Geldim ya da geri döndüm ne farkeder. Tamda bıraktığım yerden başlayabilirim artık. Ne çok özlemişim bir bilseniz. Okul bahçesine henüz adım attım. Bildik bir güvenle yürüdüm öğrencilerin arasından. Başka bir yerde yaşayamazmışım gibi birşey tüm bu olanlar. Merdivenleri çıktım yine hızlı adımlarla. Önüme gelen ilk sınıfa daldım. Ben yokken neler olmuş neler. Anlatacak çok şey var yine. Bilmem nereden başlasam. Hangi birini anlatsam. Daha önümde çok yıllar var ama aceleye gerek yok. Şimdilik öğretmen odasının penceresinden bir mavzer gibi seyrediyorum herşeyi. Birazdan kaybolacağım emin olun çocukların arasında. Onların gözüyle bakacağım tekrar dünyaya.
Geri döndüm, kaç kişiyi ilgilendirir bilemiyorum bu özbildirim.
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Kasım 2007 Perşembe
30 Mayıs 2007 Çarşamba
İstanbul Şiir Dinletisi
Şiir ve istanbul için söylenebilecek çok söz var.
Açın bakın kitaplara, antolojilere.
İstanbulla ilgili bir dolu şiire ulaşırsınız.
Bilsenizde merak edersiniz, aynı şiiri defalarca okumanın esrikliği bir başka ortaya çıkar her defasında.
Pekte bu ayrıma varmadan panolarla bezeli, ağır, karanlık bir koridordan dinletinin yapıldığı salona ulaştım. Slayt gösterisinin etrafı biraz da olsa aydınlatan ışığı olmasa bir yer bulup oturmakta güçlük çekecektim.
İçerisi abartılı bir cümleyle hınca hınç doluydu. Bu kadar şiirsever öğrenciyi bir arada görmek, işin içinde demokratik bir zorlamanın olduğunu aklıma getirince gülümsedim.
Daha mekana alışma fırsatı bulamadan. Sahnede bir öğrenci belirdi. Heyecanlı, titrek, sesiyle sıradaki şiirini okumaya başladı.
"İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,İstanbul..."
Sanırım şansına Necip Fazıl düşmüştü kızımızın.
Derken bir başka öğrenci belirdi perdenin arasından; o kadar kendini kaptırmıştı ki onun bu heyecanlı halini izlerken şiirin son iki mısrasını yakalayalbildim
"Göklere yükseliyor Sinan`ın eserleri.
Bir rüya gibi hala İstanbul`un her yeri."
Neyseki açıkladılar kim ait olduğunu yoksa merağımdan çatlardım. Nizami Sunguroğlu.
Olsun dedim olsun. Sanki bir radyo istek hattını dinler gibi sıradaki benim için olsun. Şansıma ne mi çıktı dersiniz.
"Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiler, kalyonlar çekilecek...
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek...
Yürü: "Hala, ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!"
Eyvah dedim, yanlış bir zamanda yanlış bir mekandayım yine. Meğer istanbul'un fethi anısına düzenleniyormuş etkinlik. Olsun dedim bir kez daha vatan sağolsun.
Ardı arkasına, sözümona hatiplerimiz şiirlerini okudukça, oradaki öğrenci güruhuyla fenalık getirdik. İmdadımıza Münir Nurettin Selçuk yetişti. Salonda birden bire o buğulu sesi belirdi.
" Sana dün bir tepeden baktım aziz Istanbul"
Ders kitaplarında milliyetçiliğinin temizlendiği şu günlerde (!) Acaba şiirimizden de milliyetçiliği temizlesek mi demekten kendimi alıkoyamadım.
Günü kurtaran parkalı bir gencin sahneye çıkması oldu. Emindim, adım gibi biliyordum, duruşundan, bakışından anladım bunda bir hinlik, bir uslanmazlık, bir asilik olduğunu. Kalın gür hatta davudi sesiyle (bana öyle geldi belki de) sonradan öğrendiğim program dışı şiirini okumaya başladı.
Salkım salkım tan yelleri estiğinde
mavi patiskaları yırtan gemilerinle
uzaktan seni düşünürüm
İstanbul..
Şiirin tamamının okunduğunu büyük bir alkış tufanının koptuğunu söylemek isterdim. Olmadı elbette. Göbekli, saçları hafifçe dökülmüş ön sıradan kalkan amcamız. Tabir yerindeyse bir anadolu kurnazlığıyla, paniğe mahal vermeden anfinin fişini çıkardı.
Ne olup bittiğini anlamaya çalışan talebe arkadaşların merakla olay yerine intikal etmesi. İşin içinden çıkılmaz bir durumu doğurdu berberinde.
Tüm bunlar olurken, çocuk büyük bir inançla şiirini okumaya devam ediyordu. Son anda "bekle bizi İstanbul" dediğini duyar gibi oldum, iki kişi tarafından kulise götürülmeye çalışılırken.
Günün Sözü
Türkiye'nin problemi eğitimsizlik değildir. Aksine, oldukça sıkı bir eğitim almış olmaktır temel problemimiz. Tam da milli eğitim tezgahından geçtiğimiz için bütün dünya algımız dumura uğramış durumda.
Murat Belge
16 Ocak 2007 Salı
Yeniden
Çok olmuş çok. Yazmayalı. Yeniden yazmak için zaman bulmak ne güzel. Artık eskisi kadar öğretmen bile sayılamayacağım şu günlerde.
17 Ağustos 2006 Perşembe
Söylemediğim Sözcükler
Arzusu hilafına: Ancak metinsel bir edim sırasında kullanabilirim. Önce bir arzunun bende hilaf etmesi de gerekir.
Hırpani:Ne güzel de tarif ederdim kendimi biri soracak olsa.
Umarım:Zar zor yerleştirdim dilime bu kelimeyi. Aynı zamanda bir düşünsel ayrılığın başlangıcı da oldu. Umarım her şeyden önce İnşallah’ın ağır dinsel bağlanıcılığının yerine, bireysel bir seçme eylemidir bende.
Kaldı ki:Son birkaç yılın, kimse kullanırken diline nereden yerleştiğini bilmese de en revaçtaki sözcüğü. Edattır aynı zamanda kendileri. Söyleyene ayrı bir ağırlık katar. Eğer dikkat edilirse kötümser bir havası vardır kaldı ki sözcüğünün ve/veya edatının. Bir kandırma eğilimi olduğunu düşündürür, kendisinden sonra gelecek sözcüğün. Yerine ısrarla zaten sözcüğünü öneriyor dilim. İçevurumsal bir kandırma olsa da işin içinde.
Sahi: Samimiyetine inanırım sahi’nin. Kişisel bir gerçekliğe ulaşılmak istendiğinde ne de güzel yerini bulur. İyi huylu bir bağlaçtır üzmez kimseyi. Hatırı sayılır. Sonrasında kullanılacak sözcüğe karşı yapabilecek hiçbir şeyinizi bırakmaz. Sahi, siz hiç kullanmış mıydınız?
