Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2009 Perşembe

En Başarılı Jenerik Müzikleri

[19 Aralık itibariyle bu listede mühim değişiklikler yapmış bulunuyorum. Gerçi önceden yayınlanmış bir blog yazısını değiştirmenin anlamsızlığının farkındayım. Fakat eski halinde kalmasına içim elvermiyor; eskiden bihaber olduğum, yorumlar sayesinde keşfettiğim birkaç jenerik müziğini ekliyorum, ayrıca bu listeyi iki ayrı listeye bölmeye karar verdim: özel 'theme' müziği olan diziler ve zaten var olan bir şarkıyı kullanan diziler -nitekim bu iki farklı türü aynı listede ele almak saçmaydı. Bilginize, ilginize ve sevginize.]



(Jenerikleri izlemek için dizilerin isimlerine, parçaların -kırpılmış halleri yerine- tamamını dinlemek için şarkıların isimlerine tıklayın.)


Sözlü Mözlü
1. House
Massive Attack - Teardrop
2. The 4400
Amanda Abizaid - A Place in Time
3. Firefly
Sonny Rhodes - The Ballad of Serenity
4. True Blood
Jace Everett - Bad Things
5. Grey's Anatomy
Psapp - Cosy in the Rocket
6. Hex
Garbage - #1 Crush
7. Veronica Mars
The Dandy Warhols - We Used to Be Friends
8. Coupling
Mari Wilson - Perhaps, Perhaps, Perhaps
9. Charmed
Love Spit Love - How Soon is Now?
10. CSI: Miami
The Who - Won't Get Fooled Again

Enstrümantal
1. Prison Break
Ramin Djawadi - Prison Break Main Theme
2. Angel
Darling Violetta - Angel Main Theme
3. Battlestar Galactica
Bear McCreary - Battlestar Galactica Main Title
4. The Lost Room
Robert J. Kral - The Lost Room Main Theme
5. The X-Files
Mark Snow - X-Files Theme
6. Fringe
J. J. Abrams - Fringe Opening Theme
7. Survivor
Russ Landau - Survivor Theme
8. Bones
The Crystal Method - Bones Main Theme
9. Medium
Mychael Danna - Medium Theme
10. Ghost Whisperer
Mark Snow - Ghost Whisperer Main Theme

Mansiyonları Dexter ve
Six Feet Under'a vermek lazım. Dexter'ın müziği alanında çok iyidir herhalde ama bana hitap etmiyor hiç, fakat jenerik bir bütün olarak bakıldığında olağanüstü, o yüzden mansiyonu hak ediyor. Six Feet Under'ın müziğiyse güzel güzel olmasına da, bu listeye girecek kadar değil, yine de jenerikteki görüntülerle birleştiğinde çok etkileyici oluyor.

13 Aralık 2009 Pazar

İptal Edilerek Harcanmış 10 Dizi

Bu yazıda bahsedeceğim diziler, yayınlandıkları kanal tarafından uyduruk bir nedenden iptal edilene kadar, hızla birer cevher olmaya gidiyorlardı... Uzatmaları oynayan diziler cephesi ise dolup taşıyor; Ghost Whisperer ve Smallville örneğin, biri 5., diğeri 9. sezonunda. Charmed denen kıytırık cadı dizisi ise tam 8 sezon çekildi. Bu aptal dizilere seyirci ve para -ki hepsinin bütçesi birbirinden yüksek olmalı çünkü büyülü, hayaletli, bol efektli diziler- bulunuyor da, Firefly'a örneğin, 1 sezon bile şans verilmiyor. Tek bir sebebi olabilir bunun: seyirci salak. Salak olduğu için de Charmed ya da Ghost Whisperer gibi senaryo yoksunu bol efekt ve göğüs+bacakla dolu dizileri ağzı bir karış açık izlerken, Veronica Mars'a yetişemiyor, ne yapsın, kafası basmıyor... O kadar ayrıntı, karışık olaylar, hızla akan ve içindeki her cümlenin bir başka anlama sahip olduğu diyaloglar, özenle oluşturulmuş bir kurgu, allah aşkınıza nasıl yetişebilir ki zavallı izleyici bunların tümüne birden aynı anda?!

Böyle deyip bırakmak çok rahatlatıcı olurdu, ama yapamıyorum, çünkü bazı diziler için geçerli olsa da bu, çoğu için değil... Eğer seyircinin kafası House'a basıyorsa V. Mars'a da basmalı, eh, House'ın reytingleri ortada, demek şu dünyada IQ'su bir hipopotamınkinden yüksek olan insanlar da televizyon izliyor. Öyleyse bu dizilere ne oldu? Ne? Örneğin Angel tam da reytinglerinin en yüksek olduğu sezonundayken niçin iptal edildi? Üstelik bir Freaks and Geeks'ten farklı olarak mainstream bir dizi sayılmaz mıydı? Bilmiyorum. Kanalların başındaki adamların aptallığına verebiliyorum sadece, başka sebep bulamıyorum. Önemli olan tek şey şu: bu diziler ilk ya da ikinci sezonlarında iptal edilmek yerine rahat bırakılmış olmalıydılar. Buyrun listeye geçelim.

1. Firefly

2002 yılında yayınlandı, 1 sezon (14 bölüm) çekildi. Bilim kurgu dizisiydi. Birinci sınıf bilim kurgu hem de. İçine bir tutam fiyakalı Western öğesi ve Joss Whedon'ın trademark'ı olmuş "Whedon mizahı" katılmış bir bilim kurgu. Fox, televizyon dizileri içinde tarih yazabilecek bu dizinin bölümlerini alıp, sıralarını karman çorman ederek yayınladı. İlk çekilen, ilk sırada gösterilmesi gereken pilotu 10. bölüm olarak mesela, 6. bölüm olması gereken bölümü de ilk olarak. Neden, hiçbir fikrim yok. Fox'un yayın politikasına akıl sır erdiremiyorum (bu yazıda Fox'a bol bol verip veriştireceğim, en başından belirteyim). Sonra da daha sezon tamamlanmadan yayından kaldırdı bu diziyi. Fakat DVD satışları o kadar iyi gitti ki, Whedon DVD'lerden kazandığı parayla Firefly'ı toparlayan bir film çekti: Serenity. Filmin olağanüstü olduğunu söylememe gerek var mı? Firefly için muhteşem bir devam filmi olarak bakılabileceği gibi, Firefly'dan tamamen bağımsız da izlenebilecek bir bilim kurgu Serenity.


2. Veronica Mars

2004-2007 yılları arasında yayınlandı, 3 sezon (64 bölüm) çekildi. Macera/Gizem dizisiydi -varsa böyle bir tür tabii :)-. Kristin Bell, 3 sezon boyunca olağanüstü zeki ve hazırcevap dedektif Veronica Mars'ı canlandırdı. İlk iki sezonu inanılmazdı bu dizinin, sanki yazarlar daha ilk bölümü dahi yazmadan oturup bütün sezonun planını yapmış gibiydiler, öylesine ustalıkla yerleştirilmişti her ayrıntı. V. Mars her bölüm ayrı bir case'i çözüyordu, ama aslında sezona yayılmış büyük bir olay da vardı ve bölüm bölüm de onunla ilgili gelişmeler olurdu.

Veronica Mars hızlı tempolu, çok karakterli ve kurgusu çok sağlam bir diziydi; arada sırada tek bir bölümü izleyip büyük keyif alabilirdiniz her bölüm standalone sayılabileceği için, ama eğer sezonun "big case"ini adam gibi takip edeceksiniz hiçbir bölümü kaçırmadan ve büyük bir dikkatle izlemeniz gerekiyordu. Son sezonu ilk iki sezonu kadar başarılı değildi ama yine de standartların çok üstündeydi, ve eğer iptal edilmeseydi, yazarların 4. sezon için çok enterasan fikirleri vardı -hatta bir bölüm çekildi bile deneme olarak, üstelik sadık V. Mars izleyicileri İnternet kampanyası bile yaptılar ama CW nuh dedi peygamber demedi.

3. Terminator: Sarah Connor Chronicles

2008-2009 arasında yayınlandı, 2 sezon (31 bölüm) çekildi. Bilim kurgu dizisiydi. Gene bir Fox dizisiydi üstelik. Nedir kardeşim sizin derdiniz? TERMİNATÖR'ün TV dizisinden bahsediyoruz burada, nasıl kaldırırsınız yayından, hem de dizi 2. sezonunda acayip iyi giderken, hem de başrolde Summer Glau varken?! Firefly'ın River'ı, 4400'ün Tess'i ve Dollhouse'un Bennett'i Summer Glau evet! Garbage'ın solisti Shirley Manson da o muhteşem saçları ve o muhteşem aksanıyla kilit rollerden birindeydi bu dizide ayrıca. Sarah Connor'ın iptaliyle ilgili yazacak şey dahi bulamıyorum, o kadar abes geliyor. Ayıp. Çok ayıp.

4. Angel

1999-2004 yılları arasında yayınlandı, 5 sezon (110 bölüm) çekildi. Fantastik/Aksiyon dizisiydi. Buffy'nin spin-off'u olarak başladı ama 2. sezonda bağımsız bir dizi haline gelmişti bile, neredeyse Buffy'ninki kadar geniş bir hayran kitlesi edinmişti kendine, üstelik her sezonu bir öncekinden daha iyiydi. 5. sezonda reytingleri tavan yapmıştı, James Marsters kültleşmiş Spike rolüyle Angel kadrosuna katılmıştı, dizi çok daha karanlık ve ilginç bir yöne gitmeye başlamıştı... ve iptal edildi. Bir Fox dizisi olduğunu söylemiş miydim?

