİ

I. Dünya Savaşı sonunda Almanya yenilmiş ve ağır koşullar içeren bir anlaşma yapmak zorunda bırakılmıştı. Almanlar 1919’da imzalanan Versay anlaşmasının haksız maddeler içerdiğini ve yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. 1920lerde büyük ekonomik güçlüklerle karşı karşıya kalan Almanya’da 1933’de Adolf Hitler önderliğinde Naziler iktidara geldi. Hitler bir yandan Versay Anlaşmasının geçersiz sayılmasına çalışırken, öte yandan da silahlı kuvvetlerini yeniden topladı.

1919’da barışı korumak ve uyuşmazlıkları çözümlemek amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti, bu görevleri yürütebilmek için gerekli olan yaptırım gücünden yoksundu. ABD bu örgütün dışında kaldı; öbür üyeler arasında da kararlara uymayan devletlere karşı zor kullanma konusunda görüş birliğine varılamadı. Bu sorun, 1931’de Japonya’nın protestolara aldırmayarak Çin’i Mançurya bölgesini ele geçirmesiyle iyici açığa çıktı. Japonya 1930lar boyunca gücünü artırdı. 1935’te Benito Mussolini yönetimindeki İtalyanlar, Etiyopya ‘yı işgal ettiler. Milletler Cemiyeti bu kez de etkin önlemler alamadı.

Bu zayıflıktan yararlanan Hitler 1936 Martında Almanya’nın Ren Irmağının batısında kalan topraklarına askeri birliklerini gönderdi . Oysa 1925’te Almanya’yla Milletler Cemiyeti arasında yapılan anlaşmaya göre bu bölgede hiçbir devlet asker bulunduramayacaktı. Milletler Cemiyeti bu konuda da protestolar dışında yaptırım uygulayamadı. Ardından İtalya ve Almanya, İspanya’daki iç savaşta cumhuriyetçi yönetime karşı faşist general Francisco Franco’nun saflarında savaşmak üzere asker gönderdi; böylece yeni silah ve uçaklarını da denediler. Yeni toprak kazanımları ve Dünya egemenliği için Almanya, İtalya ve Japonya, Berlin-Roma-Tokyo Mihveri diye adlandırılan bir ittifak kurdular.

1937’de Japonya , Çin’e karşı top yek ün bir savaş başlattı. Bir yıl sonra Almanya, Avusturya’yı işgal etti; ardından da Çekoslovakya’da Alman asıllıların çoğunlukta olduğu Südet Bölgesi üzerinde hakkı olduğunu ileri sürdü. İngiltere ve Fransa, Çekoslovakya’yı Hitlerin bu isteğine boyun eğmesinin yararlı olacağına inandırdı ve Eylül 1938’de yapılan Münih Anlaşmasıyla bölge Almanya’ya bırakıldı. 6 ay sonra Hitler başkent Prag’ı bombalayacağını söyleyerek gözdağı verince Çekoslovakya Almanya’nın boyunduruğuna girdi.

Almanya’nın sonraki kurbanı I. Dünya Savaşı’nın ardından bağımsız bir devlet olarak yeniden kurulan Polonya’ydı. İngiltere ve Fransa bu kez alman saldırısına karşı Polonyalılara güvence verdiler. Almanya, Polonya’ya saldırınca da II. Dünya Savaşı başlamış oldu.

AVRUPA’DA SAVAŞ BAŞLIYOR

İngiltere’yle Fransa sözlerini tutarak 3 Eylülde Almanya’ya savaş ilan etti. Avusturya, Kanada ve Güney Afrika’nın da bulunduğu başka ülkeler de İngiltere ve Fransa’nın yanında yer aldı. Ama müttefikler Alman kara ve hava güçlerince hızla işgal edilen Polonya’ya yardım edemedi. 17 Eylülde SSCB ‘de doğruda Polonya’ya girdi. Polonya teslim oldu. 80 bin kadar Polonya askeri mücadeleyi sürdürmek amacıyla önce Romanya’ya daha sonra da Fransa’ya giderek burada toplandı.

Ekimde SSCB, olası bir Alman saldırısına karşı batıda “Tampon devletler” oluşturmak amacıyla, 3 baltık ülkesini, Estonya, Letonya ve Litvanya’yı işgal etti. Ardından SSCB, Finlandiya’dan birliklerine Finlandiya topraklarına girme hakkının verilmesini istedi. Finlandiya SSCB’nin koşullarını kabul etmek zorunda kaldı.

Bunlar olurken batı oldukça hareketsizdi. Fransa, Almanya sınırında Majino Hattı adıyla anılan savunma hattını kurdu. Kuzeydeki İngiliz Birlikleri, Belçika’nın savaşa girmemesi nedeniyle Almanlarla hiç karşılaşmadı.

1940 Nisanı’nda Almanlar, Norveç’e saldırdı. Amaçları denizaltıları için üsler kurmak ve İsveç’in kuzeyindeki madenlerden çıkartılarak deniz yoluyla Norveç’in Narvig Limanına getirilen demire el koymaktı. Almanlar kısa sürede Norveç’te müttefiklerin asker çıkarma girişimlerini önleyecek hava üsleri kurdular. Norveç 9 Haziranda eslim oldu. Almanların nisanda saldırdığı Danimarka’da pek az direnebildi.

10 Mayıs 1940’da başlayan Alman saldırısı, kısa sürede Belçika, Hollanda, Lüksembourg’un işgaliyle sonuçlandı. Yardıma gelen İngiliz ve Fransız orduları da püskürtüldü. 13 Mayısta Sedan’da Alman tankları Maas Irmağını geçti ve Fransa’nın içlerine doğru ilerledi. Hollanda 14 Mayısta teslim oldu. Alman tankları kuzeye kıyıya doğru ilerledi ve geri çekilen Müttefiklerin önünü kesti. Belçika 27 Mayısta teslim oldu.

14 haziranda Almanlar Paris’e girdiler, 22 Haziranda da Fransızlar ateşkes anlaşmasını imzaladılar. Alman güçleri kuzey Fransa’yı ve bütün Atlas Okyanusu kıyılarını işgal etti.

Hitler bir sonraki hedef olarak İngiltere’yi seçti. Alman hava kuvvetleri Güney İngiltere’deki hava alanlarını ve limanlarını her gün bombalamaya başladı. İngilizlerin kesin direnişiyle karşılaşan Almanlar, Londra’yı ve İngiltere’nin iç bölgelerindeki kentleri de bombaladılar. Bu baskınlar pek çok sivilin ölümüne ve büyük zararlara yol açtı. 1941 ortalarına kadar bombardımanlar devam etti.

KUZEY AFRİKA SEFERİ

10 Haziran 1940’da İtalya, Almanya’nın yanında savaşa girdi. 1940 sonbaharında İtalyanlar Somali’nin İngiliz egemenliğindeki bölümünü ele geçirdiler. Kuzey Afrika’daki Berka ve Libya o zaman İtalya’nındı. Bu bölgeler daha sonra Libya Krallığı oldu. Kızıldeniz kıyısında bulunan Eritre ve Somali’nin bir bölümü de İtalya’nındı. Etiyopya 1935’te İtalya’nın işgali altına girmişti. İtalya’nın bölgedeki güçleri ana üssü Mısır’da olan General Sir Achibald Percival Wavell komutasındaki İngiliz Ulular Topluluğu güçlerinden çok üstündü.

1940 sonbaharında İtalyanlar, Somali’nin İngiliz egemenliğindeki bölümünü ele geçirdiler ; ama izleyen kış Wavell’in askerleri bölgeyi ve ayrıca Eritre ve İtalyan Somai’sini aldılar. Sudan’dan hareket eden İngiliz ve Sudan birlikleri Etiyopyaya girdi ve İtalyanlar’ı teslim olmaya zorladı.

Asıl savaş yeri ise Nil Irmağı ve Tunus arasında kalan Batı Çöl’üydü. İtalyanlar 1940 sonbaharında Libya’dan girerek Mısır’ı işgal ettiler ; aralık ayında henüz Nil Irmağına ulaşamadan Wavell’in komutasındaki birlikler tarafından durduruldular. Çarpışmalar sonunda İtalyanlar Bingazi’nin ötesine püskürtüldü.