Each man kills the thing he loves:Cilalı bir itiraftır, içten içe kullanılan diyaloglarda mırıldanılır en çok. Söyleyene derinlik katar eğilimindeyim.
Elzem: Hiç bir şey elzem olmadı o kadar hayatımda, her şey olmasa da olurdu bir bakıma. Yine de kullanmak isterim bu sözü ısrarla tek başına.
Gülünç: Bir olunmaması gereken durumlar bütünü. Küçümser gibidir... olan biteni. Bir kez kullanacak gibi oldum kendim için.. iyi değildi.
Hırpani:Ne güzel de tarif ederdim kendimi biri soracak olsa.
Umarım:Zar zor yerleştirdim dilime bu kelimeyi. Aynı zamanda bir düşünsel ayrılığın başlangıcı da oldu. Umarım her şeyden önce İnşallah’ın ağır dinsel bağlanıcılığının yerine, bireysel bir seçme eylemidir bende.
Kaldı ki:Son birkaç yılın, kimse kullanırken diline nereden yerleştiğini bilmese de en revaçtaki sözcüğü. Edattır aynı zamanda kendileri. Söyleyene ayrı bir ağırlık katar. Eğer dikkat edilirse kötümser bir havası vardır kaldı ki sözcüğünün ve/veya edatının. Bir kandırma eğilimi olduğunu düşündürür, kendisinden sonra gelecek sözcüğün. Yerine ısrarla zaten sözcüğünü öneriyor dilim. İçevurumsal bir kandırma olsa da işin içinde.
Sahi: Samimiyetine inanırım sahi’nin. Kişisel bir gerçekliğe ulaşılmak istendiğinde ne de güzel yerini bulur. İyi huylu bir bağlaçtır üzmez kimseyi. Hatırı sayılır. Sonrasında kullanılacak sözcüğe karşı yapabilecek hiçbir şeyinizi bırakmaz. Sahi, siz hiç kullanmış mıydınız?
Each man kills the thing he loves:Cilalı bir itiraftır, içten içe kullanılan diyaloglarda mırıldanılır en çok. Söyleyene derinlik katar eğilimindeyim.
Elzem: Hiç bir şey elzem olmadı o kadar hayatımda, her şey olmasa da olurdu bir bakıma. Yine de kullanmak isterim bu sözü ısrarla tek başına.
Gülünç: Bir olunmaması gereken durumlar bütünü. Küçümser gibidir... olan biteni. Bir kez kullanacak gibi oldum kendim için.. iyi değildi.
14 Ağustos 2006 Pazartesi
Salça
O kadar domatesin ziyan olmasına dayanamazdım. Bir çuval domatesi melemen yapımında kullanma fikri başlangıçta çok cazipti ama.
Kurtul kurtulabilirsen. Nerden gelmiş, kaç kiloymuş, ne yapacakmışım, cinsi neymiş, ne güzel kokarmış şimdi bunlar. Gürültümüzden, bütün apartman kısa sürede dahil oldu mülakatıma. Çeşitli fikirler verildi. Melemen yap, turşsunu kur, olmazsa dağıt. Dağıt ha, dağıtır mıyım size bunları. Ne emek vermişim bir bilseniz, ne rezillikler çekmişim. Yok öyle beleş domatese kurulmak...
Zorlukla attım kendimi ve domatesleri eve. Sevgili domateslerimle başbaşa kalabilmiştim nihayet.
Salça yapma fikri aklıma gelene kadar domateslerimi çeşitli şekillerde değerlendirmiş olmalıyım. Sabah olduğunda karar verdim. Salça yapmalıydım.
Balkonlar çok amaçlı yapılardır. Çiçekleri kaldırırsanız , ortaya rahat harket edebileceğiniz bir alan çıkar. Sonra bir kaç kova suyla yıkarsanız temiz bir mekanda elde etmiş olursunuz. Uzun zamandır ne işe yaradığını bilmediğim plastik leğeni de bulunca, ön hazırlıklarıda yapmış oldum.
Ertesi gündü salça yapmaya başladığımda. Çocukluğumdan kalma gündelik bilgiyle, nasıl salça yapıldığını hatırladım. İlk önce domatesleri yıkadım, unutacağımı sanmayın. Bahçenin hortumunu eve çektiğimi de yeri gelmişken hatırlatayım. Sonra çuvala tekrar doldurup gerisin geri domatesleri, leğenin içine yerleştirdim. Henüz diğer balkonlarda kimseler yoktu. Öğle sıcağından olsa gerek, meraklı komşularım perdeleri dahi açmıyordu. Leğende, çuvalın içindeki domatesleri bir güzel ezdim. Posası çıktı zavallıların. Bir hayli sıvıda elde ettim hani. Bütün amacım bu değil miydi zaten. Bütün hırsımı domatesi ezerken çıkardım.
Gönül isterdi ki aynen çocukluğumda olduğu gibi büyükçe bir kazan içinde, bahçenin ortasında, topladığım çalı çırpıyla bir ateş yakıp öylece kaynatmak bu domates suyunu, salça olması için. Evde de zevkli olur bakın, deneyin benim gibi bir ara. Yalnız saatlerce başında durup sürekli karıştırmak kaydıyla. Ne bileyim öyle akımda kalmış, dibi tutmasın diye, sıvı kaynarken, sürekli T şeklindeki bir tahtayla karıştırmak gerekiyordu.
En nihayet salçam olmaya yüz tutuyordu. Biraz önce güle eğlene karıştırdığım sıvı, gittikçe katılaşıyor, zaman geçtikçe yorucu hummalı bir uğraşa dönüşüyordu. İnanılmaz ama olmuştu. Aynen evdeki diğer kaderdaşlarına benziyordu bu yaptığım. Geriye kalan kıvamını tutturmaktı. Tutturdumda. Sonuçta bir iki yıl tüketimime yetecek salçam olmuştu. Huzurla açılışı yapabilirdim artık. Bidonlara doldurdum tomato soucemu. Keyfime diyecek yoktu. Bütün yaramaz çocuklar gibi, son bir gayretle kazanın dibini, ekmeğimle sıyırdım.
Tuzsuz olsanda güzelsin ey organik salça...
İnsanın köyünün olması ne güzel. Yılın bu mevsiminde, otobüs bagajları sıkış tıkış dolu olur. Köylerden elde edilen ürünler şehirlerde yaşayan uzantılara yollanır. Genelde kuru bakliyat türünde yiyeceklerin geldiğini söyleyebilirdim ta ki bugüne kadar. Harem otogarında acaba ne göndermişler diye beklerken, az sonra olacakları kestiremezdim. Bir büyük çuval içinde domatesi indirince muavin, kısa ve keskin bir sürede kalabalık içinde, çeşitli renkler edindim. Umarım kimse görmemiştir. Gizlenerek abartmıyorum adeta saklanarak bir an önce vıcık vıcık domates çuvalını taşıdım arabaya.