5. Freaks and Geeks

1999-2000 yılları arasında yayınlandı, 1 sezon (18 bölüm) çekildi. Gençlik dizisiydi. Evet gençlik dizisi, ama gerçek bir gençlik dizisi. Yani Beverly Hills 90210, Dawson's Creek ya da The O.C. saçmalıklarına hiç mi hiç benzemiyor. Neler yok Freaks and Geeks'te? Aslında 30 yaşında olup da 15 diye yutturulmaya çalışan oyuncular, hepsi birbirinden güzel altın kızlarla birbirinden yakışıklı futbolcu çocuklar, herkesin birbiriyle yattığı arkadaş grupları, tırnağım kadar inandırıcı olamayan ilişkiler, son derece iğreti, zorlama, yapay duran diyaloglar... Peki neler var? Adı üstünde, freak'ler ve geek'ler :) Güzel olmayan ama hiç mi hiç çirkin de olmayan, sizin gittiğiniz liseden fırlamış gibi duran bir kız ve içine girmeye heves ettiği, freak'lerden oluşan grup: dersleri asmaktan ve kızarkadaşıyla kavga etmekten başka şey yapmayan asi görünüşlü karizmatik çocuk, ot içmekten başka bir şey yapmayan arkadaş canlısı görünümlü romantik çocuk, pek konuşmayan, konuştuğunda da ağzından sadece alaycı bir yorum çıkan enigmatik çocuk ve ilk bakışta soğuk, bencil ve acımasız görünen, ama aslında ev hayatı bir cehennem olan ve sorunlarla boğuşup da özünde (!) iyi olan aykırı kız. Başroldeki freak olmaya özenen kızımızın kardeşi ve onun arkadaşları da dizinin geek kotasını doldurmakta. Daha ortaokulda, utangaç, bilim kurgu ve d&d hayranı, sosyal açıdan bir enkaz olan, okulda kabadayıların saldırısına maruz kalan bu kardeşin kendisine çok benzer iki de arkadaşı var. Bir de bu iki kardeşin ana babası var ki, televizyon dizi tarihindeki en eğlenceli anne-babalardan biri olmaya adaylar bence.

40 Year Old Virgin ve Knocked Up'ı yapan adamlar yapmış bu diziyi. 1999'da çekildiği halde 1980'lerde geçiyor olması da bir başka güzellik, dönemin müzikleri mest ediyor sizi izlerken. James Franco ve Jason Segel de var üstelik :) Ama tabii aptal Amerikan seyircisine fazla gelmiş bu dizi, o asla yaşayamayacağı (aslında var da olmayan) lise hayatını izlemek ister gençlik dizisinde. Sonuç olarak tek sezonu bile tamamlayamadan kaldırılmış Freaks and Geeks.

6. Tru Calling

2003-2005 arasında yayınlandı, 2 sezon (26 bölüm) sürdü. Fantastik/Macera dizisiydi. Kahramanımız Tru Davies isimli bir tıp öğrencisiydi (ya da taze mezundu), geceleri morgda çalışıyor, ölülerle içli dışlı oluyordu. Bir de zamanda 24 saat geriye giderek, bir önceki gün -ya da aynı gün :)- çalıştığı morga düşmüş bazı ölüleri kurtarmak gibi bir yeteneği vardı. Tabii bunu bilinçli yapmıyordu; her gün geriye gidemediği gibi, her ölüyü de kurtaramıyordu. Tekrar yaşanan ve çoğunlukla baştan aşağı değişen günleri izlemek çok eğlenceliydi. İlk sezonda her bölümde aynı formül üzerinden gidiliyormuş ve bir noktadan sonra sıkmaya başlamış gibi görünse de, 2. sezonda dizi çok daha ilginç bir hal almıştı. Beverly Hills 90210'un her daim yardıma hazır, altın kalpli çocuğu Brandon'ını canlandıran Jason Priestley kadroya dahil olmuş, üstelik son derece şeytani (!) ve ilginç bir karakteri oynamaya başlamış, ayrıca hikayeye gizemli aile bireyleri ve karanlık geçmişler gibi kurguyu zenginleştirici öğeler eklenmiş, üstelik farklı formüllerin denendiği (örneğin aynı günü sadece bir kez daha yaşamak yerine kurtarılması gereken kişiyi kurtarıncaya dek tekrar tekrar yaşamak) bölümler de çekilmeye başlanmıştı. Ama ne oldu? Bildiniz. Fox oldu.

7. My So-Called Life

1994-1995 yılları arasında yayınlandı, 1 sezon (19 bölüm) çekildi. Gençlik dizisiydi. Aynı Freaks and Geeks gibi, bu alanda son derece gerçekçiydi. Alkolizm, çocuk tacizi, homofobi, evsizlik, şiddet, sansür, seks, uyuşturucu kullanımı... Bu konuların tümünü kısacık ilk sezonunda ele aldı, hem de reyting manyağı olan Dawson's Creek ya da The O.C.'nin kusulası yapmacık tarzlarından çok uzak bir şekilde yaptı bunu. Bir İngiliz gençlik dizisi var Skins diye; My So-Called Life hafif onu anımstatır bana. Son dakika mucizeleri ve basit çözümler sunmak yerine gerçek yaşamı anlatır.

My So-Called Life'ın başrolünde Claire Danes oynuyordu, evet evet, bildiğimiz Claire Danes, hem de kırmızı saçlarla! Ayrıca Tom Irwin ve Jared Leto da cabası; evet evet, bildiğimiz Jared Leto! E daha ne denir ki. Fox'ta da değilmiş bu dizi, o zaman dizinin iptalinde kanalın psikopatlığı ve spastikliği değilse söz konusu olan, düşük reytinglerle karşı karşıyayız demektir. Ne bekliyorduk, Amerikan izleyicisi hiç yaşayamadığı lise hayatını görmek, birbirinden güzel/yakışıklı ve popüler kızlar/erkeklerle kendini özdeşleştirmek, onun her hafta değişen sevgililerine ve onlarla olan sahicilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan ama pek "cool" diyaloglarına iç geçirmek, okulun diğer zavallılarının (sıradan öğrencilerinin) hayran olduğu şık arkadaş grubuyla neşeden neşeye koşmak ve kahramanımızın en büyük sorunu (kişilik çatışması, varoluş problemi, imgelemsel izdüşümler!) ertesi gün giyeceği giysiyi dört katlı evinde bulamamak olduğunda da kederlenmek istiyor.

8. Dollhouse

2009 Şubatta başladı, 2010 Ocakta son bölümü yayınlanacak. Dizi bittiğinde 2 sezon (26 bölüm) sürmüş olacak. Bilim kurgu türündeki Dollhouse, bu listedeki Angel ve Firefly gibi Joss Whedon'ın dizisi. İşin garibi Firefly'ın akibetinden sonra Fox ile çalışmamaya yemin etmiş Whedon, televizyondan birkaç yıl uzak kaldıktan sonra gene gelip Fox'la anlaşıyor. Yani network mü daha çok suçlu, Whedon mı bilemiyorum. Bildiğim şu ki Dollhouse, Fox'un anlayanın alim olacağı yayın anlayışının kurbanlarından sadece biri.

Dollhouse'un konusu kısaca şöyle: Echo, yasadışı yeraltı örgütü Dollhouse’un ajanlarından biridir. Dollhouse, gönüllü olarak bu oranizasyona katılan insanların kişiliklerini silip, onlara her görevde yeni kimlikler yükleyerek, ajanları (ya da doll'ları yani bebekleri) fahişelikten tetikçiliğe, FBI ajanlığından ev kadınlığına çok çeşitli gizli görevlere gönderen bir örgüttür. Dollhouse bol paralı, güçlü müşterilere hizmet verir. Fakat bunu yaparken bir garip etik anlayışını izlemeyi de ihmal etmez. Örneğin bebeler, Dollhouse'a gönüllü olarak katılmıştır. Kişilikleri tamamen silinmemiştir, sadece bir çekmecede saklanmaktadır, kontratları bitince de (2 yıl ila 5 yıl arasında değişen süreleri vardır anlaşmaların) kişilikler bebeklere tekrar yüklenecek, ve bebekler (artık bebek olmayarak tabii) eski yaşamlarına dönebileceklerdir. Bebekler görevde değilken, Dollhouse'un koridorlarında boş levha konumunda gezerler. Falan filan.

Bu konu çok heyecan verici gelmişti bana ilk duyduğumda. Hem de Buffy, Angel ve Firefly'ı yapan adam Joss Whedon vardı işin içinde. Üstelik Buffyverse'ten tanıyıp sevdiğim oyuncular olacaktı kadroda, bir de Battlestar'ın Helo'su Tahmoh Penikett. Ortaya olağanüstü bir TV dizisi çıkacağına emindim. Ama olmadı. Kağıt üzerinde her şey tutuyordu da, bu fikri hayata geçirmeye kalkınca olmadı. Oysa yazarlar iyiydi, oyuncular iyiydi, konu iyiydi, her şeyin arkasındaki adam bir dahiydi... Neden Dollhouse'un her bölümünde hep sırıtan bir şeyler var gibiydi, niçin bu dizide adını koyamadığımız bir eksiklik vardı, neden bir şeyler ters gitti? İlk suçlunun, elbette, Fox olduğunu düşünüyorum. Nedenlere hızlıca bir bakacak olursak;

Whedon, Dollhouse için inanılmaz bir pilot bölümü çekti. Fox, bunu 'fazla karanlık' ve 'fazla karmaşık' bularak çöpe attı. Tamamen yeni bir bölüm çekmesini, ilk bölümde açığa çıkardıklarını 6-7 bölüme yavaş yavaş yayarak çıkarmasını istedi. İyi bok yedi. Biliyorum, çünkü çöpe atılmış pilotu izledim. Bildiğimiz Whedon klasiğiydi. Belki biraz karışıktı, belki gereğinden fazla bilgi bombardımanı vardı ama Joss Whedon'ın kitlesi zaten kafası yavaş çalışan seyirci değildir, biraz zorlanmak onların hoşlarına bile gidecektir, Fox'un bunu bilmesi gerekirdi. Amacı sadece Whedon'cılarla sınırlı kalmayıp daha mainstream izleyiciye ulaşmakken, ilk başta elinde olanı da kaybetti. Ortaya çıkan yeni pilot bölümü ruhsuz, klişelerle bezeli ve hepsinden önemli Whedon'ın mizahından yoksun bir bölümdü. Böyle başladı, böyle devam etti.

