26 Aralık 2008 Cuma

BAŞARI İÇİN; OKÇULUK' TA BİRLİK BERABERLİK VE OKULLARA İNMEK ŞARTTIR



- Türkiye' deki tüm okçuluk sevenleri birlik ve beraberliğe davet ediyorum. Bu da nereden çıktı diyeceksiniz şimdi. Şuradan çıktı; en son Kayseri' de yapılan Dünya okçuluk yarışması kampında milli takım antrenörlerinin birbirleriyle çok fena tartıştıklarını duydum. Yanlış, antrenörler böyle yaparsa sporculardan başarı beklenemez. Çok çabuk kendimizi toparlamamız gerekiyor, yetkili idarecilerin bu sorunu çok çabuk çözeceğine inanıyorum.
- Şimdi bir bakalım okçulukta başarılı olmuş ülkeler ne yapıyor. Amerika,Kore,Avusturalya,Fransa,İngiltere,Almanya,Hindistan vb. ülkelerde okçuluk sporu okullara sokulmuş. Okul antrenörleri ile bölge antrenörleri, bölge antrenörleriyle ilgili bölümün milli takım antrenörleri ve en nihayetinde okçuluk baş antrenörleriyle kurulmuş çok güzel hiyerarşik düzenleri mevcut. (Bu yıl-2009- okullar arası Dünya okçuluk şampiyonası yapılacak FITA 'nın sitesinde detaylar var.) Okullarda kullanılan okçuluk malzemelerine standart getirilip malzeme üstünlüğü ortadan kaldırılmış, yani tekniği ve azmi iyi olan kazanıyor. Biz de bunu Türkiye şartlarına uyarlayıp okullara okçuluğu bir şekilde sokmalıyız. Yapılacak olan okullar arası yarışmalarda; tatlı bir rekabet,arkadaşlık ve başarı doğacaktır. Yetenekli olan çocuklarımızıda yine Türkiye şartlarına uygun olarak eğitmeliyiz. Yetenekli çocuklarımızı nasıl eğiteceğiz ?
Şöyle; şu anki eğitim sistemimizde Türkiye'de uzun süreli kamplar yapıp çocuklarmızı okuldan uzaklaştıramayız. O halde milli takım antrenörleriyle bölge antrenörleri sürekli diolog halinde olup haftalık ve aylık programlar uygulanıp rapor verilmek suretiyle sürekli bir eğitim ortamı sağlanmalı, hele günümüzde bu hiç zor değil. Tabi ki detayları bizde var istenirse yardımcı oluruz.
- Türkiye şartlarında istihdamlı okçuluk antrenörü sayımızı hızla arttırmalıyız ki, okçuluk sayesinde maddi gelir elde eden genç antrenörlerimiz bu işe sarılabilsin. Bu güne kadar güdülen okçuluk politikasında, işin kolayına gidilip, öğretmen kökenli zaten maaşiyeti olan kişiler antrenör yapılmıştır.Tabi ki öğretmenlerimiz okçuluk antrenörü yapmak çok güzel ama bunu hiyerarşik bir düzen içerisinde uygulamalıyız. Ama kalıcı başarıların gelmesi için işi sadece okçuluk antrenörü olan profesyonel eğitimciler yetiştirmeliyiz.
- Aslında spor eğitimi çok farklıdır, okçuluk antrenörü okçuluk sporu yapmış olmalı ki sporcularıyla çok daha güzel dialog kurabilsin. Bundan sonra, işi sadece okçuluk antrenörü olan genç arkadaşalarımızı istihdam etme yoluna gidilmelidir.
- Her on beş sene bir nesil demektir. Yeni okçuluk antrenörü arkadaşlarımızın sporcuya bakış açıları çok farklı ve çok daha günümüze dönük olacaktır, kanaatindeyim.

24 Aralık 2008 Çarşamba

MİMLENMİŞİM :) GARİP HALLERİM

Canım arkadaşım Gamzelianne beni mimlemiş. Garip hallerimi sormuş bana. Aklıma ilk gelenler:

1. Kitaplarım pırlatalarım kadar çok kıymetlidir. Kimseye vermekten hoşlanmam. Vermişsemde mutlaka not eder, kafamda bir tarih belirlerim ve o tarihe kadar getirmezse mutlaka isterim.

2. Kitaplarımın içine mutlaka ismimi soyismimi, kitabı aldığım tarihi ve imzamı mutlaka kaydederim. Ayrıca okumaya başladım tarih ve saati de yazarım, imzamla birlikte. Kitabın son sayfasına da bitirdiğim tarih ve saati de mutlaka yazarım.