1941’de durum daha da kötüleşti. Yugoslavya zorunlu bir Alman saldırısından sonra çöktü. Böylece Almanya buradaki güçlerini 1939’da Arnavutluk’u işgal eden ve 1940 Ekim

ayından beri Yunanistan’da savaşan ama başarılı olamayan İtalyanlar’ın yardımına gönderdi. İngilizler, Yunanistan’a yardım edebilmek için birliklerini Batı Sahra’dan geri çekmek zorunda kaldılar. Ne var ki, İngiliz Uluslar Topluluğu birliklerinin yardımına karşı Yunanistan yenildi ve 1941 Nisan’ında teslim oldu. Ardından , mayısta Girit de Almanların eline geçti. Bu sırada Irak, İran ve Suriye’de sorunlar çıktığı için Müttefikler güçlerinin bir bölümünü bu bölgeye gönderdi. Bu gelişmeler Batı Çölü’ndeki İngiliz güçlerini iyice zayıflattı.

Mihver güçleri ise General Erwin Rommel (1891-1944) komutasındaki Alman birliklerinin Trablusgarp ve Trablusşam’a gelmesiyle güçlenmişti. 1941 Nisan’ında Alman tankları ve mekanize piyadeleri doğuya, Mısır sınırına gönderildi. Kasımda Almanları geri püskürtmek için yapılan girişim kısmen başarılı olabildi ve Rommel 1942’de yeniden saldırdı. Kıyıda Tobruk kentinde garnizon teslim oldu. Temmuzda İngiliz Uluslar Topluluğu güçleri İskenderiye’ye yalnızca 10km uzaklıktaki bir savunma hattına çekilmek zorunda kaldı. Mısır’ın düşmesi Hindistan yolunun Almanlara açılması demekti.

Ağustos sonunda bir kez daha saldıran Rommel, İngilizlerin General Bernard Mongomery komutasındaki 8. Ordusu tarafından püskürtüldü. İngilizler’in Ekimde başlattığı saldırı, el-Alameyn zaferiyle sonuçlandı. Bundan sonra Almanlar ve İtalyanlar, Batı Çölü boyunca gerilediler ; Ocak 1943’te 8. Ordu Tunus’a girdi.

ALMANYA SSCB’YE SALDIRIYOR

Hitler’in SSCB ile 1939’da yaptığı saldırmazlık paktının asıl amacı, Almanya’nın aynı zamanda hem batıda, hem doğuda savaşmak zorunda kalmasını önlemekti. 1940’ta Alman orduları Fransa’yı çökertip İngilizleri Avrupa’dan sürünce Hitler, SSCB’ye saldırmaya karar verdi. Hızlı bir harekatla SSCB üzerinden Ortadoğu’ya inmeyi tasarlamıştı. SSCB’ye saldırı Napolyon’un 1812’deki başarısız Rusya seferinden bir gün önce 22 Haziran 1941’de başladı. Finlandiya, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya’da SSCB’ye savaş açtılar. Savaş başlangıçta Almanlar için oldukça olumlu gelişti. Almanlar sonbaharda Leningrad kentine, aralık ayında da Moskova’nın banliyölerine ulaştılar. Daha güneyde de Don Irmağı ağzındaki Rostov kentine ulaştılar, ama kış geldiğinde Alman birlikleri yorulmuş, savaşma güçleri azalmıştı.

Ardından SSCB’nin karşı saldırısı başladı. Tasarılarında bu harekatın kış gelmeden tamamlanması öngörüldüğü için, Alman askerlerinin giysileri soğuk kış günlerine uygun değildi. Büyük kayıplar verdiler ve SSCB’nin içlerinde tutunabilmelerine karşın başlangıçtaki güçlerini bir daha kazanamadılar.

1942’de Hitler, Karadeniz ve Hazar Denizi arasında bulunan Kafkasya petrol yataklarını ele geçirmeyi hedefledi. Bir Alman ordusu ağustosta Maykop’taki petrol merkezine ulaştı. Daha kuzeydeki Stalingrad kentine yönelik saldırıları ise başarısız oldu. SSCB birlikleri kenti sonuna kadar savundu ve kış bastırınca karşı saldırıya geçtiler. 250.000 kişilik Almanya ve Romanya birliklerini kuşattılar ve Şubat 1943’te bu birlikler teslim oldu. SSCB’nin II. Dünya Savaşı’nın bu en büyük kara çarpışmasındaki başarısı Almanları Kafkasyadan çekilmek zorunda bıraktı. 1943 yazı başlarken SSCB orduları Almanları geri sürdü ve 1944 başında Polonya’ya çok geçmeden de Romanya’ya girdi. Bu savaşta SSCB büyük yıkıma uğradı ve yaklaşık 20 milyon insanını yitirerek II. Dünya Savaşı’nda en çok can veren ülke oldu.

ABD SAVAŞA GİRİYOR

ABD savaşta tarafsız kalmasına karşın İngiltere’ye destek sağlıyordu. Örneğin 1940’ta ABD, deniz kuvvetlerinin 50 destroyerini İngiltere’ye ödünç vermişti.

7 Aralık 1941’de Pazar günü sabah saatlerinde, Japon uçak gemilerinden havalanan 360’ın üzerinde savaş uçağı, Hawaii Adalarındaki Pearl Harbor deniz üssünde bulunan ABD savaş gemilerine saldırdı. Japonlar bombaladıkları 8 savaş gemisinden 6’sını batırdı ya da kullanılamaz hale getirdi; ama üssün kendisi pek zarar görmedi. Uçak gemileri o anda başka yerde oldukları için bu saldırıdan kurtuldu. Bu olay üzerine ABD Kongresi 8 Aralık 1941’de Japonya’ya üç gün sonra da Almanya ve İtalya‘ya savaş ilan etti.

Pearl Harbor baskınıyla aynı gün, Formoza’dan kalkan Japon uçakları Filipin Adalarına saldırdı. Bu adalar daha sonra Japon birliklerince işgal edildi. General Douglas MacArthur komutasındaki ABD ve Filipin güçleri yenildiler ve bölgeyi boşaltmak zorunda kaldılar. Japonlar 1942 Mayısı’nda Filipin’i ele geçirdiğinde 36 bin kadar asker ve 25 bin sivili esir aldılar. Japonlar saldırılarını sürdürerek ABD’den Guam ve Wake adalarını, İngiltere’den de Hong Kong’u aldılar. Japon askerleri Tayland üzerinden hareketle Malaya’yı işgal etti ve yarımadanın alt bölümlerine, Singapur’a doğru ilerlediler ; Singapur 1942 Şubatı’nda teslim oldu. Daha sonra, Saravak, Brunei, Borneo, Timor, Cava, Sumatra, Selebes, Yeni Britanya, Solomon Adaları, Yeni Gine’nin doğusu, Gilbert Adaları, Andaman Adası, ve Aleut Adaları da Japonya’nın eline geçti. Buraları savunmaya çalışan müttefik deniz güçleri büyük kayıplar verdi, askerlerinin pek çoğu öldü veya esir edildi.

Bu saldırılar sonucunda Japonya, Güneydoğu Asya’nın denizden ulaşımını denetleyen adaları ele geçirdi. Japonlar ayrıca Çinhindi ve Tayland’dan geçerek Birmanya’yı da işgal etti ve oradaki İngiliz birliklerini Hindistan’a çekilmek zorunda bıraktılar. Güney Asya’ya kurdukları üslerden Avustralya’ya hava saldırıları düzenlediler.

BATIDAKİ DENİZ SAVAŞLARI

Savaş başladığında İngiltere ve Fransa‘nın güçlü donanmaları vardı. Alman donanması ise, daha güçlü olmakla birlikte, modern ve etkiliydi. Uçak gemisi yoktu, ama savaş gemileri ve hızla artan denizaltı gücüyle ticaret gemilerine büyük zararlar verebiliyordu.