Fox, Dollhouse'u Cuma akşamına koydu. TV dizileri için en ölü akşama. Yeni başlayan bir dizinin kesinlikle koyulmaması gereken akşama. Terminator: The Sarah Chronicles'ın hemen öncesine ki bilen bilir (aslında bu yazıyı okusanız da bilirsiniz), Terminator da aynı şekilde iptal edilmişti. İki dizi de reytingler açısından Cuma akşamlarının kurbanı oldular.

Böyle bir dizinin başrolü için Eliza Dushku iyi bir seçim değildi. Zaten seyircinin kendisini, sezonun tamamına yakınında etrafta boş levha konumuda dolaşan bir karakterle özdeşleştirebilmesi, ya da bu "kahraman"ı kahraman kabul edebilmesi çok zor, bu karakter bir de oyunculuk yetenekleri biraz güdük kalmış Eliza Dushku tarafından hayata geçirilince, işler daha da zorlaştı. Dushku bazı roller için hiç fena olmasa da, bazı roller için çok kötü bir seçimdir bana kalırsa, "tek rolün oyuncusu"dur yani, bir karakteri iyi kotarır, kalanlarında çuvallar. Bu konuda kendimi kaybedip uzun uzun saydırmışlığım için bakınız: Amy Acker versus Eliza Dushku. Eliza Dushku'nun başrolünde olduğu Tru Calling 2 sezon gösterimden sonra yayından kaldırılmıştı hatırlarsanız. İlginçtir, gene Eliza Dushku'nun başrolünde olduğu bir başka dizi olan Dollhouse, yine 2 sezon gösterimden sonra yayından kaldırıldı. Üstelik doğruya doğru, Eliza ablamız Tru zamanından beri kendini bir hayli geliştirmişti, Tru Calling'de mimikleri, konuşması, yürüyüşü, kaşı gözü Buffy'nin Faith'inin aynısıyken, geçen yıllar onu olgunlaştırmış ya da az buçuk oyunculuk dersi almasını sağlamış, çok başarılı sayılamayacak olsa da eski haliyle karşılaştırıldığında gözle görülür bir gelişme göstermiş bir oyunculuk sergilemeye başlamıştı Dollhouse'ta. Fakat Dollhouse'un Echo'sunun binlerce farklı karakteri içinde barındırması gerekiyordu. Tek tip oyuncusu Dushku'yla sorun gayet açıktı.

Tüm bunlara rağmen, Dollhouse'un iptali kötü bir karardı. 1. sezonunun sonunda iptal etmiş olsalar bunu söyleyemezdim (yani gene verip veriştirirdim ama diziyi övemezdim), oysa Fox, Dollhouse'u 2. sezonun daha birkaç bölümü yayınlanmışken (ve sanırım 10'a yakın bölüm çekilmişken) pat diye iptal etti. Ne kazandılar ki bunu böyle garip bir zamanda yaptıklarında? Arkalarına yaslanıp 2. sezonun tamamlanmasını bekleselerdi, beğenmediklerinde de 3. sezon için diziyi yenilemeselerdi ne kaybederlerdi? Ne olursa olsun haklarını teslim etmek gerek, bunu Tru Calling'deki gibi yapmadılar, yani iptal edip zaten çekilmiş olan bölümleri dahi yayınlamamazlık etmediler. Hali hazırda varolan, çekilmiş bölümleri yayınladıkla- rı/yayınlayacakları gibi, konuyu toparlamaları için birkaç bölüm daha çekim yapabilme hakkı verdiler Dollhouse ekibine. Eksik olmasınlar. Sonuç olarak Dollhouse, Ocak'ın sonlarında, 2. sezonunun 13. bölümüyle bitecek. Oysa bu sezon hikaye çok daha iyi bir yerlere gidiyor gibiydi, pek çok şey toparlanmıştı, Alexis Denisof ve Summer Glau gibi mükemmel oyuncular diziye konuk oluyordu vs. vs. Eğer rahat bırakılsaydı, Dollhouse çok iyi bir diziye dönüşebilirdi. Eğer en başından rahat bırakılmış olsaydı, olağanüstü bir dizi olarak başlayabilir ve böyle devam edebilirdi.

9. Dead Like Me

2003-2004 yılları arasında yayınlandı, 2 sezon (30 bölüm) çekildi. Fantastik/Komedi dizisiydi. 18 yaşında, üniversiteyi yarım bırakmış, çok da bir ilgi alanı ya da amacı olmayan mutsuz genç kızımız bir gün üzerine düşen bir klozet nedeniyle ölür. Ama öbür dünyayı boylamaz, ruhunun bir sonraki aşamaya geçebilmesi için, öbür dünyaya geçmek üzere olan ruhlara yardım ederek kotayı doldurmak zorundadır. Merkezine ölüm melekliği yapan bir hatunu alan Dead Like Me'nin hız kazanması için epey bir süre gerekti, ama o zaman geldiğinde çok eğlenceli, şaşırtıcı, zekice ve komik bir dizi halini almıştı. Eğlenceli, şaşırtıcı, zekice ve komik mi dedim? Neden iptal edildiğini anlamak için alim olmaya gerek yok.

10. Dark Angel

2000-2002 yılları arasında yayınlandı, 2 sezon (42 bölüm) çekildi. Bilim kurgu dizisiydi. James Cameron tarafından yaratılmıştı. Aliens, Terminator 1 ve 2 ile Abyss'ın arkasındaki James Cameron, evet. Genetik özellikleri değiştirilmiş bir hatun olan Max'i anlatır ki Max'i Jessica Alba canlandırmaktadır, üstüne üstlük daha 18 yaşında, saçını başını boyamamış, çocuk falan doğurmamış bir Jessica Alba'dır bu. Pek iyi oynayamaz, ama Alba ne zaman iyi oynadı ki? Hem öyle bir tipi varken mühim değildir iyi oynaması, çok da zor bir karakter değildir söz konusu çünkü, gerçek hayatındaki gibi konuşsa, iki kaş oynatsa yeter.

Konu da çok lezizdir: Gelecekte geçer Dark Angel. Manyetik bir patlama ABD'nin ekonomisini çökertmiş, tüm elektronik aletler, uydu vd. tahrip olmuştur. ABD artık bir süper güç değildir, 3. dünya ülkelerinin yardımına muhtaç durumdadır. Ancak eski zenginler hala zengindir, eski fakirlerse artık yaşamıyordur. Üniversite mezunları çaycılık gibi işler yapmaktadır. Suç oranı çok artmıştır, vs. vs. Ortam böyle -yani süper. Bir de üstüne: Max; doğmamış, bir laboratuvarda yaratılmıştır. Manticore isimli şirket, operasyonlarda kayıp vermemek için genleriyle oynanmış askerler yapmıştır. Fakat içlerinde Max'in de bulunduğu 12 asker/çocuk, bu gizli genetik araştırma merkezi/askeri kamptan kaçar, fakat iş orada bitmez, şirket sürekli enselerindedir, tüm yaşamları boyunca kaçmak zorundalardır.. Dark Angel Max'in bu 'sürekli kaçış' halini anlatır işte. Yanına bir de kendine Eyes-Only adını veren bir korsan haberciyi alır (Eyes-Only, her gün televizyon kanallarını 60 saniyeliğine hack'leyip mafya, devlet, yöneticiler vd.nin kirli çamaşırlarını serer gözler önüne, bir de çok seksi bir arkadaşımızdır). Konu mükemmel, fakat doğrusu çok iyi bir dizi değildi Dark Angel. Hele müziklerine hiç tahammül edemezdim, bunu hatırlıyorum. Özellikle 2. sezon, ilk sezondaki başarıyı gösteremişti. Ancak iptal edilesi bir dizi de değildi kesinlikle. 10 üzerinden en az 7'yi hak ediyordu, ki eksi 87'lik diziler yıllar boyu gösterilirken Dark Angel'ın, hiçbir şeyi toparlayamadan iptal edilmiş olması hiç adil değil.

Sonuç olarak, bu listedeki 10 dizinin 6'sının (Firefly, Tru Calling, Angel, Terminator, Dollhouse ve Dark Angel) Fox dizisi olduğunu belirtmek isterim. Hem de Angel hariç hepsi bilim kurgu. Çok basit olan şu sonuca varıyorum: Fox, bilim kurgu sevmiyor. Ona bok muamelesi yapıyor, yayınını en kötü gecelere koyuyor, en başından köstek oluyor, bir sürü şey dayatıyor ve kendi dayattıklarının sonucunda ortaya çıkan şeyi beğenmeyince de kestirip atıyor. Ama neden bilim kurgu dizileriyle anlaşma yapmak konusunda ısrar ediyor ki? Madem böyle bir nefret var içinde, hiç yayınlamasın, sonunda olan seyirciye olmasın.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Battlestar Galactica'nın Prequel'i: Caprica


Bilmeyenler için, Battlestar Galactica: 1970'lerde de aynı adla çekilip yayınlanmış bilimkurgu dizisinin 2003'teki yeniden çevrimi. Mini-dizi olarak başladı, 4 sezon sürdü, geçtiğimiz sene bitti. Gelmiş geçmiş en iyi TV dizilerinden. Caprica: Bu dizinin prequel'i, yani bu diziden doğan, BSG'nin bir nevi spin-off'u olan ama BSG'den önceki olayları anlatan dizi. Battlestar'ın 60 yaşındaki amirali Adama, Caprica'da 10 yaşlarında bir çocuk.