Üsküdar istikametinde giderken bir an atmayı bile düşündüm. Hazır tüp geçit için kazılmış çukurun yanından geçerken. Yapamadım. Yapmış olmayı dilerdim çünkü önümde bir engel daha vardı. Apartman sakinleri. Güpe gündüz koca bir çuval domatesi görseler; bir hayli merak, alay, muhabbet, eğlence konusu olabilirdim. Çok dikkatlice girdim ve yakalanmadım demek isterdim. Üst kattaki Behlül Amcaya yakalandım.Kurtul kurtulabilirsen. Nerden gelmiş, kaç kiloymuş, ne yapacakmışım, cinsi neymiş, ne güzel kokarmış şimdi bunlar. Gürültümüzden, bütün apartman kısa sürede dahil oldu mülakatıma. Çeşitli fikirler verildi. Melemen yap, turşsunu kur, olmazsa dağıt. Dağıt ha, dağıtır mıyım size bunları. Ne emek vermişim bir bilseniz, ne rezillikler çekmişim. Yok öyle beleş domatese kurulmak...
Zorlukla attım kendimi ve domatesleri eve. Sevgili domateslerimle başbaşa kalabilmiştim nihayet.
Salça yapma fikri aklıma gelene kadar domateslerimi çeşitli şekillerde değerlendirmiş olmalıyım. Sabah olduğunda karar verdim. Salça yapmalıydım.

Balkonlar çok amaçlı yapılardır. Çiçekleri kaldırırsanız , ortaya rahat harket edebileceğiniz bir alan çıkar. Sonra bir kaç kova suyla yıkarsanız temiz bir mekanda elde etmiş olursunuz. Uzun zamandır ne işe yaradığını bilmediğim plastik leğeni de bulunca, ön hazırlıklarıda yapmış oldum.
Ertesi gündü salça yapmaya başladığımda. Çocukluğumdan kalma gündelik bilgiyle, nasıl salça yapıldığını hatırladım. İlk önce domatesleri yıkadım, unutacağımı sanmayın. Bahçenin hortumunu eve çektiğimi de yeri gelmişken hatırlatayım. Sonra çuvala tekrar doldurup gerisin geri domatesleri, leğenin içine yerleştirdim. Henüz diğer balkonlarda kimseler yoktu. Öğle sıcağından olsa gerek, meraklı komşularım perdeleri dahi açmıyordu. Leğende, çuvalın içindeki domatesleri bir güzel ezdim. Posası çıktı zavallıların. Bir hayli sıvıda elde ettim hani. Bütün amacım bu değil miydi zaten. Bütün hırsımı domatesi ezerken çıkardım.
Gönül isterdi ki aynen çocukluğumda olduğu gibi büyükçe bir kazan içinde, bahçenin ortasında, topladığım çalı çırpıyla bir ateş yakıp öylece kaynatmak bu domates suyunu, salça olması için. Evde de zevkli olur bakın, deneyin benim gibi bir ara. Yalnız saatlerce başında durup sürekli karıştırmak kaydıyla. Ne bileyim öyle akımda kalmış, dibi tutmasın diye, sıvı kaynarken, sürekli T şeklindeki bir tahtayla karıştırmak gerekiyordu.
En nihayet salçam olmaya yüz tutuyordu. Biraz önce güle eğlene karıştırdığım sıvı, gittikçe katılaşıyor, zaman geçtikçe yorucu hummalı bir uğraşa dönüşüyordu. İnanılmaz ama olmuştu. Aynen evdeki diğer kaderdaşlarına benziyordu bu yaptığım. Geriye kalan kıvamını tutturmaktı. Tutturdumda. Sonuçta bir iki yıl tüketimime yetecek salçam olmuştu. Huzurla açılışı yapabilirdim artık. Bidonlara doldurdum tomato soucemu. Keyfime diyecek yoktu. Bütün yaramaz çocuklar gibi, son bir gayretle kazanın dibini, ekmeğimle sıyırdım.
Tuzsuz olsanda güzelsin ey organik salça...
6 Ağustos 2006 Pazar
Sabaha Kalmak

Mantıklı bir insanın açık bir kapıyla yapılabileceği şeyler sınırlıdır. Kişi gider, usulüne uygun bir şekilde kapatır kapıyı. Ben ne yaptım dersiniz.
Oysa daha başlangıçta benim için hayli zor görünüyordu. Kapıdan süzülen ışığı takip etmek. Neredeyse sabah olacakken, bulmak kendimi kentin ıssız caddelerinde.
Yıllardır sabahlara kadar kalmışlığım yoktu. Geceyi tüketip diğer güne vurmuşluğum.
Tam anlamıyla vurdum hani. Kendimi boğazda balık tutanların arasında buldum. Sabahın bu saatinde bu kadar insanın buralara tünemiş olmasına şaşırarak. Şaşkınlığım onlarla beraber çay içince biraz daha arttı. Öyle ya sabahıın altısında hiç tanımadığım insanlarla çay içiyordum. Çayda güzeldi bu arada.
Tam anlamıyla vurdum hani. Kendimi boğazda balık tutanların arasında buldum. Sabahın bu saatinde bu kadar insanın buralara tünemiş olmasına şaşırarak. Şaşkınlığım onlarla beraber çay içince biraz daha arttı. Öyle ya sabahıın altısında hiç tanımadığım insanlarla çay içiyordum. Çayda güzeldi bu arada.
Sabahın erken saatlerinde buralarda olmama başkaca anlamlar vermek için dönendiğim sırada. Börekçinin önündeki kuyruk imdadıma yetişti. Börek sırasına girmedim elbette. Sanki yiyecek bir midem bile yoktu. Yine de şansımı denedim. Güneşin ufki düzlemde yükselişi iyi gelebilirdi. Bekledim, güneş yükselirken benimle birlikte orada bekleşenler gibi. Bekledik. Kesinlikle güzeldi, oradakiler için güneşin yükselişine şahit olmak. Bir kabile ritüelinde fırlamış görüntülere benziyorduk artık. Fazla dayanamadım. Bu birlikte coşkunluk halinden kurtulmak için başka bir yöne doğru ilerlettim, günlük kullanım süresi dolmuş, bayatlamış bedenimi.
Sabah serindi İstanbul. Bu öngörüsel çıkarsamada bir süre sonra ötücü kuş sürüleride yerini aldı. Size yemin edebilirim, zıplayan balıklar gördüm. Birbiri ardı sıra keyifle çıkıyorlardı suyun yüzeyine. Eşofmanlarını nedense henüz almış olduklarını düşündüğüm çifte soracak olsaydınız aynı görüntüyü. Diyeceklerdi, "yaşam uyanıyor ve biz ne iyiyiz". Sanırım spor yapmak için çıkmışlardı. Terliydiler ama havlular vardı. Her türlü gereksinimlerini sıkıştırdıkları çantaları. İnsanoğlunun bu kadar panoramik olması dayanılır değildi. Uzaklaşma dürtüsüyle hareketlendim. Bu arada balıklar hala dalıp çıkmaya devam ediyorlardı. Son bir kez daha baktım. Yüzüme üzgülerden bir üzgü yerleşti. Esaret ve balıklar diye bir cümle kurdum bu üzgünün sonunda. İyi halt ettim.