Akdeniz’de İngiliz Deniz gücünün üstünlüğü sayesinde asker ve erzak taşıyan düşman gemileri batırılarak Kuzey Afrika harekatına yardımcı olundu. Ne var ki İngiliz donanması da Alman denizatlılarının ve kıyıda üstlenmiş savaş uçaklarının saldırılarıyla ağır kayıplar verdi. Düşman uçaklarının yarattığı tehlike yüzünden İngiliz gemileri Batı Çölündeki savaş için gerekli desteği Cebeli Tarık Boğazı ve Akdeniz’den getirmek yerine çoğunlukla Ümit Burnu ve Süveyş kanalı yolunu izleyerek sağladılar.

Atlas okyanusundaki asıl savaş Alman denizaltılarıyla oldu. Bu savaş gece gündüz durmaksızın sürdü. Uçak gemilerinden ve kıyıdaki hava üslerinden kalkan savaş uçakları, savaş araç ve gereçlerini taşıyan ticaret gemileri konvoylarını korumaktaydı. Ama Alman denizaltılarına engel olmak çok güçtü. Savaş süresince bu deniz altılar müttefiklerin 23.351 ticaret gemisini batırdı; buna karşılık 782 Alman denizaltısı yok edildi.

KUZEY AFRİKA ÇIKARMASI

General Dwight D. Eisenhower komutasındaki İngiliz ve ABD askerlerinden oluşan 100 bin kişilik bir kuvvet Fas ve Cezayir kıyılarına bir çıkarma yaptı. Müttefikler önce doğuya, Tunus’a ilerledi ama Akdeniz üzerinden hava ve deniz yoluyla getirilen güçlü Alman birliklerince durduruldu.

1943 Ocak ayı sonunda Montgomeri’nin ordusu Batı Çölünü geçerek Tunus’a girdi. Zorlu çarpışmalardan sonra müttefik orduları Mayıs 1943’te Alman ve İtalyan kuvvetlerini çökertti.

Müttefikler Kuzey Afrika’daki başarılarını 1943 Temmuzunda Sicilya’yı işgal ederek sürdürdü. Sicilya'nın yitirilmesi ve İtalya’nın müttefiklerce bombalanması İtalyan diktatörü Benito Mussolini’yi çekilmeye zorladı. Eylül başlarında İtalya teslim oldu ve Malta’daki donanmasına el kondu. Bu olay İtalya’da müttefikler ile Almanları karşı karşıya bıraktı.

Ekimde Napoli’ye ulaşan müttefikler yarım adanın ortalarında güçlü bir Alman savunması tarafından durduruldu. 1944 Ocağında müttefikler Anzio’ya çıkarak bu savunma hattının ardına geçmeye çalıştılar. Polonya birliklerinin Cassino’yu almasından sonra Anzio’daki kuvvetlere katılmak üzere kuzeye doğru ilerlemeyi başardılar ve 4 Haziran’da Roma alındı.

ALMANYA’YA HAVA SALDIRILARI

II. Dünya Savaşı’nın özelliklerinden biri, iki tarafın da düşmanı havadan bombalayarak yenme çabasıydı. Hava kuvvetlerinden büyük bir bölümünü SSCB’ye gönderen Almanlar’ın İngiltere’ye dönük hava saldırıları 1941 Mayısına doğru azalmıştı. İngilizlerin Almanya’yı ciddi bir biçimde bombalamaları da bu döneme rastlar. Köln, Essen, Bremen, Hamburg ve başka Alman kentlerine yoğun hava saldırıları düzenlendi.

Başlangıçta bombalar tam hedefi bulamıyordu. Ama daha sonra eğitilmiş havacıların kullandığı keşif uçakları geliştirildi. Bunlar radar yardımıyla hedefi bulunuyor ve tam üzerinden atarak yerini belirliyorlardı.

Belli başlı hedefler çelik üretim alanları, savaş gereçleri yapılan fabrikalar, limanlar, petrol rafinerileri ve demir yollarından yükleme yapılan merkezlerdi.

BÜYÜK OKYANUSTAKİ SAVAŞLAR

Avustralya ve Yeni Zelanda güçlerince desteklenen ABD güçleri Büyük Okyanus’ta Japonların eline geçen bölgeleri geri üstlendi. Japonların Hint Okyanusunu geçerek Vichy Fransa’sının yönetimindeki Madagaskar adasını almasından ve müttefiklerin orta doğuya araç gereç sağladıkları yolu kesmesinden korkulduğu için bir İngiliz birliği de Mayı 1942’de adaya çıktı ve Kasımda tüm adayı ele geçirdi. Büyük Okyanusun güney batı bölgeleri ABD ile Japonya deniz kuvvetleri arasında yapılan birkaç deniz savaşı sonrası geri alındı. 1942 Mayısında Yeni Gine’de bir limanı ele geçirmekle görevli olan bir birlikleri taşıyan Japon savaş gemileri Avustralya ile Yeni Kaledonya arasında yer alan Mercan denizinde ABD güçlerinin saldırısına uğradı. İki tarafta yaklaşık olarak eşit kayıplar verdi. Ama Japon gemileri geri dönmek zorunda kaldı. Bu savaş, uçak gemilerin düşman gemilerini görmediği yeni tür deniz savaşlarının ilkiydi.

ABD Japonları Guadalcanal ve Solomon adalarından çıkardı. Avustralya ve ABD birlikleri 1943 başlarında Papua'yı, ve 1944 Haziranı’nda Yeni Gine’yi tümüyle geri aldılar.

ABD 1944 Haziranı’nda Saipan’ı ve Mariana adalarını ele geçirdi. Ekimde ABD birlikleri Filipinler’de Leyte adasına çıktı. Japonya yeni çıkarmaları önlemek için geri kalan bütün savaş gemilerini bölgeye gönderdi. Ayın sonunda Leyte körfezi deniz savaşında Japon donanmasının büyük bir bölümü yok edildi. Bu II. Dünya Savaşı’nın en büyük deniz çarpışmasıydı. Ocak 1945’te General MacArthur komutasındaki ABD birlikleri Filipin'in en büyük adası olan Luzon’a çıktı ve Martta başkent Manila alında. Bu sırada Avustralya ve Hollanda güçleri de Borneo’yu ele geçirdi. 1945 Şubatı’nda General Nimitz komutasındaki ABD güçleri Tokyo’nun 1200 km güneyinde yer alan Bonin adalarından İvoşima’ya zorlu çarpışmalardan sonra büyük kayıplar vererek çıktı. 1945 Nisanı’nda Ryu-Kyu adalarından Okinova’ya yönelik saldırılar başladı.

Bu arada 1944’te General Ordo Wingate’in birlikleri Birmanya içlerine kadar ilerlemiş 1945 Martı’nda İngilizler Mandalya’yı ele geçirmişti.

MÜTTEFİKLER FRANSA’YA GİRİYOR

Fransa’nın kurtarılması için daha çok ABD, İngiliz ve Kanada birliklerinden oluşan Müttefik güçleri 1944 Mayısı’nda İngiltere’nin güney kıyılarında toplandı. Ayrıca bu birlikleri denizin öbür kıyısına götürmek üzere 4.000 gemi ve çıkarma aracı ile bunları korumak için savaş gemilerinden oluşan bir filo da hazırdı. Avrupa’nın geri alınması için oluşturulan Müttefik güçlerinin başkomutanı General Eisenhower’di.

Almanlar Müttefiklerin Dover Boğazı’ndan saldıracaklarını sanıyorlardı. Oysa çıkarma, Cherbourg ile Le Harve arasında yer alan Normandiya kıyısında başladı. 6 Haziran’da paraşüt birlikleri, bombardıman uçakları desteğinde askerler ve tanklar gemilerden kıyıya çıktı. Almanlar kıyıya engeller ve mayınlar yerleştirilmişti, ama akşama doğru General Montgomery’nin komutasındaki 85 bin asker kıyıya ulaşmayı başardı.

12 Haziran’da Almanlar Londra’yı uçan bombalarla bombalamaya başladılar. Bunlar ucunda 1 ton patlayıcı taşıyan ve düz gidebilmeleri için otomatik pilotla yönlendirilen küçük, jet motorlu araçlardı. Kuzey Fransa’daki rampalardan havalanıyorlardı. 30 Ağustos’a kadar 8.500’ü aşkın uçan bomba atıldı. Pek çoğu İngiliz savaş uçakları ve uçak savar toplarınca yok edildi; ama 2.000 kadarı Londra ve çevresine ulaşarak 6 bin kişinin ölümüne ve 40 bin kişinin yaralanmasına yol açtı.