Caprica'nın pilotunun DVD'si geçtiğimiz yıl, yanılmıyorsam Ocak ayında çıktı (BSG'nin finalinden hemen sonra). Asıl sezon 2010 Ocak ya da Şubat'ta başlayacak. Dizinin pilotuyla diğer bölümleri arasına uzun bir zaman aralığı girmesin diye sabredip izlememiştim ilk bölümü; geçtiğimiz haftasonu artık dayanamadım ve izledim, ne de olsa 1 ay gibi bir zaman kaldı başlamasına. İlginç olan şu ki, izlediğim 90 dakikalık bölüm aslında dizinin ilk bölümü değil, sadece DVD için çekilen film versiyonuymuş. Bu versiyon TV'de hiç yayınlanmayacak, DVD'nin alacağı (aldığı) tepkilere göre pilot bir anlamda baştan çekilecek, ya da belki bazı sahneler çıkacak, bazıları eklenecekmiş.

Caprica, anasından çok farklı bir dizi olacağa benziyor. Battlestar Galactica'nın başlangıcındaki olayların 60 sene öncesinde geçen dizi, iki ailenin yaşamı üzerinden ilk Cylon'ların yaratılışını konu alıyor. Bölümün başlarında bu iki ailenin gündelik hayatını görüyoruz: Graystone ve Adams ailesi. Joseph Adams (ya da Adama) BSG'de duyduğumuz büyük insan hakları avukatı olmaktan çok uzak (Çok uzak da ne peki? I-ıh, spoiler vermemeye çok kararlıyım). Daniel Graystone ise (ki bu karakteri canlandıran amca oyunculuk babında aşmış) zengin bir bilgisayar dahisi, karısı ve kızıyla birlikte yaşıyor -ki bu kız da babası gibi bir dahi. Dizi bu iki aileyle ilgili gibi görünüyor ama aslında konu olarak yapay zeka, sanal gerçeklikler, dinci bağnazlar ve suç şebekelerini merkeze alıyor.



Caprica günümüz Amerika'sının bilim-kurgusal bir versiyonunu tasvir ediyor; dinsel fanatiklik ve teknolojinin getirdiği tehlikelerle parçalanan ölçüsü şaşmış bir zenginlik ve çöküş. Bunlar BSG'de de sıkça değinilmiş konular tabii ki ama Caprica doğduğu dizinin yanına -onun estetiğinden ve mitolojisinden faydalanıyor olsa da- minik bir süs olmaktan daha büyük amaçlar taşıyor olmalı.

Dizinin müziklerini, BSG'de harikalar yaratan Bear McCreary yapıyor. Başlığın hemen altındaki TV ikonunun sağında duran play tuşuna bastığınızda BSG 4. sezondan Kara Remembers'ı dinleyebilirsiniz (evet Caprica'dan bir parça koymak daha mantıklı olurdu ama ne yapalım).

Ayrıca duyduğuma göre Buffy ve Angel'ın Spike'ı James Marsters da bu sezon Caprica'da oynayacakmış, bu da Caprica'yı takip etmek için koca bir neden daha demektir pek çoğumuz için.

Battlestar Galactica gibi aksiyon dolu, izleyenin yüreğinin pırpır etmesine neden olan, her an birinin ölebileceği bir heyecan sunmuyor size Caprica, ama içine bir tutam nitelikli bilimkurgu karıştırılmış, umut vaadeden dram var ortada. Caprica'nın pilotunda uzay gemileri, Cylon'larla ölümcül karşılaşmalar, nükleer patlamalar aramayın; BSG'nin cazibesinin bir kısmı olan aksiyondan eser yok. Ama dizinin büyük ihtimal ana teması olacak konulara geniş ve usturuplu bir giriş yapılmış: dinsel fanatiklik, had safhada ırkçılık ve insanoğlunun doğası...

Caprica'da kullanılan teknoloji, Galactica evreninde gördüğü- müzden çok daha ileri gibi -ki Caprica'daki Caprica, Galacti- ca'daki Caprica'nın 58 yıl öncesini anlatıyor. Ama devam- lılık problemleri bir kenara bırakılırsa, Caprica kilit alanlarda çok başarılı; örneğin başroldeki oyuncuların seçimi, diyaloglar, müzikler, hikaye... İlk Cylon ekranda göründüğünde elinizde olmadan gülümsüyorsunuz, dehşet bir his (özellikle Battle- star Galactica bittikten sonra yaşamlarında açılan boşluğu dolduramamış biz zavallı 'fan'lar için). Genele bakıldığında pilotu mükemmel olmasa da, pek çok açıdan çok iyi bir dizi olacağının ipuçlarını veriyor pilotta Caprica, şahsen ben dizinin gideceği yeri heyecanla bekliyorum. Caprica'yı takip etmek BSG hayranlarının boyunlarının borcu, ama Battlestar Galactica'yı izlememiş seyircilerin de bir şans vermesi gereken bir dizi bu.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Twilight, House of Night ve The Vampire Diaries



İtiraf ediyorum, koskoca kız oldum ama hâlâ, okuyucu kitlesi olarak liseli kızları hedef alan, bol vampirli, hafif mi hafif romanları okuyorum. Aslında 'hâlâ' doğru kelime değil, son yıllarda başladı bu takıntı; çünkü son yıllarda bu kitaplar sardı dünyayı. İlkokul 3'e giderken Angela Sommer-Bodenburg'un çocuk kitapları serisi Küçük Vampir'le birlikte vampirlerle tanıştığım andan beri bir vampir merakım var, ama benim zamanımda (!) vampir miti bu kadar ayağa düşmemişti, en fazla Anne Rice okuyup Lestat'ı, Louis'yi falan hayal ederdik :) Şimdiyse nereye elini atsan vampir, televizyonda vampir, sinemada vampir, edebiyatta vampir, işin garibi vampirler mutasyona uğradı, artık kana susamış tehlikeli ve gizemli yaratıklardan çok gün ışığında güle oynaya gezinen seksi erkek vampirler söz konusu, etraflarındaki zavallı ölümlü kızlar da onlara bakıp bakıp iç geçiriyor.

Bu yazıda üç farklı kitap serisini ele alıyorum, ki bunlardan birinin film, diğerinin dizi versiyonları yapıldı ki onlara da değiniyorum.




Twilight, House of Night ve The Vampire Diaries; hepsi de bol genç kızlı, bol kanlı, bol aşklı vampir "edebiyat"ı. Bu türle ilk tanışmam Twilight (Alacakaranlık) serisi ile oldu. Twilight çılgınlığı dünyayı bu kadar sarmadan önce, ve o rezil Türkçe çevirisine dayanamayarak orijinalinden okumuş, özellikle 1. ve 4. kitapları çok eğlenceli bulmuştum. Tabii ki son derece amatörce kaleme alınmış, boktan diyaloglar, bir türlü gerçekleşmeyen savaşlar ve acayip cheesy aşk halleriyle dolu dizide mutlaka her bölüme -3 sayfadan kısa olmamak kaydıyla- serpiştirilmiş Edward methiyeleri (...Edward'ın mermer gibi teni... Edward'ın hipnotize edici bakışları... Edward'ın kaslı ve kıllı seksi kolları... vs.) feci sinir bozucuydu. Tüm bunlara rağmen bu kitapları zevk alarak okuyabilmemin nedeni -çoğunluğun aksine Edward Cullen yerine- Meyer'ın yarattığı vampir dünyasıydı. İşin garibi, alıştığımız vampir mitini ters yüz ettiği için yazara kızıyordum da (hele hele vampirlerin güneş ışığına çıkamamalarının nedenini tenlerinin elmas gibi parlamasına bağlaması, gerçekten mi Stephenie Meyer, gerçekten mi?). Fakat hiç uyumayan, insanların arasına rahatça karışabilen, gün ışığı, haç, kutsal su ve sarmısak korkusu olmayan, yeryüzünde yazılmış tüm kitapları okumak, çekilmiş tüm filmleri izlemek ve yapılmış tüm müzikleri dinlemek için sonsuz zamanı olan, insanları öldürmek zorunda olmayan, harikulade iyi duyan, gören, koşan, elindeki zaman ve yeteneklerle olağanüstü bir virtüöz ya da tenis oyuncusu olma potansiyelini içinde taşıyan vampirlere özenmemek mümkün değildi. Meyer da ölümsüzlük saplantılı olan bana, gece uykuya dalmadan kurduğum hayaller için malzeme vermiş oldu. Twilight'tan aldığım buydu. Twilight kitaplarını yerden yere vurarak eleştirenlere hiçbir şey diyemiyorum, boynu bükük dinliyorum, utanmasam laf arasında 2-3 cümleyle değil, neredeyse ona ayrı bir yazı döşenerek yuhalayacağım ama utanıyorum çünkü ikiyüzlülük olacakmış gibi geliyor, çünkü çocuk kitapları standartlarında ele alındığında bile olağanüstü bir iktidarsızlık gösteren bu kitapları çok eğlenerek okudum ben. Guilty pleasure dedikleri bu olsa gerek.



