Alias etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alias etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2009 Perşembe

Alias, La Femme Nikita'ya karşı

Böyle bir kapıştırmaya gerek var, hem de çok var, çünkü iki dizi insanı korkutacak kadar benziyor birbirine. Alias başladığında Nikita fanları çok öfkelenmiş, çünkü pek çok öğenin La Femme Nikita’dan kotarıldığını düşünmüşler.

Lost'un da yapımcılarından olan J.J. Abrams'ın Alias'ın yaratıcısı olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. La Femme Nikita'yı yaratan adamın, sonradan 24'ü yaparak ünlenecek olan Joel Surnow olduğunu ise çok kişi bilmez. Ayrıca La Femme Nikita'nın öyküsü, 1990 yapımı nefis Luc Besson filmi Nikita'dan doğmuş. Bu yazının kalanında kolaylık olsun diye Nikita diye bahsedeceğim LFN'dan.

Alias çekimlere başladığında Nikita bitmişti bile. Böylece Alias Nikita’nın en başarılı olduğu alanları ‘alıp’, hatalarından uzak durmayı bildi. İki dizi de 5 sezon sürdü, ikisinin de 5. sezonları kısaydı, aceleye getirilmişti. Ailas, yayınlandığı network nedeniyle çok daha büyük bir bütçeye sahipti. Kostümler, makyajlar, set lokasyonları, efektler çok iyiydi. Nikita ise minicik bir bütçeyle çekiliyordu, aksiyondan çok hikayeye ağırlık vermişti zorunlu olarak.

Ben Alias’ı Nikita’dan önce keşfettim, 4. sezonundaydı ve hâlâ yayınlanıyordu. Tamamen şans eseri Nikita’nın DVD’lerini bulduğumdaysa, Nikita çoktan bitmişti. İki diziyi de çok sevdim ve büyük keyifle izledim; Alias’ın ilk iki sezonu olağanüstüydü, La Femme Nikita ise çok daha yavaş başladı ve ilk bölümleri pek iyi sayılmazdı, ama Michael (hem karakter, hem de oyuncu) o korkunç saç biçimine rağmen öyle bağımlılık yapıcıydı ki -sanırım daha çok kızlar için geçerlidir bu tabii-, onun da müptelası oluverdim. Şöyle ki, ajanlarla ilgili bir aksiyon dizisi olan Alias’ta şunlar vardı:

- Başrolde şahane bir kadın kahraman (Sydney)

- Kadın kahramanın yanına, onun büyük aşkı, pek yakışıklı bir oğlan (Vaughn)

- Soğuk görünen, biraz korkutucu ama çok karizmatik, deneyimli bir süper ajan (Jack)

- Kadın kahramanın tüyler ürpertici, evil patronu (Sloane)

- Korkutucu, geçmişi muğlak bir kadın karakter (Irina)

- Kadın kahramanın iş arkadaşı, güven verici dostu (Dixon)

- Olağanüstü zeki bilgisayar dahisi (Marshall)

Vee, ajanlarla ilgili bir aksiyon dizisi olan Nikita’da ise şunlar vardı:

- Başrolde şahane bir kadın kahraman (Nikita)

- Kadın kahramanın yanına, onun büyük aşkı, pek yakışıklı bir oğlan (Michael)

- Soğuk görünen, biraz korkutucu ama çok karizmatik, deneyimli bir süper ajan (yine Michael)

- Kadın kahramanın tüyler ürpertici, evil patronu (Operations)

- Korkutucu, geçmişi muğlak bir kadın karakter (Madeline)

- Kadın kahramanın iş arkadaşı, güven verici dostu (Walter)

- Olağanüstü zeki bilgisayar dahisi (Birkoff)

İlginç, değil mi?
Sydney Nikita’ya karşı
Kahramansa olay, açık ara Alias kazanır. Nikita’yı, özellikle aksanını sever ederim, ama Sydney, çok daha ilginç (çünkü derinlikleri olan, zaaflarıyla daha inandırıcı) ve sevilesi bir karakterdi. Peta Wilson’un canlandırdığı Nikita, hep muallakta kaldı bir yanıyla. Jennifer Garner da çok daha iyi bir oyuncuydu. Üstelik dizinin trademarkı olmuş perukları ve elbiseleri, kısaca aliasları çok iyi taşıyordu üstünde (her anlamda). Ayrıca soğuk, havalı ama gizemli bir kahramandan çok duygusal, daha doğrusu duyguları olan, incinebilen bir kahraman daha çekici gelmiştir bana hep. Alias, Sydney’siyle izlettiriyordu kendini.