20 Temmuz’da Alman suikastçiler içinde bomba bulunan bir dosya çantası ile Hitler’i öldürmek istedilerse de bunu başaramadılar.

Almanları Kuzey Fransa boyunca batıya süren Müttefikler 25 Ağustos 1944’te Paris’i kurtardılar. Eylülde General Eisenhower Fransa’daki Müttefik kuvvetleri komutanlığına getirildi. ABD birlikleri güneye, İngiliz ve Kanada orduları ise Belçika’ya ilerledi. Müttefik Generallerin en başarılılarından biri de ABDli George S. Patton’du.

Müttefiklerin ilerleyişi Şubatta da sürdü. Alman tanklarının çoğunluğu doğu cephesine

gönderilmişti. Martta Ren’i geçen Müttefikler Almanya’ya doğru hızla ilerledi; Alman güçlerini yararak Hollanda’ya girdi.

Nisan 1945’te ABD birlikleri Leipzig, Karl-Marx-Stadt ve Münih’i aldı; Elbe ırmağı üzerindeki Torgau’da SSCB birlikleriyle buluştu. Daha kuzeyde Montgomery’nin askerleri Elbe’yi geçerek Hamburg’a girdi ve ardından Baltık Denizi’ndeki Lübeck ve Wismar’a doğru ilerlemeyi sürdürdüler.

AVRUPA’DA SAVAŞIN SONU

İtalya’daki Müttefik güçler 13 Ağustos 1944’te Floransa’yı aldı. Almanlar bunun üzerine Pisa ile Rimnini arasında bir savunma hattı oluşturarak kış gelene kadar burada tutundular. Nisan 1945’te Müttefikler Po ırmağını geçti ve Alp Dağlarına doğru ilerledi. İtalya’da Almanlar 2 Mayıs’ta teslim oldular. İki gün sonra da Müttefikler Avusturya’dan güneye doğru ilerleyen ABD askerleriyle buluştu.

SSCB birlikleri ise 1944 Haziranı’nda Doğu Avrupa’da bir harekat başlattı. Temmuz sonunda Varşova’nın karşısında Vistül Irmağı’nın doğu kıyısına doğru ilerlediler. Daha güneyde SSCB ordusu iki koldan ilerlemeye ilerlemeye başladı. Biri Baltık Denizi’nin doğu kıyıları boyunca, öbürü de Tuna vadisi üzerinden Macaristan’a doğru ilerledi. Almanlar bu ilerlemeyi durduramayarak geri çekildiler.

1945 başlarında, Almanya’nın artık uzun süre savaşamayacağı ortaya çıkmıştı. Müttefik liderler, ABD başkanı Roosevelt, İngiltere başbakanı Churchill ile SSCB’nin önderi Stalin Kırım’daki Yalta kentinde toplandılar ve Almanya’nın koşulsuz olarak teslim alınmasında anlaştılar. Ayrıca savaş sonrası Avrupa’ya ilişkin planlar da yaptılar. Ocak 1945’te SSCB askerleri Oder Irmağı’nı aşarak Silezya’ya girdi. Güneyde ise Şubatta Budapeşte’ye, nisan başında da Viyana’ya girdiler ve Berlin’e doğru ilerlediler. 25 Nisanda Berlin’i kuşattılar. Kentin merkezindeki bir yer altı sığınağından savunmayı yönetmekte olan Hitler savaşın yitirildiğini kavrayarak 30 Nisan’da intihar etti. Amiral Karl Dönitz’i kendi yerine atamıştı.

Dönitz’in temsilcileri Reims’e Müttefiklerle görüşmeye gitti. Batıda Müttefiklere teslim olmayı; ama doğuda SSCB ile savaşmayı sürdürmeyi istiyorlardı. Eisenhower Almanların her yerde koşulsuz teslim olmaları konusunda ısrar etti. Almanya’nın teslim olması 8-9 Mayıs 1945’te gece yarısı gerçekleşti.

JAPONYA’NIN TESLİM OLMASI

ABD, Japonya’nın kıyı kentlerini yoğun bir biçimde bombaladığı sırada başkan Truman, Japonların direnişini kırmak ve savaşı kısaltmak gerekçesiyle atom bombası kullanmaya karar verdi. Atom bombası ABD’de gizlice geliştirilen ve büyük yıkım gücü olan bir silahtı. 6 Ağustos 1945’te ABD hava kuvvetlerinin bir bombardıman uçağı Hiroşima kenti üzerine ilk atom bombasını attı. 3 gün sonra gücü azaltılmış bir atom bombası da Nagasaki’ye atıldı. Bu bombalar Hiroşima’da 200 bin Nagasaki’de 80 bin sivilin ölmesine ve on binlerce kişinin yaralanmasına yol açtı bu kentler büyük ölçüde yıkıldı. Bitki örtüsü büyük zarar gördü. Atom bombasının yol açtığı radyasyonun etkisi yıllarca sürdü. Radyasyon nedeniyle insanlar daha sonra da sakatlandılar ve öldüler. 8 Ağustos’ta SSCB’de Japonya’ya savaş açtı ve Japonların elinde bulunan Mançurya ve Kore’yi işgale başladı. Bunun üzerine Japonya 2 Eylül’de resmen teslim oldu ve II. Dünya Savaşı sona erdi.

ANLAŞMALAR VE SONUÇLARI

Temmuz ve Ağustos 1945’te barış anlaşmalarının koşullarını görüşmek üzere Potsdam Konferansı toplandı. Toplantıya önde gelen Müttefik temsilcileri olarak ABD’den Roosvelt’in yerine seçilen Başkan Harry S. Truman, SSCB’den Stalin ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill katıldı.

Konferansta alınan belli başlı kurallar şunlardı: Müttefikler Almanya’yı işgal edilecek ve silahsızlandıracak ve böylece gelecekte savaş çıkarma tehlikesi önlenecekti. Alman ordusu dağıtılacak sanayisi denetlenecek ve açık denizlere çıkabilecek gemi, silah yada savaş uçağı yapımı yasaklanacaktı. Hitler’in Nazi Partisi’nin düşünceleri yasaklanacaktı. Almanya’nın bütünlüğü ilkesinin dışında kalan Anlaşma koşulları genellikle uygulandı.

Nazi liderler Müttefiklerden 4 yargıç tarafından Nürnberg’de yargılandı. Yargılama yaklaşık bir yıl sürdü. Sanıklardan 12’si ölüm cezasına çarptırıldı; bunlardan biri olan Mareşal Hermann Goering zehir içerek intihar etti. 7 kişi hapis cezasına çarptırıldı. Öteki Nazi savaş suçluları da yargılanarak idam edildi yada hapsedildi. Bazı Alman bilginleri özellikle roket mühendisleri de ABD ve SSCB’ye götürüldü.

Japonya’da Müttefiklerce işgal edildi ama savaşı izleyen ilk yıllardan sonra denetim tümüyle General Dougles MacArthur yönetimindeki ABDli yetkililerin elinde kaldı. Japon ordusu dağıtıldı ve silahsızlandırıldı. Bazı Japon komutanları savaş suçlusu olarak yargılandı; idam yada hapis cezasına çarptırıldı.

Japonya ile barış antlaşması 1950 Eylülü’nde imzalandı. Bu antlaşmaya SSCB ve Hindistan karşı oldukları maddeler nedeniyle katılmadılar. Antlaşmanın en önemli sonucu, Japonya’nın topraklarının 4 adayla sınırlanmasıydı. Japonya’nın sömürgeci imparatorluğu sona erdi. Ryu-Kyu, Benin, Mariana ve Mashall adaları Bileşmiş Milletler adına yönetilmek üzere ABD’ye; güney Sahalin ve Kuril adaları ise SSCB’ye bırakıldı. Japonya’nın savaştan önce işgal ettiği Mançurya Çin’e geri verildi. Kore ise bağımsız bir devlet oldu. Ayrı bir antlaşmayla ABD’ye ve Japonya’da askeri güç bulundurma yetkisi verildi.