Twilight'ın sinema uyarlaması ise rezalet. Re-za-let. Bu kadar sığ başka bir roman uyarlaması görmedim sanırım (belki The Time Traweler's Wife?) New Moon'u izlemedim, hiç mi hiç niyetim yok izlemeye, ilk film yetti de arttı bana. Filmin tek artısı Robert Pattinson. O da güçlü oyunculuğuyla falan değil, tipiyle. Nitekim Robert Pattinson'ı kutlamak gerek, bu filmde bir değil, tam iki rol birden üstleniyor: Edward Cullen ve Edward Cullen'ın saçı. Bu saç bazen ekranı kaplıyor, bazen Edward'ın boyunu 5 santim uzatıyor. Ama mühim değil, çünkü Pattinson ağzını açıp da konuşmaya başladığında ekranda dikkatinizi dağıtacak bir şeyin olması -bu saç da olsa- iyi oluyor (özellikle Edward'ın Bella'yı ilk gördüğü anda yüzünde belirmesi gereken şehvet ifadesi yerine bir mide bulantısı ve tiksinti görmek beni henüz çocuk yaşta olan Pattinson'ı değil, yönetmen Hardwicke'i suçlamaya itti).

Pattinson'ın hakkını teslim etmek gerek, çocuğun tipi tam kafamda canlandırdığım Edward Cullen; konuşmadığı sürece (ve gömleğinden fışkıran kıllarını görmezden gelebilirsem) dakikalarca izleyebilirim o yüzü. Gerçi New Moon'un fragmanında o makyaj olduğu inanılmaz belli olan baklava kaslar biraz tırstırdı beni, üstelik ilk filmde de aralardan kendi göz rengi olan kahverenginin çıkmasına engel olamayan sarı vampir lensleri ve yakın plan çekimlerde kıllarını kapayamadığını gayet iyi gördüğümüz ve vücudunun bazı bölümlerine sürülmesi unutulmuş, bazı bölümlerinde de feci sırıtan fondöteni de (ya da belki tebeşir tozu?) aynı derece abesti. Bütçeleri düşükmüş herhalde, paraları yetmemiş, canlarım. Bütçe demişken, görsel efektlerin komikliğine ne demeli? Zaten dövüş sahneleri az, bir de üstüne üstlük berbat, bari uçan vampirlerin tavandan sallanan ipleri görünmeseymiş. Filmin aksiyon sahneleri o kadar amatör ki, 80'lerde Türkiye'de çekilmiş 3. sınıf bir aksiyon filmi izlediğinizi zannedebilirsiniz. Ama bir dakika, Pattinson'ın yakışıklı olduğunu anlatıyordum. Evet, filmin tek artısı da bu galiba. Bir de müzikleri. İlginç bir şekilde S. Meyer'ın bu kitapları yazarken dinlediği, ilham aldığı müziklerden oluşturulmuş soundtrack. İyiymiş hatunun müzik zevki, ne diyeyim.


Twilight'ta Isabella Swan karakterinde gördüğümüz Kristin Stewart, bu filmdeki oyunculuğuyla ustalara oyunculuk dersi veriyor.

Bella'yı canlandıran Kristin Stewart'ın o bir an bile yerinde durmayan kaşları, sürekli birbirine vuran göz kapakları, herkesten nefret eder bakışları, uğruna öleceği büyük aşkı kendisine ilan-ı aşk ederken bile somurtması ne oluyor? Pattinson bile bu kızın yanında yetenekli kalıyor... Sürekli gözlerini kırpıştırınca, ağzını hiçbir surette kapamayınca ve iki lafı bir araya getiremeyip kekeleyince iyi rol kesiyor mu oluyorsun kızcağızım? Hele sonlardaki hastane sahnesinde, Edward Bella için en iyisinin onu bırakması olduğunu ima ettiğindeki tepkisi... Abartısız 45 saniye boyunca "Wh? Wha.. I... I! I.. What are you... What... Waa... But! But... A.. Oh..." şeklinde kekelemesi, o sırada bir yukarı bir aşağı inen kaşları, saniyede 7 kez birbirine vuran göz kapakları ve o somurtuk idiyotik bakış ve duruş... Seyircinin gülme krizine girdiği -ya da azıcık aklı varsa girmesi gerektiği- sahne işte o.

Stewart, aslında hiç de fena olmayan -yani Edward'a olan koşulsuz aşkı ve aşırı vicdanından başka bir kusuru olmayan, ama zaten başka bir özelliği de yok sanki Bella'nın, aman neyse- bir karakteri alıp piç ediyor bu filmde, kelimenin tam anlamıyla piç, bir de kalın yazalım: piç. Twilight'ın kitabını okumayıp da salt filmini izleyenler için Bella bir embesil. Bir sürü sıfat bulup arka arkaya dizmek isterdim ama üşendim, embesil sözcüğü her şeyi anlatıyor işte.


Kristin Stewart'ın ağzı film boyunca tek bir sahnede kapanıyor, onda da sağ üstte gördüğümüz gibi oldukça garip bir hal alıyor.

Senaryo yok ayrıca Twilight'ta. Gerçekten yok. Vampir filmi falan olmaya çalışmıyor film, aşk filmi olma derdinde. İşin kötüsü pek bir aşk da göremedim ben. Edward ve Bella'nın yakınlaşıp aşık oldukları süreç filmde.. ee... süreç olmaktan çıkıyor. Sahne 1: Edward ve Bella tanışır. Sahne 2: Bir bakarız Erdward ile Bella birbirine deli gibi aşık oluvermiştir. Meyer'ın en iyi (belki de tek iyi) yaptığı şey karakterizasyonken, onun karakterlerini ve gelişimlerini alıp böylesine ezmek de başlı başına bir yetenek olsa gerek. Geriye ne kalıyor ki? Mühim olan tek şey okula yeni gelen bu iddiasız kızın, okulun ulaşılmaz, gizemli yakışıklısıyla elele okula doğru yürümesi, o sırada çalan gaz müziğin de etkisiyle seyircinin yüzünde aptalca bir hülyalı ifadenin oluşmasıdır. Bütün lisenin önünde! Bella'ya hayranlık ve haset karışımı bakışlarla bakan liseli gençlerden daha önemli ne olabilir ki?!

Sonuç olarak filmin senaryosu berbat, görsel efektleri berbat, oyuncuları berbat... Ama filmin yönetmeni gayet eli yüzü düzgün bir film olan Thirteen'in yönetmeni: Catherine Hardwicke. Demek tek filme aldanmamalı, yönetmenin bir filminin iyi olması bir diğerinin boktanlıkta sınır tanımayacağı anlamına gelmiyor. Twilight'ta her şey öyle sıradan, öyle basit, öyle spastikçe, öyle klişe ki, bu filmi sinemaya gidip izliyorsanız iki seçeneğiniz var. 1- Salondan çıkmak, 2- Filme komedi muamelesi yapıp eğlenmek. Ben kitapları bilmeyen bir arkadaşımla gitmiştim ve film boyunca kahkahadan kırılmıştık.

Ayrıca sinema ve TV dünyasından birbirinden seksi vampirler gelip geçmişken uyduruk Edward Cullen'a bu kadar takılıp kalmak niyedir, anlamış değilim. İlk anda akla gelenler: Buffy ve Angel dizilerinden Spike (James Marsters) ve Angel (David Boreanaz), Dracula'dan Dracula (Gary Oldman), Interview with the Vampire'dan Lestat (Tom Cruise) ve Armand (Antonio Banderas), Tale of a Vampire'dan Alex (Julian Sands), The Lost Boys'dan David (Kiefer Sutherland) ve de bu listeye son zamanlarda giren The Vampire Diaries'den Damon Salvatore (Ian Somerhalder).

İnceleyeceğim ikinci vampir kitap serisi olan House of Night (Gece Evi), tamamen farklı. Anne-kız P.C. Cast ve Kristin Cast tarafından yazılmış olan House of Night daha çok, ortaokul ögrencilerinin Yaramaz Kızlar okuyup özenmesine benziyor. Lise çağında bir kız olsaydım, bu kitaplardan çok daha büyük keyif alırdım -nitekim sadece liseli kızların uğrunda ayılıp bayılacağı bir seri bu. İnsanların alıştığımız şekilde (kanlarının emilmesi+vampirin kanını emmeleri) vampir olmadığı, belli bir yaşa gelince Vampir Tanrıçası Nyx tarafından seçilip işaretlenerek, kendi kendilerine (bir hastalığın farklı evrelerinden geçer gibi) vampire dönüştüğü bir evren. Dünya, günümüz dünyasından farklı olarak, vampirleri biliyor ve -isteksizce de olsa- kabulleniyor. İnsanlarla karşılaştırıldığında vampirlerin nüfusu gene de çok az. 50 insandan belki biri (biraz attım) işaretleniyor değişim için. Üstelik her işaretlenen kazasız belasız vampire dönüşecek diye bir kural da yok; bu değişim sürecinin herhangi bir anında (ki birkaç yıl sürüyor değişimin tamamlanması) söz konusu çaylak -henüz vampire dönüşmemiş ama vampir olmak üzere işaretlenmiş insanlara çaylak deniyor- aniden kulaklarından, ağzından, burnundan ve gözlerinden kanın boca etmesiyle ölebiliyor, vücudu değişimi kaldıramamış anlamına geliyor bu. Bir çaylak ilk işaretlendiğinde (yani alnında içi boş motifli dövmeler oluştuğunda) pılını pırtını toplayıp neredeyse her şehirde bulunan House of Night okullarından birine gidiyor, çünkü bir çaylak, ölmek istemiyorsa, değişimini tamamlayana kadar yetişkin vampirlerin yakınında bulunmak zorunda (kabul edelim ki burası biraz saçma).