Michael, Vaughn’a ve Jack’e karşı
Alias’taki favori karakterim, ifadesiz poker yüzü ve buz gibi alaycılığıyla Sydney’nin babası Jack’ti. Dizinin duygusal çekirdeği de, Jack’in kızına olan sevgisi ve bu ilişkinin gelişimiydi. Vaughn hakkında ise yapabileceğim yorum pek yok, derinleştirilememiş, sıkıcı bir karakterdi her zaman, gözümüzün süsü olmaktan öteye gidemedi.

Nikita’daki Michael’a gelecek olursak… Alias’taki Vaughn ve Jack, Michael’in farklı yönlerinden oluşturulmuş iki karakter bence; Michael soğuk, ifadesiz, tehlikeli, gizemli (Jack) ve romantik, olağanüstü çekici ve başroldeki kızımızın büyük aşkı (Vaughn) -ydı. Nikita, Michael’ıyla izlettiriyordu kendisini.

Bu turun galibi, Sydney ve Nikita’daki kadar büyük farkla olmasa da, Michael. Michael, Michael, Michael.
Aşk
Sydney/Vaughn ilişkisi, Michael/Nikita’yla karşılaştırıldığında son derece soluk kalır. Michael ve Nikita Section One’ın mahkumlarıydı, görev icabı sürekli başkalarıyla yatmaları gerekiyordu, aynı yerde çalışıyorlardı ama duygusal birliktelikleri anlaşılırsa öldürülürlerdi, gene de aşık oldular ve dizi, aslında Section One çevresinde dönüyor gibi görünse de, odak noktasına, son derece az sözcük ama bol kimya (!) kullanarak bu ilişkiyi aldı.

Tek bir ilişkinin beş sezon boyunca bu kadar etkileyici olabilmesinin pek çok nedeni var. Bir neden Ruy Dupuis ve Peta Wilson’ın arasında müthiş bir kimya olması, bir neden de ilişkinin son derece yavaş gelişmesi. Çok uzun bir zaman boyunca, sadece anlamlı bakışlar, imalarla dolu kısa konuşmalar ve sadece görev için, emir altında seks vardı. Uzun bir zaman boyunca, Michael’in, mesafeli, hasara uğramış Michael’ın Nikita’ya karşı ne hissettiğini bilemedik. İlk sezonlarda, Michael Nikita’nın kendisini sevdiğini biliyordu ve duygularını görev adına pek çok kez manipule etti. Ama sonraları, Nikita’yla sadece bir saat geçirebilmek için hayatını tehlikeye attı.

Alias’taki en ilginç çift, Sydney ve Vaughn değil, Sydney’nin CIA ajanı olan babası Jack ile KGB suikastçısı olan annesi Irina Derevko’ydu. Gene de bu turu Nikita kazanıyor.

Alias’ta, sırasıyla SD-6, CIA ve APO vardı, Nikita’da ise yalnıza Section One. O yüzden teşkilatları ayrı bir başlık altında karşılaştırmak çok adil olmayabilir. Nikita’ya karanlık ve paranoyak havasını veren ve onu benzersiz bir dizi haline getiren Section One’dı, üstelik haber alma teşkilatları hakkında çok daha gerçekçiydi. Ama Alias sürekli değişen ortamı ve bizi her an diken üstünde tutan Rambaldi gizemleri ile cliffhanger’larıyla daha başarılıydı. Üstelik Alias’ta Sark gibi yan karakterler de çok daha ilgi çekiciydi. 4. sezondan sonra pek çok konuyu bağlayamamış, continuity hataları yapmış, Irina Derevko gibi bir karakteri son sezonda harcamış olmasına rağmen, öykü açısından Alias galip geliyor.