II. Dünya Savaşı’nda hava saldırılarında binlerce sivil insan da öldürüldü. Almanlar toplama kamplarında 6 milyon Yahudi’yi öldürdüler. Bu uygulamaya “toplu kıyım” denildi. İşgal ettikleri topraklarda yaşayan 10 milyon kişiyi evlerinden, yurtlarından ayırdılar ve Almanya’da fabrikalarda köle gibi çalışmaya zorladılar.

Yaklaşık 35 milyon insanın öldüğü bu savaşta SSCB 20 milyon yurttaşını yitirdi. Polonya’da Nazilerin burada öldürdüğü 3 milyon Yahudi’yle birlikte yaklaşık 6 milyon kişi öldü. Almanya 4 milyon, Japonya 2 milyon, ABD 298 bin, İngiliz Uluslar Topluluğu 544 bin ve İngiltere 350 bin insanını yitirdi. Çin’in ise 2 milyondan fazla askerinin öldüğü sanılmaktadır.

II. DÜNYA SAVAŞI VE TÜRKİYE

Türkiye II. Dünya Savaşı’na katılmadı. Ama savaş boyunca izlediği yansızlık siyasetinde zaman zaman büyük güçlüklerle karşılaştı. Türkiye 1939’da savaş olasılığının iyice artması üzerine toprak bütünlüğünü korumaya yönelik ittifak anlaşmaları sağlamak amacıyla bazı girişimlerde bulundu. Almanya ve İtalya’nın saldırgan tutumları karşısında doğal olarak bu girişimler İngiltere, Fransa ve SSCB’ye yönelikti. İlk görüşmeler sonucu 12 Mayıs 1939’da İngiltere’yle, 23 Haziran’da Fransa’yla Türkiye’nin de “Barış Cephesi” içinde yer aldığını açıklayan ortak bildiriler yayımlandı. Bunu SSCB’yle de benzeri bir anlaşma sağlanması yolundaki çabalar izledi. Ama SSCB’nin 23 Ağustos’ta Almanya’yla bir saldırmazlık anlaşması imzalaması karşısında Türkiye’nin çabaları boşa çıktı.

Bu durumlar üzerine İngiltere ve Fransa’yla ilişkiler daha da sıklaştırıldı ve 19 Ekim 1939’da Ankara’da Türkiye-İngiltere-Fransa İttifak anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Türkiye bir Avrupa devletinin saldırısına uğrarsa İngiltere ve Fransa yardımda bulunacak, buna karşılık Avrupa’da çıkacak bir savaş Akdeniz’e yayılırsa Türkiye’de İngiltere ve Fransa’ya yardımda bulunacaktı. Savaşın Balkanlara doğru yayılma eğilimi göstermesi üzerine Türkiye, Balkan Antantı’na bağlı ülkelerle de işbirliğini güçlendirmeye çalıştı. Ama Şubat 1940’ta Belgrad’da toplanan Balkan Antantı Bakanlar Konseyi bu yönde olumlu bir karar alamadan dağıldı. 10 Haziran 1940’ta İtalya’nın da katılmasıyla savaş Akdeniz’e yayılınca Türkiye’nin 1939 Ankara Anlaşması’yla üstlendiği yükümlülükler gündeme geldi. Ne var ki, Fransa’nın kısa bir süre sonra Fransa’nın teslim olması, İngiltere’nin de bu konuda ısrarlı davranmaması Türkiye’yi savaştan uzak tuttu.

Alman orduları 1941 ortalarına doğru Balkanlar’ı tümüyle ele geçirince Türkiye’nin de Alman istilasına uğramasından, dolayısıyla Ortadoğu’daki yaşamsal önemdeki çıkarlarının tehlikeye girmesinden çekinen İngiltere, Türkiye’den savaşa katılmasını istedi. Bu sırada SSCB’ye saldırmaya hazırlanan Almanya da güney kanadını güvenceye almak amacıyla Türkiye’ye bir saldırmazlık anlaşması önerdi. Türkiye bunu hemen kabul etti. 18 Haziran 1941’de imzalanan bu anlaşma Türkiye’nin savaş dışı kalma siyasetinde yeni bir aşama oldu. Bunu 10 Ağustos 1941’de SSCB ile İngiltere’nin ortak notası izledi. Savaşın iyice yoğunlaştığı bu dönemde her iki ülke Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını bildiriyorlardı. Buna karşılık Türkiye’den 1936 Montrö (Montreaux) Sözleşmesi’ni tam olarak uygulayarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarını savaş gemilerine kapalı tutulmasını istiyorlardı.

1942’de hem Almanya’nın hem İngiltere’nin başını çektiği Müttefikler’in Türkiye’yi savaşa sokmak için baskı uyguladıkları bir yıl oldu. Türkiye çeşitli gerekçeler ileri sürerek bunların hepsini geri çevirdi. Ama 1943’te Müttefikler’in üstünlüğü belirince İngiltere bu kez savaşın bir an önce bitmesine katkıda bulunmak ve zaferin nimetinden pay almak gibi görüşlerle Türkiye’yi Müttefikler’in yanında savaşa sokmaya çalıştı. Churchill bu amaçla 30 Ocak 1943’te Adana’ya gelerek İsmet İnönü’yle görüştü. İnönü, Churchill’in Türkiye’nin en geç Ağustos 1943’te savaşa katılması isteğine karşı, bunun gerekli silahların, savaş araç ve gereçlerinin verilmesi durumunda olanaklı olabileceğini söyledi. Bu konudaki görüşmeler sürerken Müttefikler 14-24 Ağustos tarihlerinde Kanada’nın Québec kentinde, 19-30 Ekim’de de Moskova’da düzenledikleri toplantılarda Türkiye’yi savaşa katmak yolundaki baskıyı arttırma kararı aldılar. 28 Kasım-2 Aralık tarihlerinde bir doruk toplantısı yapan Churchill, Roosevelt ve Stalin de bu kararı onayladı. Bunun üzerine Churchill ve Roosevelt 3 Aralık 1943’te İsmet İnönü’yü Kahire’ye davet ederek bu konudaki kesin isteklerini ilettiler ve Türkiye’nin Şubat 1944’te savaşa katılması durumunda her türlü yardımı keseceklerini bildirdiler. İsmet İnönü’nün askeri ve stratejik gerekçelerle savaşa katılmayı reddetmesi üzerine Mart 1944’te İngiltere, Nisan 1944’te de ABD Türkiye’ye askeri yardımı durdurdu. Diplomasi alanında da baskılar sürüyordu. Bu baskılara bir süre daha direnen Türkiye savaşın gidişinin iyice belirginleşmesi üzerine 2 Ağustos 1944’te Almanya ile siyasal ilişkilerini kesti. Bunu 6 Ocak 1945’te Japonya ile ilişkilerini kesmesi izledi. Ardından Müttefik liderleri Şubat 1945’te toplanan Yalta (Kırım’da) Konferansı’nda, yeni kurulacak Birleşmiş Milletler’e yalnızca 1 Mart 1945’e kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılmasını içeren bir karar aldılar. Bunun üzerine Türkiye 23 Şubat’ta Almanya’ya savaş ilan etti. Bu sırada Almanya’nın yenilgisi kesinleşmiş olduğundan fiilen savaşa girmedi.