Nihayet çınar ağacı dibine kurulmuş bir çay bahçesine ulaştım. Zaten boğazın daim her kesiminde bu ve bunun gibi çay bahçeleri donanmıştı. Çınar ağacı hakkında birşey düşünmem gerekmiyordu. Düşünmedimde zaten. Eğri büğrü gövdesinin yanından geçip bir iskemleye oturdum. Bütün bir bahçeyi görme merkezimin içine alacak şekilde. Henüz kimseler yoktu. Önce garsonlar geldi. O kadar iyi ve dinlenmiş görünüyorlardı ki, benim yüzümün nasıl göründüğü hakkında fikir yürütebileceklerini düşünmeden edemedim. Ben düşünürken hatta camda yansıyan görüntüme dikkat kesilip bakınırken, günün ilk çayını demleyip getirmiştiler bile. Bu kentin gerçek sahipleri uyanıyor diye söylendim kendi kendime. Herşey birdenbire hızlanmıştı.
Sonra şişkin göz altlarıyla kadınlar geldi, kocalar, babalar, çocuklar, yaşlılar, yaşsızlar.
Sonra güneş çınar ağacının dalları arasında iyice yükseldi. Sıcaklığını artırarak.
Sonra otomobiller geldi. Belediye otobüsleri, vapurlar.
Sonra. Sonra tecime edilmiş zamanlar.
Döndüğümde dış kapı hala açıktı.
2 Ağustos 2006 Çarşamba
Pencere
Şaşırıyorum. Nasıl olurda bir pencere, baktığından daha önemli olabilir. İçeriden birşey ifade etmeyen, dışarıya uzanan bir devinimdir oysa pencere. Düşünüyorumda bu tarihi evlerin pencereleri olmasa ya da başka bir şekilde söylenecek olursa bu kadar mübalağa yapılmasa hiç bir önemleri kalmayacak. Sadece güzellikte değil bu duruşta yerini alması gereken. Başkaca anlamları olmalı. Gece pencereden dışarı bakıyoruz. Yaz gecesi, sıcak. Açabileceğimiz kadar açıyoruz hepsini. Pencereden bakmak ne iyi. Gece ne güzel. Ne mi görüyoruz? Neyi görmek istiyorsak onu... Diyelimki bir kuş sürüsü geçiyor tepemizden Ya da bir kamyon yokuşu çıkıyor ağır aksak. Traktörler de olabilir; vagonlar, saman balyalarıyla. Hiç bişey yoksa peyzaj değişmektedir önümüzdeki fonda. Güneşin türlü oyunlarıyla. Ama... değil, hiçbiri değil. Sadece dışarı bakıyoruz pencereden. İçimizdeki bir boşluğa bakar gibi. Elbetteki türküler söylüyoruz. İçinden pencere geçmesi gerekmiyor ama biz yine de özen gösteriyoruz.
Evet şimdi resme bakalım. Sahi siz ne görüyorsunuz pencereden?
1 Ağustos 2006 Salı
Saat Kulesi

Bulunduğum odanın penceresinden, kendimi alıkoyamayıp her defasında, saat kulesine bakıyorum. Biraz daha tutunabilmek için sıkıştırılmış bu zaman aralığına. Bu küçük Osmanlı şehrinde kalakalmak için öylece, sebepsiz... Oysa gün ağarıyor. Her saat başı çalan ve çoğalan bir çan sesiyle. Biraz daha yaklaştığımızı hissediyorum, yolculuğun sonuna.
25 Temmuz 2006 Salı
Bu Tren Nereye Gider?

Nereye gideceği, nerede duracağı bellidir. Saatlerine varana kadar hesaplanır yazgısı. Kimbilir benim yazgımda böyle bişeydir. Varacağım yer bi şekilde belirlenmiştir. Bozkırda bir sabah gürültüyle bir şehre girilir...
İnsan faktörü olmasa aşağı yukarı bellidir herşey.
Yolculukta sorulur. "Bu tren Nereye Gider"
Olası verilecek cevaplar aşağıdadır.
1. Anneye: Bir trenle ulaşılabilecek en büyük yakınlık.
2. Eve: Sılaya dönülür çoğu zaman.
3. Gurbete: Tren ilk ayrılığıdır orta yaş üzerinin. Alamanya'ya, İstanbul'a gidilir.
4. Askere: Bütün garnizonlar istasyonlar bu yüzden yakındır.
5. Pazara: Üretilen her ne varsa köylerden şehirlere taşınır. Tavuklar, ördekler, sebzeler, yumurtalar. Dönüşte boş gelinmez ama.
6. Sevgiliye: İşte o zaman dayanılmaz olur. Türkü falan yakılır.
7. Kimi zaman sadece yolculuk etmek için gidilir. Dahası nereye gidileceği bilinmez. O sizi nereye götüreceğini bilir.
Trenler yazgıcıdır.
Yolculuğa Çıkmak
Hiç bu kadar uzak kalmamıştım trenlerden, istasyonlardan, raylardan. Oysa ilk gençliğimin büyükçe bir bölümü raylar üzerinde geçti. Kompartmanlarda az mı uyudum anne kucağı zanneyleyip. Hiç bu kadar uzak kalmamıştım evet. Ben ki (sanki olağanüstü birinden bahsediyorum) içinde tren geçen ne olursa okumuş bir insan olarak 5 yıldır trenlere binmeyişime kahretsem yeridir. Neylersiniz; belirli bir yaş eğrisinden sonra daha bir yerleşik oluyor insanoğlu. Kendim hakkında nitelendirmelerde bulunmaktan hoşlanırım. Konformizme bulaşmışım yıllar geçtikçe. Tahmin edersiniz bir yerlere gitme isteği bile duymuyorum. Gezgin olarak yaşadığım uzunca yıllar düşünülürse, durumum oldukça ironik olsa gerek. Kimbilir belki de oldukça acıdır. Şu an umurumda bile değil. Bu ayrımlara kalkışacak olursam son treni de kaçıracağım, bozkıra doğru gitmek üzere olan...
Sahi bu Haydarpaşa'ya nasıl gidiliyordu. Sanırım Kadıköy'e inip sırtı çantalı birilerinin peşine takılırsam kolayca bulurum Haydarpaşa'yı. Mübalağa ediyorum bakmayın siz bana. 