Şimdi, niçin bu serinin 15-17 yaş aralığındaki kızlara hitap ettiğine bir bakalım: Yatılı bir okul (güzel). Bu okulda geometri ve coğrafya gibi sıkıcı dersler değil, dövüş sanatları ve tiyatro gibi eğlenceli dersler veriliyor (güzeel). Bu okula gençler not alıp sınıf geçmeye değil, vampir olmaya geliyor ki bu da hikayenin ihtiyacı olan karanlık ve fantastik unsurları işin içine katıyor (pek güzel). Kitabın kahramanı, okuyanın kendisini kolaylıkla özdeşleştirebileceği, ne çok güzel, ne çok çarpıcı, ne de çok zeki, ama (dikkat!) çok 'farklı' olan bir hanım kızımız: Zoey (ne güzel). Ve onun çevresinde dört dönen birbirinden yakışıklı, seksi, popüler, şu bu erkekler (ki içlerinde şair bir öğretmen bile var ki, ne diyoruz? evet, aman ne güzel!).

Sonuç olarak, 8-9 yıl önce yazılmış (ve elime geçmiş) olsa beni çok mutlu etmiş olacak bir dizi bu. İlk 2 kitap beni bir sarmış, pir sarmış, 2-3 gün elimde onlarla gezmişim, hâlimi gören Umut'un bile canı çekmiş, bu 'kız kitabı'nı almış, kasmış kendini ve 2 kitabı bitirmiş. Ben de bu arada 3 ve 4 no'lu kitapları okumuşum (o sırada çevirisi olmadığı için üşenmemiş İngilizcelerini bulmuşum) fakat "yeter" diyip bırakmamız Umut'la aynı zamana denk gelmiş. Şu an 5. kitap (ki bir de 6.sı çıkmak üzereymiş) mahzun mahzun duruyor, bir gün okunacak elbet ama yakın bir gün değil o gün. Yazar(lar) o kadar başarılı ki incir çekirdeğini doldurmayacak konularda sayfaları doldurmakta, başlarda hoş gelen bu özellik bu kitaplarla birkaç gün geçirdikten sonra işkence olmaya başlıyor, bir bakmışsınız okuduğunuz son 50 sayfada Zoey'nin duş alıp yemeğe gitmeye hazırlanmasından başka bir şey yok; suyun basıncı ve sıcaklığı, yemek için seçilen kıyafetlerin rengi ve dokusu, saç kurutma makinesinin markası ve yarattığı harikalar anlatılmış sadece. Üstelik ben Harry Potter gibi her kitap 1 seneyi anlatıyor sanmıştım, çok yanılmışım: Bir kitapta taş çatlasa 5 gün geçiyor, şaka gibi. Anladık, Cherokee dilinde Uwetsiageya dilimizde 'kızım' anlamına geliyor ve bu sözcüğü anneannenden her duyduğunda yüreğin sımsıcak oluyor Zoey Kızılkuş, ama ne gerek var bunu her bölümde tekrar etmeye? Basit bir kahve içme eylemini 3 sayfada anlatmaya ne gerek var peki, arkası yarının kitap versiyonu mu bu?..



Sonuç: Hoş ama boş bir dizi bu. 2. kitabın sonunda ortaya çıkacak olan büyük 'revelation'ı siz zaten ilk kitabın ortalarında tahmin etmiş oluyorsunuz. Romanın dilinin zaman zaman okullu bir kızın günlüğündekine benzemesi de canınızı sıkıyor. Pek çok yerde size çocukça hatta aptalca gelecek gözlemler, benzetmeler, diyaloglar, kararlar (çüş) var. Ama hoş, heyecanlı bir dünya Zoey'nin dünyası, bağımlılık yapıyor. İyi kafa dağıttırıyor. Seksi vampirler de cabası.

Sıra şu ara pek bir moda olmuş The Vampire Diaries'de (Vampir Günlükleri). Bu seri için "Twilight taklidi bu, oğlan vampir, kız ölümlü, birbirlerine aşık oluyorlar" gibi ileri geri laflar duymaktayım orada burada, en başından belirteyim ki The Vampire Diaries ile Twilight kitapları 15 küsur yıl arayla yazılmış, fakat ilk yazılan Twilight değil. Yani ortada ille de bir apartma durumu varsa, Stephenie Meyer L.J. Smith'den ilham almış demektir. Tabii bu sadece bir teori :)



Bu kitap serisinin birincisi 18 yıl önce yazılmış, ama kitapların TV dizisine dönüştürülmesi bu sene oldu, dolayısıyla kitapların ulaşabildiğinden çok daha geniş bir kesime ulaştı. Konu, Twilight'la sadece yüzeysel bir benzerlik gösteriyor aslında. Evet asıl çocuğa deli gibi aşık ölümlü bir kız (Elena) ve iyi yürekli, tıpkı Edward gibi insan kanı içmeyen, her zaman güvenilir vampir bir oğlan (Stefan), bir de bunların aşkı çevresinde dönüyor olay. Ama bir vampir oğlan daha var ki çok daha ilginç Stefan'dan: Stefan'ın abisi, karizmatik, gizemli, kötü çocuk Damon. Elena da hafiften ikisi arasında kalır gibi oluyor (ama hafiften). Üstelik asıl oğlanın asıl kıza aşık olma nedeni, Twilight'takinden (hatırlayalım, neydi? evet, Bella'nın kokusu Edward'a çok çekici geliyordu; kızın kanını içmek istiyordu, bir de herkesin düşüncelerini duyabildiği halde Bella'nınkileri duyamıyordu. Aşık olmak için birbirinden geçerli iki neden) çok daha az absürd: Zamanında deli gibi sevdiği Stephanie -spoiler vermemek için çok uğraşıyorum :)- Elena'nın ikizi gibi. Ama sadece görünüş olarak. Öncelikle birkaç yüzyıl fark var aralarında. Üstelik... Ehem, neyse. Spoiler yok.

The Vampire Diaries'in edebi dili diğer iki seriyle çok benzeşiyor: Yok. Çerezlik kitap diye tanımladığımız, ne yetişkin ne çocuk edebiyatına girdiği için, yayınevlerinin 'Young Adult' (yani genç yetişkin) serileri altında satılan kitaplar. The Vampire Diaries'deki vampirler, bilip sevdiğimiz vampirlere Twilight ve House of Night'takilerden çok daha fazla benziyorlar, ama bir nokta var ki, Meyer'ın tenleri güneşte elmas gibi parlayan vampirlerinden bile daha çok sinirimi bozuyor: Sihirli yüzük. Smith'in vampirleri, özel bir yüzük sayesinde güneşin altında ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşabiliyorlar. Biliyorum, bunun nedeni serinin bir lisede geçmesinin gerekliliği (gerek çünkü hedef yine genç kızlar, o zaman ortam neresi olsun? tabii ki lise olsun!), güneş ışığı tenlerine temas ettiğinde vücutları alev alıyor olsa, vampirciklerin liseye gidip kendilerini insan olarak yutturabilmeleri pek mümkün olmazdı. Yine de kolaya kaçma yöntemi gibi geliyor bana gün ışığından etkilenmeyen vampirler yaratmak.

Kitapta en çok hoşuma giden şey, ana karakterin alışageldiğimiz ezik büzük, vicdanlı, iyilik tanrıçası, popülerlikle uzaktan yakından alakası olmayan, iç dünyası zengin, derin mi derin, eli yüzü düzgün ama kesinlikle çarpıcı olmayan kızdan çok farklı olması: The Vampire Diaries'in Elena'sı sarışın, incecik, okulun kraliçesi, üstelik son derece şımarık ve kitabın başlarında oldukça yüzeysel bir kız. Kitaptaki Elena bana ne kadar hoş geldiyse, TV dizisindeki Elena da o kadar itici geldi. Bu vesileyle The Vampire Diaries'in dizisine yumuşak bir geçiş yapıyoruz: Dizi ilk sezonunda, ben bu yazıyı yazarken 10 bölüm yayınlandı ve ara verdi, 1-2 ay sonra devam edecek.

Hemen dizinin Elena'sını anlatmalı: Ezik büzük, vicdanlı, iyilik tanrıçası, popülerlikle uzaktan yakından alakası olmayan, iç dünyası zengin, derin mi derin, eli yüzü düzgün ama kesinlikle çarpıcı olmayan bir kız buradaki Elena. Bu satırlar tanıdık mı geldi? Bir üstteki paragrafa bakın, Bella'yı ve türevlerini tanımlamak için aynı sıfatları kullanmışım, hayret. Esmer ve fare gibi bir kız bu üstelik. Hayır dizide bu kızın en yakın arkadaşı taş gibi bir melezken, teyzesi bu fareden çok daha seksiyken kim neden bu kızcağıza baksın ki, mantıklı olmuş kızı popüler yapmamaları. Ama neden, neden her zaman başroldeki kız böyle bir iyilik meleği yapılır, eğlenmeyi bilmeyen, tutucu, inatçı, herkesi yargılayan, sıkıcı bir karakter yaratılır? Neden? Böyle tiplerle mi özdeşleştiriyor kendini seyirci, gerçekten mi? Azıcık sadık kalın kitaba, yapın şöyle taş gibi sarışın, soğuk, popüler, ukala bir hatun, çıkmayacak mı hiç kendiyle özdeşleştiren, görelim.