17 Kasım 2009 Salı

100 ünlü türk


Tarihten günümüze birçok ünlü insanın bulunduğu bir eser. birçok kişi hakkında karıştırıp bilgi sahibi olunacak bir kitap umarım faydalı olur

linkler:

8 Kasım 2009 Pazar

Düşünce Tarihi - Orhan Hançerlioğlu

(Arka Kapak yazısı)
Bu yapıt ilk yayımlandığında (1963) Afet Muhteremoğlu, Oğuz Kazım Atok vb. gibi değerli yazarlarca Yılın Kitabı olarak nitelenmişti.
Değerli sanatçı Suat Taşer de 29 Ocak 1982 tarihli Milliyet gazetesinde şöyle yazdı: "Düşünce Tarihi adlı o güzelim kitabının Yeni Baskıdan Önce başlıklı notunda; emeğine, çalışkanlığına, verdiği yaptların yetkinliğine ve olgunluğuna hayranlık duyduğum Orhan Hançerlioğlu, "Öğrenmek benim mutluluğumdur" der. Aydın olanla olmayanı, bu sözün terazinde tartabiliriz."


linkler:

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Türkiye Tarihi Cilt: 3 Osmanlı Devleti 1600-1908

Türkiye Tarihi, Oğuz Akkan ile Sina Akşin'in 1980 yılında oluşturdukları bir tasarının ve uzunca bir çalışma ve hazırlık döneminin ürünüdür. Türkiye Tarihi 5 ciltten oluşmaktadır. Her ciltte, dönemin siyaset, iktisat, düşünce, mimarlık ve sanat tarihleri ayrı bölümlerde incelenmektedir. 1. Cilt Osmanlı Devleti öncesindeki Türkleri ele almaktadır. 2. Cilt Osmanlı Tarihini 1600 yılına değin gözden geçirmektedir. 3. Cilt 1600-1908 yıllarını kapsıyor. 4. Cilt 1908-1980 dönemini inceliyor. 5. Cilt 1980-1995 dönemini, yani şimdiki Türkiye'yi ele alıyor.
Sina Akşin yazarlar kadrosunu oluşturmuş ve yayın yönetmenliğini üstlenmiştir. Siyaset Tarihi bölümlerinin yazarları Ümit Hassan, Metin Kunt, Sina Akşin, Mete Tunçay, Cemil Koçak, Hikmet Özdemir, Bülent Tanör'dür. İktisat Tarihi bölümlerini Halil Berktay, Suraiya Faroqhi, Korkut Boratav, Zafer Toprak yazmışlardır. Düşünce Tarihi bölümleri Ümit Hassan, Hüseyin Yurdaydın, Sina Akşin, Selahattin Hilav, Murat Katoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Mimarlık ve Sanat tarihi bölümlerinin tek yazarı Ayla Ödekan'dır.
Sina Akşin Türkiye Tarihi'nin amacını şöyle açıklamaktadır: "... Türkiye'de okullarda ve üniversitelerde okutulan tarih genellikle yüzeysel bir tarihtir. Okullarda öğrenciler için tarih en çekilmez, ezbere dayalı, anlamsız ders durumundadır. Üniversite tarih bölümlerinin puanları, yani tarihçiliğe rağbet, çok düşüktür. Tarih, birçoklarımızın gözünde gerçeğin araştırılacağı, heyecan verici bir bilim dalı değil, kabul edilmiş belirli ideolojik ya da siyasal tutumları destekleyecek kanıtların derleneceği bir alandan ibarettir. İşte biz, bu kitabın, ülkemiz tarihçiliğini hal-i pur melalinden kurtarmaya belki mütevazi bir katkısı olur diye düşündük."


linkler:
http://www.mediafire.com/download.php?vnzn5mzxmyj

Türkiye Tarihi Cilt: 3 Osmanlı Devleti 1600-1908

Türkiye Tarihi, Oğuz Akkan ile Sina Akşin'in 1980 yılında oluşturdukları bir tasarının ve uzunca bir çalışma ve hazırlık döneminin ürünüdür. Türkiye Tarihi 5 ciltten oluşmaktadır. Her ciltte, dönemin siyaset, iktisat, düşünce, mimarlık ve sanat tarihleri ayrı bölümlerde incelenmektedir. 1. Cilt Osmanlı Devleti öncesindeki Türkleri ele almaktadır. 2. Cilt Osmanlı Tarihini 1600 yılına değin gözden geçirmektedir. 3. Cilt 1600-1908 yıllarını kapsıyor. 4. Cilt 1908-1980 dönemini inceliyor. 5. Cilt 1980-1995 dönemini, yani şimdiki Türkiye'yi ele alıyor.
Sina Akşin yazarlar kadrosunu oluşturmuş ve yayın yönetmenliğini üstlenmiştir. Siyaset Tarihi bölümlerinin yazarları Ümit Hassan, Metin Kunt, Sina Akşin, Mete Tunçay, Cemil Koçak, Hikmet Özdemir'dür. İktisat Tarihi bölümlerini Halil Berktay, Suraiya Faroqhi, Korkut Boratav, Zafer Toprak yazmışlardır. Düşünce Tarihi bölümleri Ümit Hassan, Hüseyin Yurdaydın, Sina Akşin, Selahattin Hilav, Murat Katoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Mimarlık ve Sanat tarihi bölümlerinin tek yazarı Ayla Ödekan'dır.
Sina Akşin Türkiye Tarihi'nin amacını şöyle açıklamaktadır: "... Türkiye'de okullarda ve üniversitelerde okutulan tarih genellikle yüzeysel bir tarihtir. Okullarda öğrenciler için tarih en çekilmez, ezbere dayalı, anlamsız ders durumundadır. Üniversite tarih bölümlerinin puanları, yani tarihçiliğe rağbet, çok düşüktür. Tarih, birçoklarımızın gözünde gerçeğin araştırılacağı, heyecan verici bir bilim dalı değil, kabul edilmiş belirli ideolojik ya da siyasal tutumları destekleyecek kanıtların derleneceği bir alandan ibarettir. İşte biz, bu kitabın, ülkemiz tarihçiliğini hal-i pur melalinden kurtarmaya belki mütevazi bir katkısı olur diye düşündük."


linkler:
http://www.mediafire.com/download.php?vnzn5mzxmyj

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Türkiye Tarihi Cilt: 2 Osmanlı Devleti 1300-1600

Türkiye Tarihi, Oğuz Akkan ile Sina Akşin'in 1980 yılında oluşturdukları bir tasarının ve uzunca bir çalışma ve hazırlık döneminin ürünüdür. Türkiye Tarihi 5 ciltten oluşmaktadır. Her ciltte, dönemin siyaset, iktisat, düşünce, mimarlık ve sanat tarihleri ayrı bölümlerde incelenmektedir. 1. Cilt Osmanlı Devleti öncesindeki Türkleri ele almaktadır. 2. Cilt Osmanlı Tarihini 1600 yılına değin gözden geçirmektedir. 3. Cilt 1600-1908 yıllarını kapsıyor. 4. Cilt 1908-1980 dönemini inceliyor. 5. Cilt 1980-1995 dönemini, yani şimdiki Türkiye'yi ele alıyor.
Sina Akşin yazarlar kadrosunu oluşturmuş ve yayın yönetmenliğini üstlenmiştir. Siyaset Tarihi bölümlerinin yazarları Ümit Hassan, Metin Kunt, Sina Akşin, Mete Tunçay, Cemil Koçak, Hikmet Özdemir, Bülent Tanör'dür. İktisat Tarihi bölümlerini Halil Berktay, Suraiya Faroqhi, Korkut Boratav, Zafer Toprak yazmışlardır. Düşünce Tarihi bölümleri Ümit Hassan, Hüseyin Yurdaydın, Sina Akşin, Selahattin Hilav, Murat Katoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Mimarlık ve Sanat tarihi bölümlerinin tek yazarı Ayla Ödekan'dır.
Sina Akşin Türkiye Tarihi'nin amacını şöyle açıklamaktadır: "... Türkiye'de okullarda ve üniversitelerde okutulan tarih genellikle yüzeysel bir tarihtir. Okullarda öğrenciler için tarih en çekilmez, ezbere dayalı, anlamsız ders durumundadır. Üniversite tarih bölümlerinin puanları, yani tarihçiliğe rağbet, çok düşüktür. Tarih, birçoklarımızın gözünde gerçeğin araştırılacağı, heyecan verici bir bilim dalı değil, kabul edilmiş belirli ideolojik ya da siyasal tutumları destekleyecek kanıtların derleneceği bir alandan ibarettir. İşte biz, bu kitabın, ülkemiz tarihçiliğini hal-i pur melalinden kurtarmaya belki mütevazi bir katkısı olur diye düşündük."
Elinizdeki bu cilt, 1300-1600 dönemi Osmanlı Tarihi'nin ilk üç yüzyılı için vazgeçilmez bir kaynak niteliğindedir.
(Arka Kapak)