Haydarpaşa iyi bişeydir bakın. Fazla söze gerek yoktur. Biraz sessizliktir, birazda karşıt olsun diyedir; düdük sesi. En çokta boğazıma düğümlenen bişeyler. Nedendir düğümlenir boğazım Haydarpaşa'da. Sadece üzünçten değil, bunun bir anlamıda yok, olması da gerekmiyor gelin görün ki düğümlenir. Kimseyi kaybetmedim orada arkasından el sallayarak. Ne bileyim kimselere kavuşmadım, uzaklardan bir gelenim olmadı. Şimdi de öyle olacak biliyorum. Ayağımı basar basmaz düğümlenecek bişeyler. Bir an önce lokomotifin kalkması isteği duyacağım. Saati gelince kalkarlar hemen. Ancak bu zamanlama konusunu yol boyunca garanti edemem. Mutlaka gecikilir. Sanki gecikmelidir de. Öyle kurgulanmıştır sahne. Kurguya göre trenlere gönül bağıyla bağlı olmayanlar. Bu gergin bekleyişlerde belli eder kendini. Sevenlerse bilir, bi şekilde varılacaktır. Gerek yoktur oflamaya puflamaya.
Aynen şu anda ki bekleyişim gibi. Tevekkül içinde sabahın olmasını beklemeliyim.
Yola çıkmaya karar verdiğimde gece trenlerinin sonuncusu da kalkmıştı. Her ne olursa olsun bu durumumu belli etmemeliyim. Bir eski tren yolcusu olarak ben. Gençliğimi gücendirmemeliyim.
7 Temmuz 2006 Cuma
Bir Başka Okula Gitmek
Bir form doldurursunuz, yanına bir kaç belge eklersiniz. Bir kaç onaylayıcı mühürleyip imzalar. Yazgınız bir başkalarının kontrolüne geçmiştir artık. İligili web sitesinden takip edersiniz. Başvurunuzun ne olduğunu aman vermez bir sıkıntıyla.
Sıkıntıdır. Tercihleriniz sınırlıdır. Gidebileceğiniz yer şimdikinin bir benzerinden başka bir şey değildir. Yine de bu olmazlıkta küçük bir ayrıntının önemi vardır. Bir şeyler tasarlanmıştır. Mütevazi planlar yapılmıştır hayata dair.

Bu sefer çabucak olur her şey. Bu kadar kolay olalabileceği bu kez öngörülememiştir, tarafınızdan tasarlanamamıştır. Sonuç: tayininiz çıkmıştır. Memur milletinin tek lüksüdür bu ve kaderidir de kimi zaman.
Hocamız bir başka okula doğru yol almıştır. Bir başka yaşama belki de. Öncekinin burukluğunu da yaşamaz, gariptir. Oysa bir yerden ayrılırken acı çekmek gerekliliğine inanmış bir insan olmayı dilemiştir. Olsun zarar yoktur. Geriye dönmenin anlamı..
Bir başka okula gitmek iyi şeydir denilmiştir. Doğrudur. Kişisel fikrime göre bir okulda 3 yıldan fazla kalınmamalıdır. Böyle değime bakmayın. Asıl bana kalınsa, bir okul bulunup orada yaşlanılmalıdır. Uzun yıllar sonra tahtaya kaldırdığınız çocuğa "ben senin babanı da bilirdim" denilmelidir.
Yarın yeni okula gitmeli. Şöyle bir bahçesinde durup hissetmeli. Hatta açıksa -ki hep açıktır- sınıflara girip masa da oturmalı. Koridorda bir iki tur atmalı. Pencerelerden dışarı bakmalı.
Acaba yaşlanacağım okul burası mı?
30 Haziran 2006 Cuma
Eğitim ve Yaz
Sanıyormusunuz ki çocuklar tatile girdi. Aslında onlar için en zor mevsim şimdi başladı. Yıl boyunca okul sınırları içerisinde çocukluklarını yaşadılar doya doya. Güldüler, eğlendiler, öğrendiler. Şimdilerde hangi tezgahın başındalar kimbilir. Kimileri pamuk tarlalarında ırgatlık yapmakta kimisi eli yüzü karalar içinde sanayide. Dışarıya çıkamaz oldum... 
Daha dün market karşılaştığım çocuk. Beni gördüğünde üzerindeki önlükten kurtulmak için nasılda kendini paraladı. Görünmemek için çok uğraştım. Kahretsinki kasadan geçmem gerekiyordu. Gözlerinin içine baktım, olur böyle şeyler der gibi. Artık markete gidemiyorum...
Semtin en kalabalık yerinde her an bir köşede karşılaşma ihtimal var onlarla. Bazen bir ayakkabı boyacısı yaklaşır yanıma, yüzüme bakmadan abii boyayım mı der. Başımı kaldırdığım da 9K sınıfında Ahmettir bu. Öylece kalakalırız kaldırımda. Boyadan ciladan kararmış ellerine bakmamak için ne yapsam boştur. Çalışmanın erdem olduğunda bahsederim ona hep. Aileye yardımcı olmanın öneminden. Kaldırımda yürüyemez oldum.
Çocuklar metropol yaşamında inanılmaz işlerde yapıyor bunun yanında. Bilet satıcısı öğrencilerim var. Korsan cd tezgahlarında çalışanlar. Ama en çokta garsonlar. Acemi, yakışıksız elleriyle masada keyif çatan birine çay getirirken görmeye dayanamam onları. Boğaza inemez oldum...
Ben bilmezdim ta ki düne kadar. Meğer bu çocuklar konfeksiyon atölyelerinden çalışırlarmış büyük bir çoğunluk. Ortacı derlermiş gariplerime. Aldıkları ücret, patronları cömertse haftada 50 liraymış. Mesainin de sınırı yokmuş. Kimi zaman atölyede sabahlıyorlarmış. Atölye dediğim karanlık bodrum katı. Şimdilerde üzerimde ki elbise kaskatı kesiliyor. Onların o küçücük ellerinden çıktığını düşündükçe.
Yaz kötü bir mevsim onlar için. Çocuk işçi çalıştırılamaz müediyeli yasalar onları korumuyor.
Hocalarımız hiç sormayın. Öyle ya 90 gün boyunca yatıyorlar. O sahil senin bu plaj benim dolaşıyorlar. Nerede? Artık semt pazarına da gidemez oldum. Çoğu zaman pazarın bir ucunda tezgahta bir şeyler satarken onları görmek olası. O kadar belli ediyorlar ki kendini. Hayatında hiç öğretmen görmeyen biri bile, rahatlıkla ayırt edebilir onları.
Anlaşıldı. Camia olarak bir sonraki eğitim öğretim yılına da yorgun gireceğiz. Kimbilir belki kar falan yağarda dinleniriz.

Daha dün market karşılaştığım çocuk. Beni gördüğünde üzerindeki önlükten kurtulmak için nasılda kendini paraladı. Görünmemek için çok uğraştım. Kahretsinki kasadan geçmem gerekiyordu. Gözlerinin içine baktım, olur böyle şeyler der gibi. Artık markete gidemiyorum...