Elena böyle. Ama bir Stefan var ki, Elena onun yanında güzellik kraliçesi gibi kalıyor. The Vampire Diaries'in güvenilir, çekici, taş vampiri Stefan'ı, dizide bir 'Edward Cullen wannabe' canlandırıyor. Bakışlar, mimikler, yatık durmayan o saç, gözler, kaşlar, her bok aynı. Aynı aynı olmasına da, Pattinson'ın 17 gömlek altı. Oynayan adamın adına bakmaya bile üşendim şimdi, ama eminim biyografisini bulsam 30 yaşında olduğunu öğrenirim, bir de bu sorun var tabii: Amerikan gençlik dizilerinde çocuklu adamların halka 'teenager' diye yutturulması. Evet Stefan bir vampir ve bilmem kaç yüz yaşında ama 17 yaşındayken ölmüş, 17 yaşında görünmesi gerekiyor. Neden abi, neden deli bir bütçe ayırdığınız dizinin oyuncu seçimlerini bu kadar kötü yaparsınız?

Ki bu da beni dizinin en önemli silahına getiriyor. The Vampire Diaries'de tek bir oyuncu var ki, diğer tüm tipsizleri unutturuyor; hatta dizinin basbayağı onlarca örneği olan bir Amerikan gençlik dizisine dönüşmekte olduğu gerçeğini, tek farkının arada sırada görünen sivri dişler olmaya başladğını, eğer diziyi takip etmek istiyorsa, hiç ilgilenmediği halde Elena'nın (kitapta küçük bir kız olan) 16 yaşındaki erkek kardeşinin aşk hayatını da izlemek zorunda olduğunu idrak etmeye başlayan sabırsız seyirci, sadece bu faktör sayesinde bu diziye tahammül edebiliyor: Ian Somerhalder. Lost'un Boone'u olarak bildiğimiz bu bebe, hem çok başarılı bir oyunculuk, hem de şahane bir tiple dizinin başrollerinden birini, Stefan'ın kardeşi kötü çocuk Damon'u canlandırıyor.

Twilight'ın filmini izlemeyin, kitabını da okumayın mümkünse, ama ille de birini yapacaksınız, açık ara kitapları önde. The Vampire Diaries'i ise ne okumaya ne izlemeye gerek var, belirttiğim gibi sadece Ian Somerhalder dizisini takip etme nedeniniz olabilir, ama fikrimi sorarsanız baştan hiç bulaşmayın. House of Night'ın dizi ya da film uyarlaması yok, ama bu üçü arasında benim favorim o. Ki o da bir süre sonra bayıyor, ama arka arkaya okumak yerine kitapların arasına birer ay koyarsanız keyifli vakit geçirmiş olursunuz; House of Night Twilight ve The Vampire Diaries ile karşılaştırıldığında çok daha mülayim, hafif, kendini ciddiye almayan ve eğlenceli bir seri, asıl derdi vampirler üstelik, inanılır olmayan ucuz bir aşk hikayesi değil. Şayet gençlerimizin büyük kısmı (maalesef ben de dahilim bu gruba) gibi bir vampir zaafınız yoksa hepsinden uzak durmak en iyisi.

Son olarak, biliyorum ki burada eksik kalmış, dillerden düşmeyen bir vampir dizisi var: True Blood. Her yerden duyuyorum ve merak da ediyorum ama aldığım duyumlara göre güneyli aksanıyla konuşuyormuş vampirinden insanına bütün oyuncu kadrosu, ben de o aksana tahammül edemiyorum... Diziyi ilk bölümünden harcamak yerine hiç bulaşmamayı tercih ediyorum :)

26 Kasım 2009 Perşembe

Death Note



Sevmediğim bir şey söz konusu olunca yazmak kolay ve bir nevi meditatif bir eylem oluyor. Sevilen şeyler hakkında yazmak ise biraz zor, “gidin görün” diyip kısa keseyim istiyorum bazen. Fakat bunu şimdi anlatacağım çizgi roman/çizgi film/film (evet şu an anlatacağım şeyin üç versiyonu var) için yapmaya içim el vermiyor, çünkü böyle bir durumda önyargıların baskın çıkacağını biliyorum. Teknolojik ürünler söz konusu olduğunda sahip oldukları üne ters düşecek şekilde, Japon çizgi filmi dendiğinde bir çoğunuzun aklında şöyle bir imaj oluştuğunu biliyorum:


Hayır hayır hayır hayır hayır, Death Note böyle bir şey değil.


Haliyle, anlatacağım şeyin büyük gözlü veletlerin çığrışlarından ibaret bir çocuk işi olmadığını anlatmam gerek ki, Death Note’un hakkını yemiş olmayayım. (Death Note’la bir şekilde zaten tanışık olanlar için ise, çizgi film, sinema filmi ve çizgi romanı kıyaslamasını sona saklı- yorum)

Kimler Okumalı / İzlemeli: Şimdiden yazayım da tüm yazı önyargılara kurban gitmesin: Eğer Lost, Prison Break, Alias tarzı alengirli senaryolara sahip dizilere meraklıysanız, Death Note’u kesinlikle izlemelisiniz/oku- malısınız. Kısacası bahsettiğim şey, TRT’nin Pazar kuşağındaki çizgi filmlerden biraz farklı.


Japon çizgi filmi / çizgi romanı: Bu noktada uygun kaçacak bir açıklama geçeyim: Japonların çizgi filmlerine (gerek 2 saatlik filmler olsun, gerek bölümlerden oluşan diziler olsun) “anime”, çizgi romanlarına “manga” deniyor. Bundan sonra bu terimlerle yazacağım çünkü hem yazması daha kolay, hem de çoğunluk için çizgi film / çizgi roman gibi kavramların akılda yarattığı “2. sınıf eser” izlenimini taşımıyorlar. Anime ve mangaların çocuklar için olanları olduğu gibi gençler/yetişkinler için olanları da var (Hatta pornografik olanlar var ve bunlara “hentai” deniyor). [Genelde aşina olduğumuz Amerikan/Avrupa çizgi filmleri içinde yetişkinlere yönelik olan belli bir akım varsa bile ben bilmiyorum, ama çizgi romanlar söz konusu olduğunda DC’nin başı çektiği yetişkinlere yönelik, edebiyat kısmı ağır basan belirgin bir akım mevcut diyebiliriz. Çizgi roman yazarlarından Alan Moore’u (Watchmen, V for Vendetta) ve Neil Gaiman’ı (Sandman, Stardust) eserleri sinemaya uyarlandığı için duymuş olabilirsiniz...]

Mangalarda çizim kareleri, normal çizgi romanlardan farklı olarak, sağdan sola doğru okunuyor. Bu açıdan içine girmesi biraz zor ve karışıklık yaratıcı olabiliyor. Fakat mangaların alıştığımız batı usülü senaryolarından daha farklı ve yeri geldiğinde daha özgün olması (gerek Japon kültürü gerek konuları gereği), bu özelliği küçük bir engel kılıyor. Mangalardan yapılan uyarlama animeler, benim gördüğüm kadarıyla mangalara oldukça sadık, dizi şeklinde çekildikleri için kısıtlamaya gidilmeden olduğu gibi aktarılabiliyorlar.



Konuya gel: Death Note, bir ölüm tanrısının (Shinigami), Ölüm Defteri’ni (Death Note) dünyaya bırakmasıyla başlayan olaylar zincirini konu alıyor. Ölüm Defteri ise, içine ismi yazılan insanları şak diye öldüren bir defter. Siz, bu mükemmel fikrin bir konuya dönüşüp dönüşemeyeceğini, nereye kadar uzatabileceğini merak ederken, olaylar sürekli gelişiyor ve hiç tahmin edemediğiniz yerlere gidiyor. (Yazının bu kısmı izlemeyenler için olduğu için gereksiz yere karakterleri tanıtıp ilk bölümlerin büyüsünün bozulmasını istemiyorum). Aksiyondan çok senaryo ve diyaloglara (ama süper zekice diyaloglara) dayanan bir eser bu, samuraylar ya da robotlar gibi kendinizi uzak hissedebileceğiniz fazla japonumtrak öğeler yok, bu açıdan yeni manga okuyacak biri için içine girmesi oldukça kolay.

“İyi ama bu yaşta çizgi film izlemek/çizgi roman okumak baymaz mı?”: Söz konusu yaşı 50’den büyük insanlar olduğunda bu tepkiyi anlamak zor olmasa da, bu tepkinin güncel kültüre dair merak ve birikimi olan bazı arkadaşlarımdan da geldiğini bildiğimden bu açıklamayı özet şekilde geçmem gerekecek:

1) Merak etmeyin, izleyeceğiniz şey voltron veya tsubasa değil, bunları sevenlere lafım yok tabii ama Death Note çocukluk anılarınızı tazeleyip nostalji yaşamanız için önerilebilecek bir çizgi film değil. Her saniye “kim ne yaptı da böyle oldu” diye dikkatle izlenmesi gereken detaylı bir dizi, bu açıdan batı yapımı olan ve karışık olduğu iddia edilen birçok yapımla da boy ölçüşür bence.
2) Her ne kadar konu yetişkinlere yönelik olsa da, sahnede gerçek insanlar yerine çizgi tipler görmek bazıları için rahatsız edici bir deneyim olarak algılanabilir. Bu önyargıyı bir şey yazarak kırabilme ihtimalim çok az, ama eğer film/edebiyat konusunda yenilikler arayan biriyseniz neden bunu aşmanız gerektiğini aşağıda açıklamaya çalışayacağım:

Death Note’u batı dünyası yazsaydı ne olurdu?: Manga/anime dünyasına girmediyseniz ve sırf çizgi eserlere ve karakterlere karşı duyduğunuz çekingenlikten dolayı geri duruyorsanız kaçırdığınız şeyleri spoiler vermeden anlatmanın başka yolunu bulamadım:

Hatırlamayanlar için: Death Note, bir ölüm tanrısının (Shinigami), Ölüm Defteri’ni (Death Note) dünyaya bırakmasıyla başlayan olaylar zincirini konu alıyor. Ölüm Defteri ise, içine ismi yazılan insanları şak diye öldüren bir defter. Bu konuyu Amerikalıların ele alıp dizisini çektiğini düşünün: İlk bölüm 5 milyon dolar harcanarak çekilir, görseller çok etkilidir. Baş kahramanımız kahraman dedektif Joe’yu hırpalanmış takım elbisesi içinde, üzerinden dumanlar çıkmakta ve kaosa sürüklenmiş olan şehrin doldurduğu ufka bakarken buluruz. Her şey normal giderken birden insanların durduk yere ölmesiyle başlayan olayların arasında kalan ve canını zor kurtaran dedektif, ilerdeki bölümlerde kendisini olayları çözmeye adayacaktır. Buraya kadar güzel değil mi? Peki sonra ne olacaktır? Biz 4 sezon boyunca asla bu ölümlerin nedenini öğrenmeyeceğiz, bunun yerine dedektifle karısının gereksiz ilişkisini, iş yerindeki kankasının sorunlarını falan dinleyeceğiz, arada arabalarıyla şüphelendikleri adamları falan kovalayacaklar, bazen bir yere çıkmayan ipuçları elde edecekler falan filan. Bazı özel bölümlerde flashback/flashforward’lar olacak konuyla ilgili olmasalar bile. 4. sezonun sonunda dedektifin kankası esasında kötü adam çıkacak ve dizi tam heyecanlanırken 512 aylık tatile girecek.