Finallerine bakacak olursak, pek çok izleyici bu konuda bana şiddetle karşı çıkacak olsa da, Nikita'nın tatmin edici bir şekilde bittiğini, Alias’ın finalinin ise büyük hayalkırıklığı olduğunu düşünüyorum. Alias olağanüstü iyi başlayan bir diziydi; ilk iki sezon muhteşemdi, üçüncü sezon çok iyi, dördüncü sezon ise hiç fena değildi. Son sezon çok zayıf başladı, ancak ortalarda silkelenip kendine geldi ve finale kadar (finali katmıyorum) güçlü bölümler sundu. Ancak beşinci sezonun tamamına bakacak olursak, hiçbir şeyi toparlayamayarak, ortaya gereksiz yeni karakterler atarak ve güçlü karakterleri israf ederek, pek çok mantık hatası yaparak ve ve dizinin sezonlarca odak noktası olmuş Rambaldi gizemlerini son derece aptalca bir şekilde çöz[emey]erek ortalama bir final vermiş oldu izleyicilere. Nikita ise ortalama bölümlerle başladı ama ikinci sezonda güçlendi, dördüncü sezonun ortasında sıkıcılaşıncaya kadarsa gitgide daha da iyiye gitti. Dördüncü sezonun son bölümü (ki çoğunluğun aksine ben çok beğenmiştim) aslında dizi finaliydi, fakat tatmin olmayan fan’ların sayesinde çok kısa bir beşinci sezon çekildi, asıl final beşinci sezonun son bölümü oldu -ki o da gayet iyiydi. Nikita da bazı devamlılık hataları yaptı, senaristlerin sezon ortasında fikirlerini değiştirdiği izlenimi veren bölümler çekildi. Ama genele bakıldığında, Nikita’nın olayları toparlaması ve son noktayı koyması, Alias’a oranla çok daha başarılıydı.

Nikita daha saf, daha karanlık, ve aslında -yüzeyin altında- daha romantik, olaylardan çok ilişkileri konu alan bir dizi. Ama ben romantizmden çok aksiyonu seviyorum. Alias’ın, her ne kadar sonlara doğru dallanıp budaklandırarak gerçekçilikten uzaklaştırsa da, daha iyi bir hikayesi, daha büyük bütçesi nedeniyle de çok daha heyecanlı aksiyon sahneleri var. Aşk ve final gibi turlarda Nikita’nın kazanmış olmasına rağmen, hikaye açısından, sonuç olarak da bütüne bakıldığında Alias kazanıyor bu karşılaşmayı.


8 Kasım 2009 Pazar

Amy Acker vs. Eliza Dushku

Bu yazıya başlarken (şimdi) yazının manasını düşündüm. Yok galiba. Amy Acker çok sevdiğim dizilerde çok sevdiğim karakterleri çok başarılı bir şekilde canlandırarak beni mutlu etmeye devam ediyor. Bu yazıda da, hangi dizilerde hangi karakterleri oynamış Acker, nasıl farklı uçlarda karakterlermiş bunlar, onu inceliyorum kısaca. Başlık son derece absürd bir wishful thinkingden doğdu. Dushku, Acker'in yardımcı rollerden birini aldığı dizide (Dollhouse) başrolü oynuyor, ben de "ama o role Acker çok daha iyi gitmez miydi?" diye mızmızlanıyorum. Olay bundan ibaret :)

Birbirinden farklı kişilikleri pek iyi canlandıran, dış görünüşü de bir içim su olan, ama dilediğinde hiç mi hiç dikkat çekmeyebilen, yani pek çok açıdan her role giden kızımız, niçin Dollhouse'un başrolüne seçilmez? Peki kim seçilmiş bu rol için? Eliza Dushku. Kimdir Eliza Dushku? Buffy ve Angel'ın Faith'i; asi kötü kızı oynamayı iyi kotaran, varoşlardan gelen vahşi gül rolünü kendine gayet iyi yakıştıran, ama 'kötü kız'dan farklı tiple- melere giriştiğinde ya overacting ya da underacting (var mı böyle bir kelime gerçekten?) ile bence çok zayıf kalan, kısaca "tek tip oyuncusu" diye tanım- layabileceğimiz bir hatun. O kadar ki, hâlâ onu Faith olarak düşünmeden edemi- yorum -Buffy ve Angel'dan sonra hem Tru Calling'i hem de Dollhouse'u izlediğim halde-. Peki nasıldır Dushku'nun kaptığı bu rol, Dollhouse'ın kahramanı? Her bölümde farklı bir kişilik edinen, görevde olmadığı zamanlarda boş levha konumunda gezen Echo. Hoppa telekızdan buz gibi soğuk suikastçıya, kaya sertliğinde tetikçiden masum, muhafazakar anneye gömlek değiştirir gibi geçen Echo. Mimiklerine, sesinin tonuna, aksanına, hareketlerine (hatta tipine bile) bir türlü ısınamadığım Eliza Dushku, taptığım Joss Whedon'ın uzuun bir aradan sonra ilk TV projesindeki başrolü (hem de böyle bir başrolü) kaparsa ben de gıcık olmaz, böyle gereksiz bir yazı döşenmez miyim? Olmuşum ve döşeniyorum işte.