Semtin en kalabalık yerinde her an bir köşede karşılaşma ihtimal var onlarla. Bazen bir ayakkabı boyacısı yaklaşır yanıma, yüzüme bakmadan abii boyayım mı der. Başımı kaldırdığım da 9K sınıfında Ahmettir bu. Öylece kalakalırız kaldırımda. Boyadan ciladan kararmış ellerine bakmamak için ne yapsam boştur. Çalışmanın erdem olduğunda bahsederim ona hep. Aileye yardımcı olmanın öneminden. Kaldırımda yürüyemez oldum.
Çocuklar metropol yaşamında inanılmaz işlerde yapıyor bunun yanında. Bilet satıcısı öğrencilerim var. Korsan cd tezgahlarında çalışanlar. Ama en çokta garsonlar. Acemi, yakışıksız elleriyle masada keyif çatan birine çay getirirken görmeye dayanamam onları. Boğaza inemez oldum...
Ben bilmezdim ta ki düne kadar. Meğer bu çocuklar konfeksiyon atölyelerinden çalışırlarmış büyük bir çoğunluk. Ortacı derlermiş gariplerime. Aldıkları ücret, patronları cömertse haftada 50 liraymış. Mesainin de sınırı yokmuş. Kimi zaman atölyede sabahlıyorlarmış. Atölye dediğim karanlık bodrum katı. Şimdilerde üzerimde ki elbise kaskatı kesiliyor. Onların o küçücük ellerinden çıktığını düşündükçe.
Yaz kötü bir mevsim onlar için. Çocuk işçi çalıştırılamaz müediyeli yasalar onları korumuyor.
Hocalarımız hiç sormayın. Öyle ya 90 gün boyunca yatıyorlar. O sahil senin bu plaj benim dolaşıyorlar. Nerede? Artık semt pazarına da gidemez oldum. Çoğu zaman pazarın bir ucunda tezgahta bir şeyler satarken onları görmek olası. O kadar belli ediyorlar ki kendini. Hayatında hiç öğretmen görmeyen biri bile, rahatlıkla ayırt edebilir onları.
Anlaşıldı. Camia olarak bir sonraki eğitim öğretim yılına da yorgun gireceğiz. Kimbilir belki kar falan yağarda dinleniriz.
28 Haziran 2006 Çarşamba
Bir Mektup Var...

Siz hiç fotoğraf arkasına yazı yazdınız mı? Kolay değildir o parlak yüzeye yazı yazmak. Kalemi iyi seçmeniz gerekir. Dağılıp kelimelerin birbirine girmesi söz konusudur. Bir o kadar cezbeden bir tarafı vardır, fotoğraf arkalarının. Bembeyaz yüzey sizi birşeyler yazmaya iter. Yazarsınız, sonranın boşluklarına dağılır sözcükler. Belki de 13 yıl sonra( çok uzun bir süre midir bilemiyorum) karşınıza çıkar. İhtimal yazdığınızda henüz çocuk olmalısınız. Yazınızda anlaşılır bu kolaylıkla. Seçtiğiniz sözcüklerden hatta imzanızdan. Şimdi düşünüyorumda görüntüler değil beni ilgilendiren. Resmin renkli yüzü kendi anını yaşar sadece. Orada donup kalmıştır o haliyle. Yazılar ise süreğendir anlamın bin bir haliyle okunur, değer kazanır. Büsbütün aşmıştır sizi yazdığınız. Kimi zaman bir anlam da veremezsiniz yazılanlara. Vermenizde gerekmez zaten. Yazılana atfedilmiştir çünkü her şey.
26 Haziran 2006 Pazartesi
Okul'da Bu Yıl Neler Oldu
Sicil affı geldi: Aklandık, paklandık.
Sıfırcı Hocalar tarihe karıştı; ne güzel rakamdı oysa. Vermesi de bir o derece trajedik.
Çocuğum gürbüz kalsın denildi. Kantinlerdeki fast food beslenme eleştirildi. Çocuklara bulgur pilavı nohut tavsiye edildi. Veliler hamburgeri tercih ettiler.
Müfredat değişti ama biz değişmedik. Haliyle eğitimimiz dini bütün muhafazakâr olduğundan. Ne öyle proce felan hazırlayacan. Ayağa kaldır bas sözlüyü. Ezberlet konuyu senden iyi hoca olmasın.
Nur topu gibi birer laptopumuz oldu.
1 ay sömestr yapıldı. Yan gelip yan yattık. Ek ders ücreti alamadık. Evde temizlik yaptık. Çoluk çocuk sahibi olduk.
Okuldan Polat Alemdar geçti. Şiddet haberlerine boğulduk.
Okul müdürlerinin rahatı kaçtı. Görevleri 5 yılla sınırlandı. Birazda biz oturak makam odasında, değil mi?
Uzman öğretmen olduk. Daha bulamadılar uğraşacak bir şey Dur şunları hiyerarşik düzene sokalım dediler. Yaptılar da. Öğretmenlerin %70i sınavı geçti üstelik.
Kameralandık, gözlendik, gözetlendik: Mobeselendik. Bütün okullar kamera entegre sistemi yerleştirmek için yarıştılar. Ne oldu dersiniz. Şiddet daha da arttı.
Öğretmenler chat yasaklandı.
ÖSS sınav sistemi değişti WC’ye gitmek serbest oldu. İçine ettiler tabumuzun.
23 Nisan’da meclis kürsüsüne adam çıkardılar. Oha denildi.
Delikanlılık yemini edildi. Müdürler racona göre eğitime başladı.
Dünya bankası türk eğitim sistemini değerlendirdi. Vay be dedik. Biz bunca yıl nasıl göremedik. Adamlar biliyor işi…
Mutemetler tarih oldu elektronik bordroya geçildi. Maaşı hep geç aldık.
19 Mayıs’ta yapılan yumurta yarışları iptal edildi. Buna karşın kulelerin boyu uzatıldı.
Gömlek genelgesi yayınlandı. Gömleğini pantolonun içine almayan okula alınmadı. Güya.
%5 zam aldık. Onu da iki ay sonra verdiler.
Büyük eğitimci yürüyüşü yapıldı. Ankara yollarında bi ton dayak yedik. Otobandan geri döndük memlekete. Polis kortejiyle.
Dershane sayısı %30 arttı. Ne güzel işte yakında bize gerek kalmayacak. Hem okulda neymiş.
Sıfırcı Hocalar tarihe karıştı; ne güzel rakamdı oysa. Vermesi de bir o derece trajedik.
Çocuğum gürbüz kalsın denildi. Kantinlerdeki fast food beslenme eleştirildi. Çocuklara bulgur pilavı nohut tavsiye edildi. Veliler hamburgeri tercih ettiler.