linkler:
http://www.mediafire.com/download.php?jvojjz0o0dd

Türkiye Tarihi Cilt: 2 Osmanlı Devleti 1300-1600

Türkiye Tarihi, Oğuz Akkan ile Sina Akşin'in 1980 yılında oluşturdukları bir tasarının ve uzunca bir çalışma ve hazırlık döneminin ürünüdür. Türkiye Tarihi 5 ciltten oluşmaktadır. Her ciltte, dönemin siyaset, iktisat, düşünce, mimarlık ve sanat tarihleri ayrı bölümlerde incelenmektedir. 1. Cilt Osmanlı Devleti öncesindeki Türkleri ele almaktadır. 2. Cilt Osmanlı Tarihini 1600 yılına değin gözden geçirmektedir. 3. Cilt 1600-1908 yıllarını kapsıyor. 4. Cilt 1908-1980 dönemini inceliyor. 5. Cilt 1980-1995 dönemini, yani şimdiki Türkiye'yi ele alıyor.
Sina Akşin yazarlar kadrosunu oluşturmuş ve yayın yönetmenliğini üstlenmiştir. Siyaset Tarihi bölümlerinin yazarları Ümit Hassan, Metin Kunt, Sina Akşin, Mete Tunçay, Cemil Koçak, Hikmet Özdemir'dür. İktisat Tarihi bölümlerini Halil Berktay, Suraiya Faroqhi, Korkut Boratav, Zafer Toprak yazmışlardır. Düşünce Tarihi bölümleri Ümit Hassan, Hüseyin Yurdaydın, Sina Akşin, Selahattin Hilav, Murat Katoğlu tarafından kaleme alınmıştır. Mimarlık ve Sanat tarihi bölümlerinin tek yazarı Ayla Ödekan'dır.
Sina Akşin Türkiye Tarihi'nin amacını şöyle açıklamaktadır: "... Türkiye'de okullarda ve üniversitelerde okutulan tarih genellikle yüzeysel bir tarihtir. Okullarda öğrenciler için tarih en çekilmez, ezbere dayalı, anlamsız ders durumundadır. Üniversite tarih bölümlerinin puanları, yani tarihçiliğe rağbet, çok düşüktür. Tarih, birçoklarımızın gözünde gerçeğin araştırılacağı, heyecan verici bir bilim dalı değil, kabul edilmiş belirli ideolojik ya da siyasal tutumları destekleyecek kanıtların derleneceği bir alandan ibarettir. İşte biz, bu kitabın, ülkemiz tarihçiliğini hal-i pur melalinden kurtarmaya belki mütevazi bir katkısı olur diye düşündük."
Elinizdeki bu cilt, 1300-1600 dönemi Osmanlı Tarihi'nin ilk üç yüzyılı için vazgeçilmez bir kaynak niteliğindedir.
(Arka Kapak)


linkler:
http://www.mediafire.com/download.php?jvojjz0o0dd

4 Haziran 2009 Perşembe

Dünyanın Gözdesi Ruhban Okulu Heybeliada'da

Büyükada'dan sonra ikinci büyük ada Heybeliada, özellikle, 1845 yılında açılan ancak günümüzde eğitim vermeyen Aya Triada Manastırı'ndaki çok zengin bir kütüphaneye sahip olan Ruhban Okulu, Deniz Lisesi, Terk-i Dünya Kilisesi ve sanatoryumu ile biliniyor. İsmet İnönü'nün müze haline getirilen evi ile Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın evi de Heybeliada'nın en önemli simgeleri arasında yer alıyor. Heybeli'nin çevresini faytonla veya yürüyerek dolaşabilirsiniz. İskeleye arkanızı dönüp sola doğru yürürseniz birbirine bitişik Müslüman ve Ortodoks mezarlıkları ile karşılaşırsınız. Yol ikiye ayrılınca soldan aşağıya devam ederseniz sanatoryum yanından geçip yeniden sahile inersiniz ve buradaki plajdan denize girebilirsiniz. Denizin ne yazık ki artık çok da temiz olmadığı Heybeliada'da en iyi seçeneğiniz Halki Palas Oteli'nin havuzunda serinlemek olabilir. Çünkü Heybeli'nin Deniz Kulübü'nün olimpik yüzme havuzu, tenis kortu ve lokanta gibi tesislerinden ancak üye olanlar yararlanabiliyor. Yemek yiyebileceğiniz ve içki içebileceğiniz lokantalar ise iskelenin hemen karşısında sıralanıyor. Bunlar içinden şüphesiz önerebileceğimiz lokanta ise Ruhban Okulu yetkililerinden Yorgo Bey'in önerisi üzerine gittiğimiz Mavi. Özellikle zeytinyağlıları bir harika. Mutlaka denemelisiniz, kesinlikle pişman olmazsınız. Lokantaların bazılarında da özellikle bahar ve yaz aylarında hafta sonları canlı taverna müzik oluyor.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Siyasi - Tarih e-kitaplar (turgay)

Sitenin müdavimlerinden turgay arkadaşımızın çalışmasıdır. Sizin için birkaç siyasi ve tarih kitabını biraraya getirerek paylaşıma katkıda bulundu. Emeğine teşekkür ederiz...

linkler:
http://www.upload.gen.tr/d.php/s4/6ld960sd/Siyasi_Tarih_E-kitaplar.rar.html

Siyasi - Tarih e-kitaplar (turgay)

Sitenin müdavimlerinden turgay arkadaşımızın çalışmasıdır. Sizin için birkaç siyasi ve tarih kitabını biraraya getirerek paylaşıma katkıda bulundu. Emeğine teşekkür ederiz...

linkler:
http://www.upload.gen.tr/d.php/s4/6ld960sd/Siyasi_Tarih_E-kitaplar.rar.html

25 Nisan 2009 Cumartesi

E-okul Okul Bilgisi

Okul, çeşitli bilgilerin okutulup öğretildiği yerdir. Okuyup yazmadan, en ileri bilimlere kadar bütün bilgiler okullarda verilir. Kelimenin anlamı sonradan daha da genişleyerek, çeşitli dallarda belli bir fikri veya tarzı gösteren ifade almıştır: Felsefe okulu, edebiyat okulu gibi...
İnsanları küçük yaşlarından itibaren yetiştirmek fikri, çok eski çağlardan beri vardı. İlk kurulan okullar, daima dinî müesseselerde, din eğitimiyle beraber yürütülmüştür. Eski Yunan'da Akademas adındaki bilginin evinin bahçesinde vermeye başladığı derslerle, özel okullar da eğitim çabasına katılmışlardır. Sonradan ihtisas topluluklarına "akademi" denmiştir. Roma'da hemen her ev bir okul sayılmış, M.Ö. 3. yüzyılda da ilk dilbilgisi okulları açılmıştır. Daha sonra "şehir" ve "imparatorluk" okulları kurulmuştur.
Ortaçağ'da okullar yeniden kiliseye bağlanmış, bu eğitim tarzında tartışmaya, fikir münakaşasına yer verilmemiş ve öğretmenin dediği dedik olarak kabul edilmiştir.
Bizde de okullar camilerin, mescitlerin yanı sıra gelişmiştir. Eğitimin temeli de Kur'an öğrenimi olmuştur. Mahalle okulları (sübyan mektepleri) bugünkü ilkokulların yerineydi. Sübyan okullarından sonra, orta ve yüksek öğrenim veren medreseler, askerî ve mülkî sınıfları yetiştiren saray okulları vardı. Bunların en yükseği de, Enderun'du. (Bak ENDERUN).
Tanzimat'tan sonra eğitim sistemimizde ilk büyük değişiklik yapıldı. Cumhuriyet' ten sonra, 1924'te mahalle okulları Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. 1926'da da tamamen kaldırılarak, yerini ilkokullara bıraktı. Bugün ilkokullar bütün memlekete yaygın bir hale gelmektedir. Ayrıca eğitim sistemleri de modern metodlara uydurulmaktadır.
Türkiye'de ilkokul çağından sonra öğrenim, orta ve yüksek olmak üzere ikiye ayrılır. Orta öğrenim iki safhadır: Ortaokul ve lise. Ortaokul ilköğretime bağlı olup, 3 yıl sürer. Lise ise 4 yıl sürer. Lisede ikinci yıldan itibaren öğrenciler "fen", "edebiyat" veya "eşit ağırlık" olmak üzere üç kola ayrılırlar Lise bitirdikten sora da üniversite eğitim başlar. Ayrıca ülkemizde çeşitli özel okular ve kolejler, yabancı bazı liseler vardır, buralarda yabancı dillerde daha geniş öğretim yapılır. Bunların bazıları 4 yerine 5 yıldır. Orta dereceli okullar arasında meslek okulları ve teknik öğretim yapanlar da vardır.
Yüksek öğrenim, liseyi bitiren öğrencilerin girdiği Tıbbiye, Teknik Üniversite Edebiyat Fakültesi gibi ihtisas okullarıdır.
E-okul iyi bir okulda okumanızı en içten dilekleriyle temenni eder.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Hz. Ömer Dönemi (634 - 644)