Dollhouse şu an pek çok eksikliği olan bir dizi, tek sırıtan Dushku değil. Bunun suçunu Fox'ta buluyor, dizinin zamanla, network Whedon'ı özgür bırakmaya başladıkça (tabii iptal edilmezse) oturacağını ümit ediyorum. Ama başrolün değişme şansı yok. Dollhouse'ta kendisine yardımcı bir rol verilen (asıl kastta bile değildi), birkaç bölüm önce de sanırım dönmemek üzere yardımcı kadrodan çıkan, oysa o küçük rol-ler-inde bile parlamayı başaran Amy Acker bakalım hangi rollerde unutulmazmış?

Fred Burkle (Angel)

Angel'ın 2. sezonunun sonlarında gelen Fred, son 5 yılını Pylea denilen cehennemvari bir dimensionda geçiren, oranın sakinleri tarafından itilip kakılan, dövülen, bok muamelesi gören, en sonunda kaçıp uzaklarda bir mağaraya saklanan, orada yapayalnız, gülmeyi unutarak açlık dolu yıllar geçiren, mağaranın duvarlarını formüller ve anlamsız kelimelerle döşeyecek kadar kafayı sıyırma noktasına gelen genç bir kızımız. Angel'lar 2. sezonun sonunda Fred'i kurtarınca, o da otele yerleşip Angel Investigations'a katılıyor. Fred dahi diye nitelendirilebilecek bir fizikçi, çok da utangaç, sosyal açıdan çok beceriksiz. Bu utangaçlık onda şirinliğe dönüşüyor: koca gözlükleriyle kendini kaptırıp sesini titrete titrete ışık hızında konuşması örneğin.

Bu paragraf Angel'ı tamamlamamış olanlar için spoiler:
Pylea'nın yarattığı travmadan yavaş yavaş kurtulması, uzun ve sancılı bir dönemden sonra kendine güvenini kazanması, Wesley ve Connor'ın ihanetlerini kişisel alarak (ki belki de sadece o anlarda) kendini kaybedecek kadar öfkelenmesi, profesörü öldür(t)dükten sonra içine bir tutam karanlık kaçması, Jasmine'e karşı tek başına kaldığında gösterdiği kararlılık, Wesley'e yıllar sonra aşık olması... Fred'in karakter gelişimi inanılmaz, sezonlar boyunca 3-4 büyük değişim geçiriyor, ama diziyi ilk izleyişinizse bunları son sezonda şu büyük olayın (onu da yazmayıvereyim artık) olduğu bölümdeki flashback sahnesini görene kadar fark etmiyorsunuz bile.

Kabul edelim, televizyon dizilerinin en güçlü kadın karakterleri Joss Whedon'ın zihninden çıkma. Buffy, Tara ve Willow'un büyü ve güçle donatılmış olmaları, bunun kadınların gücü için bir metafor olması her ne kadar hoşuma gitse de, Whedon'ın yarattığı en iyi karakterin Fred olduğunu düşünüyorum. Fred, 150 adama eş kas gücüne sahip 'seçilmiş' avcı ya da salt düşünerek nesneleri hareket ettirebilen bir cadı olmadan da güçlü bir karakter. Sevimli, duyarlı, alçakgönüllü ve zeki, aynı anda da sürekli etik problemler yaşayan bir gruba rehberlik edebilecek kadar saf -kolay kanan anlamında saf değil, katıksız olan saf :). Karakterin bu özellikleri Amy Acker'in mahirâne oyunculuğuyla birleşince ortaya Buffyverse'in en tapılası karakterlerinden biri çıkıyor.

Illyria (Angel)

[Angel s5'a dair bol spoiler içerir] Illyria, eski çağlarda yeryüzünde insanoğlu değil de iblisler varken dünyada hüküm sürmüş, Old Ones diye bahsedilen efsanevi iblislerden biri. Bu iblislerden en çok korkulanı hatta. Düşmanları tarafından öldürülüyor, fakat yenilmeden önce yeniden dirilişini planlıyor Illyria. Tapınağını sadece kendisinin bulup çıkarabileceği, farklı bir zaman boyutuna gizliyor, ordusunu da kendisini beklemek üzere oraya yerleştiriyor -fakat günümüzden birkaç yüzyıl önce ordu bir şekilde yok ediliyor.