Müfredat değişti ama biz değişmedik. Haliyle eğitimimiz dini bütün muhafazakâr olduğundan. Ne öyle proce felan hazırlayacan. Ayağa kaldır bas sözlüyü. Ezberlet konuyu senden iyi hoca olmasın.
Nur topu gibi birer laptopumuz oldu.
1 ay sömestr yapıldı. Yan gelip yan yattık. Ek ders ücreti alamadık. Evde temizlik yaptık. Çoluk çocuk sahibi olduk.
Okuldan Polat Alemdar geçti. Şiddet haberlerine boğulduk.
Okul müdürlerinin rahatı kaçtı. Görevleri 5 yılla sınırlandı. Birazda biz oturak makam odasında, değil mi?
Uzman öğretmen olduk. Daha bulamadılar uğraşacak bir şey Dur şunları hiyerarşik düzene sokalım dediler. Yaptılar da. Öğretmenlerin %70i sınavı geçti üstelik.
Kameralandık, gözlendik, gözetlendik: Mobeselendik. Bütün okullar kamera entegre sistemi yerleştirmek için yarıştılar. Ne oldu dersiniz. Şiddet daha da arttı.
Öğretmenler chat yasaklandı.
ÖSS sınav sistemi değişti WC’ye gitmek serbest oldu. İçine ettiler tabumuzun.
23 Nisan’da meclis kürsüsüne adam çıkardılar. Oha denildi.
Delikanlılık yemini edildi. Müdürler racona göre eğitime başladı.
Dünya bankası türk eğitim sistemini değerlendirdi. Vay be dedik. Biz bunca yıl nasıl göremedik. Adamlar biliyor işi…
Mutemetler tarih oldu elektronik bordroya geçildi. Maaşı hep geç aldık.
19 Mayıs’ta yapılan yumurta yarışları iptal edildi. Buna karşın kulelerin boyu uzatıldı.
Gömlek genelgesi yayınlandı. Gömleğini pantolonun içine almayan okula alınmadı. Güya.
%5 zam aldık. Onu da iki ay sonra verdiler.
Büyük eğitimci yürüyüşü yapıldı. Ankara yollarında bi ton dayak yedik. Otobandan geri döndük memlekete. Polis kortejiyle.
Dershane sayısı %30 arttı. Ne güzel işte yakında bize gerek kalmayacak. Hem okulda neymiş.
24 Mayıs 2006 Çarşamba
Okulun İlk Günü
Şu Edebiyat Öğretmenleri yok mu beni öldürürler. Defter kontrolü yaparken ( nereden estiyse) Tembelce bir öğrencinin kompozisyon defteri geçti elime. Meraklandım,
neler yazmış diye kontrol ettim. Kargacık burgacık kelimelerle yazılı o kadar sayfa arasından, biri dikkatimi çekti. Başlık "okulun ilk günü" son zamanlarda bir yazıdan bu kadar keyif aldığımı hatırlamıyorum. Derken bütün sınıftan aynı yazıyı istedim. Yok daha neler bu kadar olur. Netekim kompozisyonun birinde şahsım hakkımda yazılı bir şey bulmak umuduyla uğraşırken. İsabet ettim. Yok yok bir daha ki seneye biraz daha yumuşak bir başlangıç yapayım. Yazı aynen şöyle geçiyor.

"Sonra sınıf rehber öğretmeni geldi. Bizi çift sıra yapıp merdivanlerden çıkardı. Bundan sonra hep bu şekilde çıkacakmışız. Merdivenin sağından, başkalarına çarpmadan, koşuşturmadan, çevremizde öğretmen var mı diye bakaraktan. Bu kadar işi aynı anda nasıl yapacaksak"
Yazı uzayıp gidiyor. Bir hayal kırıklıkları silsilesi halinde. Oldu olacak dedim çocuklar bir de okulun son gününü yazın. Arka sıralardan biri -daha gelmedi ki hocam- dedi. Bir kahkaha patladı sınıfta doğal olarak, gülmeleri bitince. Hayal edin dedim çocuklar. Sanki bugün son günmüş gibi. ve yılın bir değerlendirmesini yapın. İlk günle karşılaştırın.
Sabırsızlıkla yarını bekliyorum. Yeni bir şeyler öğreneceğim kesin.
Konuyla ilgili bilimsel bir makale okumak isterseniz tıklayınız
16 Mayıs 2006 Salı
Kedi
Bugün sabah okula varır varmaz bir öğrenci güruhu etrafımı çevirdi. Hallerinden çok önemli bir şeyi başarmış gibi görünüyorlardı. Bu kadar farklı sınıftan öğrencinin bir arada olmasına
şaşırmış olmalıyım.
- Ne var?
- İntikamınızı aldık.
- Ne intikamı?
- Fener'in intikamı.
- Ne halt karıştırdınız yine?
- Biz karıştırmadık hocam.
- Kim karştırdı?
- Kedi karıştırdı.
- Nasıl yani?
- Mahalledeki kedileri tek tek yakaladık. Sonra balkonlardaki bayraklar fırlattık. Haliyle sarı kırmızı bayraklar indi aşağı.
- Hepsi mi?
- Canımızı zor kurtardık hocam.
- Ne oldu ki.
- Bütün mahalleli kovaladı bizi.
- İyi olmuş?!!

- Ne var?
- İntikamınızı aldık.
- Ne intikamı?
- Fener'in intikamı.
- Ne halt karıştırdınız yine?
- Biz karıştırmadık hocam.
- Kim karştırdı?
- Kedi karıştırdı.
- Nasıl yani?
- Mahalledeki kedileri tek tek yakaladık. Sonra balkonlardaki bayraklar fırlattık. Haliyle sarı kırmızı bayraklar indi aşağı.
- Hepsi mi?
- Canımızı zor kurtardık hocam.
- Ne oldu ki.
- Bütün mahalleli kovaladı bizi.
- İyi olmuş?!!
16 Mart 2006 Perşembe
Yıldırım Türker veya Bir Şiiri Aramak
Siz bilmezsiniz ne kadar aradım. Aramanın türlü halleriyle. Ev bir dehlizmiş meğer, atılmalardan kurulu bir enkaz. kişisel bir gömü. Zaten aramak en tutkulu işimdir böylece bilesiniz. O kitabı bir yerlerden bulmalı öyleyse. O kitaba olan ihtiyacım güpegündüz bir tehdit. İç hesaplaşmalar deyin siz buna, ben ev kazaları. Geçmişimiz vardı o kitapla, siz bilmezsiniz ya da bilirsiniz ne farkeder boş bir apartmanın en üst katında, perdesiz bir pencereden bakarken şehrin zifiri taraflarına, hayatı bir kitaba dayandırmayı. Başkaca bir şey yoktur bir ihtimal, sığınılacak en küçük objede belirirsiniz, en agresif halinizdir bu olsa olsa.
Ne kadar aradım, baskısı tükenmiş olmalı. Bir kopyasına ihtiyacım var bu muhakkak. Ey oğul arama motorlarında boşuna metafor arama. İndirilmiş bir duygudan öteye gidemezsin.