634 yılında İranlılarla (Sasanilerle) Köprü Savaşı yapıldı ve Müslümanlar fillerle desteklenen Iran ordusuna yenildiler. Ancak iran'daki iç karışıklıklardan yararlanan İslam orduları Fırat'ı geçerek Dicle'ye kadar ilerlemeyi başardılar.
636'da Filistin fethedildi ve Kudüs kuşatıldı. Yine aynı yıl Bizans'la yapılan Ecnadeyn Savaşı'nda Suriye'nin fethi tamamlandı. 637 yılında Patrik Sofronis Kudüs'ü halifeye teslim etti.
636'da Sasanilerle yapılan Kadisiye Savaşı ile Irak ele geçirildi ve Iran yolu açıldı.
637'de Sasanilerle yapılan Celûla Savaşı ile iran'ın büyük bir kısmı fethedildi.
642 yılında yapılan Nihavend Savaşı'nda ise Iran tamamen fethedildi ve böylece Müslümanlar Türklere komşu oldular.
642-643 yılında Amr bin As Mısır'ı fethetti.
Devletin geniş bir coğrafi bölgeye yayılması, yönetim - siyasi - ekonomik - askeri alanlarda ör-gütlenilmeyi zorunlu hale getirmiştir. Bu nedenle devlet örgütlenmesi olarak;
ilk kez düzenli ordu kuruldu. Askerlere maaş
bağlandı.
Suriye ve Filistin' de ordugâhlar oluşturuldu.
Orduya ait kayıtların tutulması amacıyla ilk kez ordu divanı oluşturuldu.
Devletin önemli sorunlarının görüşüldüğü meclis oluşturuldu.
Müslüman olmayanlardan "Haraç vergisi"
(Toprak vergisi) alınmaya başlandı.
İlk kez " Beytü'l-Mal ( Devlet Hazinesi) oluşturuldu.
Ülke yönetim birimlerine ayrıldı.
Valiler ve Halife'ye bağlı olarak kadılar atandı.
İlk kez adalet işlerinde kadıların görevlendi-rilmesiyle, yönetim ve adalet işleri birbirinden ayrıldı.
Hicret başlangıç alınarak, Hicri takvim uygulamaya konuldu.
Hz. Ömer, vergisinin azaltılmasını isteyen bir İranlı tarafından 644'te öldürüldü.

Hz. Ebubekir Dönemi (632 - 634)

Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed'in ölümünden sonra dağılma tehlikesi geçiren Müslümanları bir arada tutmayı başarmış, devlet otoritesini yeniden sağlamış ve islamiyet'i ilk kez Arap Yarımadası dışında Suriye, Filistin ve Irak'ta yaymıştır.
Bu dönemde;
Zekât vermek istemeyenler ikna edildi.
Ridde Savaşları ile Yemen'de dinden dönenler üzerine yürünerek bunlar etkisiz hale getirildi.
Yalancı peygamberler ortadan kaldırıldı.
Kur'an-ı Kerim ilk kez bir kitap halinde toplandı.
634 yılında Bizans'la yapılan Yermük Savaşı ile Suriye'nin fethine zemin hazırlandı.

21 Nisan 2009 Salı

Hz. Muhammed Dönemi (571 - 632) - İslam Tarihi

Hz. Muhammed 571 yılında Mekke'de doğdu. Babası Kureyş kabilesinden Abdullah, Annesi Beni Zühre kabilesinden Amine idi. Doğmadan önce babasını, 6 yaşındayken de annesini kaybetti.
Belli bir süre dedesinin gözetiminde büyüyen Hz. Muhammed, dedesi öldükten sonra amcasının yanında kaldı ve bu dönemde ticaretle uğraştı. Güvenilir kişiliğinden dolayı "el emin" olarak tanındı. İnsanlar arasında adaletli davranışları islamiyet'ten önce de insanların güvenini kazanmasını sağlamıştır. 25 yaşındayken Hz. Hatice'yle evlendi. 40 yaşındayken kendisine Nur Dağı'nda ilk vahiy geldi. Peygamberlik görevlerini gerçekleştirirken çıkarları zedelenen Mekkeliler O'na ve arkadaşlarına işkenceler yaptılar. Bu işkenceler dayanılmaz boyutlara ulaşınca Müslümanlar peygamberin izniyle Medine'ye göç ettiler. İslam Tarihi'nde bu olaya hicret denir.
Hicret:
Akabe biatları sonrası Müslümanlar İslamiyet'i daha rahat yaşamak ve yaymak için Medine'ye geldiler. Göç edenlere "Muhacir" onlara ev sahipliği yapanlara "Ensar" denmiştir.
Hicretin Sonuçları:
Medine'de yaşayan tüm kesimleri vatandaş kabul eden Vatandaşlık Sözleşmesi imzalanmış ve İslam devletinin temelleri atılmıştır. Hz. Muhammed devlet başkanı sıfatını elde etmiştir.

İslamiyet Öncesi Arap Yarımadasının Durumu

Sami (Arap) ırkına mensup insanların yaşadığı Arap Yarımadası'nın büyük kısmı çöllerle kaplıdır. Yarımadanın sadece Hicaz ve Yemen bölgeleri yaşamaya elverişli coğrafi şartlara ve iklime sahiptir. İslamiyet'ten önce bölgede siyasi birlik yoktu. Main, Seba, Gassani, Himyeri gibi birçok irili ufaklı devletin varlığı bunun açık bir göstergesidir.
Kabileler arasında kan davaları yaygındı ve kadının toplumsal yaşamda yeri ve önemi yoktu. Kölecilik, soy üstünlüğü, puta tapıcılık, falcılık ve büyücülük halk arasında oldukça yaygındı. Şehirde yaşayanlar "medeni" çöllerde yaşayanlar "bedevi" olarak adlandırılırdı. Bazı bölgelerde yeni doğmuş kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü.

20 Mart 2009 Cuma

100 ünlü türk


Tarihten günümüze birçok ünlü insanın bulunduğu bir eser. birçok kişi hakkında karıştırıp bilgi sahibi olunacak bir kitap umarım faydalı olur

linkler:

Topkapı Müzesi islam Minyatürleri kitabı


Faydalı olur diye ümit ediyorum....

linkler:
http://rapidshare.com/files/83505174/Islami_Minyaturleri.rar

Topkapı Müzesi islam Minyatürleri kitabı


Faydalı olur diye ümit ediyorum....

linkler:
http://rapidshare.com/files/83505174/Islami_Minyaturleri.rar

15 Mart 2009 Pazar

Araba Sevdası



Osmanlı-Türk modernleşmesinin romana yansıması var bu eserde. Deyiş yerindeyse, alafrangalığın çarpık görünümleri üzerine bir çözümleme denemesi: Gösteriş, Aşk, Düş kırıklığı…

linkler:
http://www.mediafire.com/?b02tvvtjz00
alternatif
http://www.upload.gen.tr/d.php/s5/sw609a6m/RecaizadeMahmutEkrem-Araba_Sevdas__.zip.html