Angel'ın 5. sezonunun ortalarında, Illyria'nın lahiti, önceden planlanmış olduğu gibi, Wolfram and Hart'ın Los Angeles şubesine gönderiliyor ve Illyria'nın müritlerinden W&H çalışanı Knox, Fred'i "buna layık bulduğu için", eski -orijinal- biçimi daha çok bir canavara yakın olan Illyria'nın içine gireceği kabuğun Fred'in bedeni olmasına karar veriyor.

Kendi laboratuvarına teslim edilen lahiti inceleyen Fred, merakına yenik düşerek lahitin üstündeki kristallerden birine dokunduğunda kristal açılarak Illyria'nın özünü salıveriyor (!), Fred de bunu soluyor ve iç organları sıvılaşmaya, derisi sertleşmeye, ruhu yok olmaya başlıyor. Saatlerce acı çekiyor ve günün sonunda ölerek bedenini Illyria'ya bırakıyor.

Zamanı kontrol edebilen ve olağanüstü güçlü olan Illyria, ordusunu dirilterek insanların sonunu getirmek için tapınağına gittiğinde, ordusunun uzun süre önce yok olmuş olduğunu görüyor. Yeni dünyaya alışamayan ve artık bir amacı olmayan, kendini kaybolmuş hisseden Illyria, belirsiz bir nedenle -belki de Fred'in anılarına sahip olduğu için- kendini Wesley'e yakın hissediyor ve modern dünyaya alışmak için onun yardımını kabul ediyor. Ve olaylar gelişiyor :)

Kelly Peyton (Alias)

Kelly Peyton, Ailas'ın beşinci ve son sezonununda ortaya çıkan, terörist bir organizasyon olan Prophet Five için çalışıyor. Başlarda Gordon Dean'in altında çalışan Peyton, Dean APO tarafından öldürüldükten sonra Prophet Five'ta onun yerini alıyor. Kelly Peyton'la ilgili yazılabilecek çok bir şey yok, karakter pek derinleştirilemiyor çünkü sadece bir sezon, onda da yardımcı oyuncu olarak dizide. Amy Acker'ın katil rolüne de iyi gittiğini anlamamızı sağlıyor bu karakter :)

Claire Saunders (Dollhouse)

[Dollhouse 2x2'ye kadar spoiler] Saunders, bibeklerin (yani 'active'lerin) doktoru. 1. sezonun son bölümlerinde ortaya çıkıyor ki, Saunders'ın bedeninin içinde de bir bibek varmış zamanında: Whiskey. Fakat Saunders gerçekten var olan birisi, Whiskey'nin bedenine imprint edilmeden önce orta yaşlı bir adammış. Alpha tarafından öldürülünce, Topher onun kişiliğini ve tıp bilgisini Whiskey'e, yani Amy Acker'ın oynadığı karaktere aktarmış. Saunders bunları öğrendikten sonra, yeni bedenine orijinal (yani bizim hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, bir active olan Whiskey'den de önceki) kişiliğinin imprint edilmesini istemiyor -çünkü bu bilinci yok olacak bu olursa- ve 2. sezonun başlarında, dış dünyaya karşı olan korkusuna rağmen Dollhouse'u terk ediyor.

Whiskey (Dollhouse)

[Dollhouse 1. sezon spoiler] Zamanında Dollhouse'un en popüler bibeği olan Whiskey, Echo'nun en iyi olmasını isteyen Alpha'nın saldırısına uğruyor, bu saldırıdan sağ çıkıyor ama yüzünde korkunç izler kalıyor. Hemen ardından Alpha Dollhouse'un doktorunu öldürünce, Topher artık kullanılamaz durumda olan Whiskey'nin ziyan olmaması için bu doktorun kişiliğini kalıcı olarak yüklemeye karar veriyor. Whiskey'nin Dollhouse'a gelmeden önceki kimliğini öğrenemiyoruz. Dizi iptal edilirse diye bir nevi final olarak çekilmiş olan fakat Fox'tan 2. sezon için onay gelince yayınlanmayan Epitaph One isimli 1. sezonun son bölümünde, Whiskey'i yine görüyoruz. Günümüzden 10 sene sonrasını anlatan bu bölümde Saunders Whiskey'nin bedenini tamamen terk etmiş görünüyor; Whiskey son görevini gerçekleştirmek için terk edilmiş Dollhouse'ta tek başına bekliyor.

13 Kasım tarihli ek: Dollhouse iptal edilmiş. Suçlu hissettim kendimi şimdi :)