Sonunda yalvarırken yakalanma ihtimalim var beynime. Ey beyin, binlerce yazarın yüzü suyu hürmetine, hatırla. Kargış et çıkar, bir zamanlar ezbere bildiğim sayfaları. İhvanın ve revanın uğruna beni utandırma. Bul çıkart, zihnin grift yollarından, o şiiri, gün ağarmadan önce.
Kişioğluyum, benzemek ve bezenmek isterim. O şiiri hayatıma bir miğfer yapmalıyım. Onda yaşayıp, onda soluk almalıyım. Sevgilime okumalıyım, ki olasılık manzaraya da ihtiyacım olacak.
Ama nereden bulmalı şimdi, o şiiri. Bulunmaz ne kıymetli. Hiç değilse hatırladığım kadarıyla. Yıldırım beni bağışla.
YABANCI
Ellerim hep yaşlıydı
Uzun uzun seyrederdim
Kemikleri çıkmış damarları fırlamış
kırış kırış ellerimi
Büyüdükçe de hiç benim olmadı bu eller
Dokunsam
bir başkasının elleri
dokunurdu sanki sevgilime
Çocukken bir başkasının hayatına
doğmuş olduğuma inanırdım
Bir bozacının oğluymuşum aslında
Beni bulduğu yermiş hayatım
Kış geceleri o sıkıcı çatı katında
Kulağım hep dışarıdaydı
8 yaşında kendimi astığımda
Mükemmel bir ilmekle
Ben o küçük sürgünü de
idam etmiştim zaten
bir başkası olmak istedim hep
bir başkası
tanımadığım biri
bir yabancı
ürpererek içine girsem beni ağırlayan kalıbın
o hayat benim olsa
o gövde benim
bir başkası olmak istedim hep
bir başkası
ben dar geldikçe kanatlı ruhuma
kaç kez de başardım üstelik
biri oldum olmasına ya
sonra hızla alıştım
yine ben demeye
o tuhaf yabancıya
o tuhaf yabancıya
Ellerim hep yaşlıydı
Uzun uzun seyrederdim
Kemikleri çıkmış damarları fırlamış
kırış kırış ellerimi
Büyüdükçe de hiç benim olmadı bu eller
Dokunsam
bir başkasının elleri
dokunurdu sanki sevgilime
Çocukken bir başkasının hayatına
doğmuş olduğuma inanırdım
Bir bozacının oğluymuşum aslında
Beni bulduğu yermiş hayatım
Kış geceleri o sıkıcı çatı katında
Kulağım hep dışarıdaydı
8 yaşında kendimi astığımda
Mükemmel bir ilmekle
Ben o küçük sürgünü de
idam etmiştim zaten
bir başkası olmak istedim hep
bir başkası
tanımadığım biri
bir yabancı
ürpererek içine girsem beni ağırlayan kalıbın
o hayat benim olsa
o gövde benim
bir başkası olmak istedim hep
bir başkası
ben dar geldikçe kanatlı ruhuma
kaç kez de başardım üstelik
biri oldum olmasına ya
sonra hızla alıştım
yine ben demeye
o tuhaf yabancıya
o tuhaf yabancıya
Yıldırım Türker ( Cihangir Kedileri)
12 Mart 2006 Pazar
Balkon
Balkon karışma isteğidir hayata. Evin bir çıkıntısıdır sokağa doğru. Gökyüzüne açılan kapıdır. Uzvudur evin balkon. Onunla dokunur şehre.
Balkon keşfetme isteğidir diğer yaşamları. Saatlerce bakabilirsiniz yoldan geçenlere. Karşı balkonlarda oturanlara. Aynı zamanda balkon dışavurma özlemidir, kendi hayatını. Balkonda çiçek yetiştirilir sözgelimi. Açelyalar, sardunyalar, begonyalar... Ama kimisi yer tutmasın diyedir, fazla eşyalarını koyar.
Balkon çok amaçlı bir yapıdır. Ev etkinlikleri yapılır onda. En çok yakışanı belki de kahvaltıdır. Güneşli bir pazar günü ne güzelde olur. Mangalda yaparsınız ancak bu birazda çıkaracağınız dumanın kirlilik oranına ve komşuların tahammül katsayısına bağlıdır. Bunun yanında tavuk horoz ve bilimum kümes hayvanı dahi yetiştirebilirsiniz.
Çamaşır ile balkon arasında mahrem bir ilişki vardır. Döker ortaya neyiniz var, neyiniz yoksa. Şimdilerde kapatıyorlar balkonları, yetmedi eve katıyorlar bir kaç mimari girişimle. Kimbilir Sezai Karakoç okumuşlardır da ondan. Şairlerin belkide en tahammülsüzüdür balkona, bunu açık açıkta dile getirmiştir aynı adlı şiirinde.

Balkon çok amaçlı bir yapıdır. Ev etkinlikleri yapılır onda. En çok yakışanı belki de kahvaltıdır. Güneşli bir pazar günü ne güzelde olur. Mangalda yaparsınız ancak bu birazda çıkaracağınız dumanın kirlilik oranına ve komşuların tahammül katsayısına bağlıdır. Bunun yanında tavuk horoz ve bilimum kümes hayvanı dahi yetiştirebilirsiniz.
Çamaşır ile balkon arasında mahrem bir ilişki vardır. Döker ortaya neyiniz var, neyiniz yoksa. Şimdilerde kapatıyorlar balkonları, yetmedi eve katıyorlar bir kaç mimari girişimle. Kimbilir Sezai Karakoç okumuşlardır da ondan. Şairlerin belkide en tahammülsüzüdür balkona, bunu açık açıkta dile getirmiştir aynı adlı şiirinde.
Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların Anneler anneler elleri balkonların demirinde

İçimde ve evlerde balkon Bir tabut kadar yer tutar Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen Şezlongunuza uzanın ölü
Gelecek zamanlarda Ölüleri balkonlara gömecekler İnsan rahat etmeyecek Öldükten sonra da
Bana sormayın böyle nereye Kosa kosa gidiyorum Alnından öpmeye gidiyorum Evleri balkonsuz yapan mimarların

Nereden çıktı bu balkon? Bahar geldi dersem kolayına kaçmış olurum. İtiraf etmeliyim ki dilime takılan o türküden başka bir şey değildir. Bu lakırtıları yapmam. Hani Kahtalı Mıçe'nin söylediği "armut dalda, kız balkonda sallanıyor vay, vay" Balkonu bu kadar ergen düşünmekte olası elbette. Hem balkona serenad yapılır. Birde ayışığı varsa patlat Napoliteni, kendini dışarı atmayacak hane yaşayanı tanımam. Ama bu işi yapacaksanız önlemlerinizi iyi alın. Zira adli kayıtlar Ümraniye civarında balkon düşmesi sonucu ortaya çıkan davalarla doluymuş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)