Fransızlar bu konuyu ele alsalar filmini çekerlerdi. Konuyu da, defteri bulduktan sonra bununla aşık olmayı başaramayan erkekleri öldüren, fakat içinde sevgi arayan ve sonunda aşık olan bir kıza bağlardı (Uvvv çok tatlı, aman aman).


Biliyorum bu filmin aslında Fransız yapımı falan olmadığını, idare edeceksiniz artık.

Almanlar çekse reality show yaparlardı, bir sezon boyunca eve kapatılan 12 tip arasından, her hafta sonu eve saklanmış olan ölüm defterini bulan kişi istediği kişiyi elerdi, fakat ölüm defterini bulduğunu fark eden biri olursa dokunulmazlık kazanırdı (herkes dokunulmazlık kazanırsa defterin sahibi ölürdü). Bunun yanında bol bol sevişirler, aufsung gutenborg hüpschlaft diye konuşup dururlardı. İtalyanlar çekse bağrış çağrıştan konuyu anlamazdık zaten, salla gitsin. Eğer Türkler çekseydi, Death Note’un ismi Alın Yazısı olurdu. Gerisini siz düşünün artık.


(El emeği göz nuru afişime katkıları için Çavlan’a teşekkür ederim:) )

Bu fikirlerin biri bile size çekici geliyorsa, Death Note’u izleyip/okuyup orijinal senaryo nasıl yazılırmış görmeniz lazım. Öte yandan, bu fikirleri iç bayıcı ve monoton bulduysanız, Death Note’u izleyip/okuyup yeni bir şeyler tatmanızın zamanı gelmiş demektir.

Konuya aşina olanlar için ---- Death Note manga/anime/film karşılaştırması:

Bu bölümü Death Note’un herhangi bir versiyonuyla (anime/manga/film) aşina olmadıysanız okumayın, spoiler verebilirim:

- Spoiler - (izlemeyen okumasın)

Death Note’un ilk olarak mangasını okumuştum, sonradan Çavlan’la animeyi ve filmi izledim. Öncelikle anime, manganın neredeyse aynısı. Sürekli konuşmalardan oluşan bir seriyi nasıl ekrana aktarabilirler ki diyordum ama başarmışlar. Her ne kadar aralarda kaybolan detaylar olsa da, gördüğüm en “uyumlu” uyarlama diyebilirim; haliyle manga muhteşem olduğu için anime de çok güzel. Mangada uzun uzun açıklanan çoğu şey animede de açıklanıyor, arkaplan müziğini koyup üstüne uzun uzun konuşturmuşlar karakterleri (bazen düşünce sesi şeklinde), kötü de durmamış.



Karakter çizimleri de mangayla birebir aynı, animasyonlar da gayet başarılı. Müzikler pek hoş, hem orkestral işlerden hem de enstrumental/rock tarzı şarkılardan oluşuyor. 2 sezon olarak bölebileceğimiz animenin ilk sezonunun başlangıç müziği daha standart bir Japon rock parçasıyken, 2. sezonda giriş müziği öküz gibi bir death metal parçası! (Yeeeahh! Jürürünç!) Bence serinin ruhuna, karanlığına, ayrıca Death Note’un diğer anime/mangalara kıyasla gösterişsiz olan görsellerinin altında yatan orijinal konusuna süper uymuş: Bazen köşede köhne bir kebapcı görürsünüz, tırsarsınız ama girdikten sonra yemeklerin hiçbir yerde yemediğiniz lezzette olduğunu görürsünüz hani; Death Note da böyle bir etki yaratıyor işte onunla karşılaşma anınızdan itibaren. Giriş müziğinin (ve ona eşlik eden muhteşem jeneriklerin) köhne veya kalitesiz olmadığı kesin ama sıradan bir izleyici için de alışılmadık olduğunu ve garipseyebileceğini tahmin ediyorum.


Karizma böyle bir şey..

Animede beni tek rahatsız eden şey, mangada olmayan ve gereksiz bir duygusallık yaratma çabası içeren sahneler. Neyse ki bunların sayısı fazla değil, biri L’in kaybedeceğini anlamasıyla başlayan bölüm. Mangada L son ana kadar mücadele verip aklını çalıştırırken, animede öleceğini anlamasıyla yavşayan, Light’a ilkokul seviyesinde laf sokan bir L görüyoruz. O değil de, adama neden ayak yıkattınız ulan? Evet, yanlış okumadınız, L, Light’a mağlup olduğunu ve öleceğini anladığı noktada adamın ayağını yıkıyor. Öeeeeeh birader!



Sanırım bu Japon kültürünün uzantısı olan bir şey, hani bükemediğim eli öperim, zeki düşmana saygı duyarım hesabı. Bunun gibi Japonlara has olduğunu sezdiğim başka şeyler de var (aşırıya kaçan tepkiler, çığlıklar, sesler gibi..) ama izlerken alışıyor insan. Light’ın babası iki de bir “uhh”, “ağ..öüğhh” gibi sesler çıkarıyor mesela şaşırdığı zaman, hani ağzını azcık bükeyim herif şaşırmış gözüksün demek yok, illa o sesi eklemişler. Bazı noktalarda herifin ağzı sabit, yine o ses çıkıyor.

Misa’nın da “Lightooooooooo” diye bağırması falan kopuk. Güzel ama, seviyor insan, çünkü konu süper sonuçta.

Gelelim filmine. Esasında 2 film var, birbirinin devamı olan. İkisi de rezalet. Yazının başında sevmediğim şeyi yazmak daha kolay diyordum ama şimdi de buna üşendim. O derece rezalet yani. Casting bu kadar kötü olabilir, Light’ı oynayan çocuğun mangadaki karizmatik tiple alakası yok. Çocuğun gıdısı var ulan! Yuvarlak suratlı bir şey. L’i oynayan eleman ise gerçeğine çok benziyor ama hareket etmediği sürece. Hareket ettiği zaman komik oluyor. Esasında mangadaki L ile çok benzer şeyleri yapıyor ama hareketler bir türlü oturmuyor, hızlı ya da garip gözüküyorar. Animedeki L’in hareketlerini izleyip kapsaymış biraz, o güzeldi bak. Ryuk’u 3D modellemişler, en çok o benzemiş ama o da hiç gerçek karakteri gibi davranmıyor, aptal saptal her boka gülüyor.


Solda Light, Sağda L, orijinal halleriyle başlarına
geleceklerinden habersiz bakarken..


Yine solda Light, sağda L. Simitçi bıyığı ve yuvarlak
suratlara dikkat. (Yeni isim önerilerim: Himmet ve Ruşen,
babalarının ahşap atolyesinde poz verirken)

Death Note’un en güçlü kısmı olan senaryo ve diyaloglar piç olmuş. Diyaloglar korkunç, karakterler kötü oynamanın yanı sıra inanılmaz mantıksız ve saçma sapan şeyler yapıyorlar. L hiç olmadığı kadar çocuksu ve saçmasapan espriler yapmaya kasıyor, Light sadece suçluları öldürme motivasyonunu kaybetmiş, öyle ki şekil olsun climax olsun diye birinci filmin sonunda sevgilisini (mangada olmayan sevgilisini!) öldürüyor. Ryuk, Light’ın her sorusundan sonra soruyu tekrarlayıp kahkahalarla gülüp sonra soruyu cevaplıyor (bunu karizmatik olsun diye yapmışlar ama “Adın ne?” diye sorulan soruya da “Adım mı ne? Hahahahahahahahahahahah.....(30 saniye).. Ryuk” şeklinde cevap verince olmuyor ki).


Bir efsanenin bittği an... (“Osurdun mu Ruşen?”)

Işıklandırma, kamera açıları falan saçmasapan, evde handycam’le çekim yapmış koymuş adamlar sanki. Alakasız yan karakterler var, yeni bir şey de katmıyorlar (Her saniyesi dolu geçen 37 bölümlük animeyi 4 saate sığdırmak mümkün değil zaten ama eksikmiş gibi ortama yeni yan karakter sokmanın mantığı ne ola ki?) İkinci filmin yarısında baydık, izlemedik geri kalanını.

İşte böyle, size de filmini tavsiye etmem, özeti budur. Etrafta “önce bir filmini izleyelim, beğenirsek diğerlerine zaman ayırırız” falan diyen olursa engelleyin. Zaten o kişiler animesini izlemeye başlarsa dayanamayıp devam edecektir . : )