3. Okudum kitapların arasında canım oğluma küçük küçük notlar yazarım, kitabın boş yerlerine. O gün neler yapmışsak, önemli bir konu olmuşsa mutlaka kitabımın boş yerlerine kaydederim, tarih ile birlite. Yıllar sonra kitaplarımı okuduğunda küçük küçük süprizlerle karşılaşsın diye.

4. Kitap okumadan ve süt içmeden uyumam. Mutlaka 10 sayfa bile olsa okurum. Sabah gözümüaçar açmaz ilk işim süt içmektir. Bazen bir oturuşta 1 kilo süt bile içebilirim.

5. Her an her yerde, gürültüde, sessizlikte, yemek yaparken, wc'de, otobüste, arabada kitap okuyabilirim.

6. Beyaz tişort ve gömlek hastalığı vardır bende. Her zaman beyaz tişort ve gömlek giymeye bayılırım. Ve dolabımda en çok beyaz vardır. Ve beyazlar dahil tüm tişort ve gömleklerimi bir kez giyerim sonra çamaşır makinesine.

7. Çamaşır makinesinden çıkan herşeyi ütülerim. Çoraplar hariç. Tabi böyle olunca evdeki ütüler hiç bir zaman bitmiyor. Ütüsüz hiç birşey giymem ve giydirmem ev haklına da. Pijama da olsa :)

8. Ne kadar geç kalırsam kalayım, gözlerime far sürmeden, dudaklarıma ruj sürmeden hayatta evden dışarı çıkamam.

9. O gün ilk defa yeni birşey giydiysem yada ilk defa değişik bir renk oje yada ruj sürmüşsem ve eğer o gün benim için bir olumsuzluk yaşanmışsa, ağlamışsam yada çok üzülmüşsem bir daha hayatta o giydiğim giysiyi yada ojeyi, ruju sürmem bir daha. Benim için lanetlenir ve ortadan kaldırılır.

10. Yüzüme gece nemlendirici sürmeden, gözaltı kremimi sürmeden yatmam. Ve sabah da mutlaka gündüz kremlerimi sürerim.

11. Yeni yılın ilk günü mutlaka kendime bir kitap alırım ve o gün yeni bir kitaba başlarım. Hani tüm yılım kitaplarla geçsin diye :)

12. Televizyon izlemem. Televizyon kumandasını elime hiç almam. Sadece canım oğluma çizgi film açacaksam elime alırım o kadar.

13. Canım oğlımun her gece çoraplarını değiştirirken mutlaka ayağının her noktasını öperim.

14. Çantamda her zaman kitap ve su şişesi bulunur.

Daha bir sürü var ama ilk aklıma gelenler bunlar. Bende canım arkadaşımlarım Evoironi'yi ve Zero'yu mimliyorum. Bakalım sizlerin garip halleri nelermiş? Kolay gesin canım arkadaşlarım.

Yetkililere Sesleniyorum; Lütfen Bu Kitabı Türkçeye Çevirip Okullara Dağıtın - Osmanlı Türk Yayı -




-Adam Karpowicz; Türk yayı denince Dünya' daki tek isim. Türk yayına hayran bir araştırmacı, ömrünü vermiş bu işe. Kitabı da bizim için bir hazine. Ne olur, bu kitabı Türkçeye çevirelim, kültürümüzün en önemli bir bölümü olan Türk Okçuluğunu tekrar hayata geçirelim. Halkımızı Türk Okçuluğuna sahip çıkmaya davet ediyorum.

- Kitap ingilizce yazılmış, 196 sayfa ve çok kaliteli baskıya sahip.

- Ulaşım dahil, Türkiye için fiyatı: 34.50 -dolar.

- http://www.ottoman-turkish-bows.com/

23 Aralık 2008 Salı

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK

Canım arkadaşım Fatoş tavsiye etti bana bu kitabı yine. Ağlayarak okudum, ağlayarak kapattım son sayfayı. Beni o kadar etkiledi ki bu kitap, bu sefer hiçbir yorum yazmayacağım. Ve herkese kesinlikle tavsiye ettiğim bu muhteşem romanının yorumlarını sizlerden bekliyorum.

Kitabın Arkasındaki Not:

Çizgili Pijamalı Çocuk, tanımlanması zor bir hikâye. Genelde arka kapakta kitapla ilgili bazı ipuçları veririz. Ama okumanın zevkini bozacağını düşündüğümüzden bu kitapta bunu yapmadık. Bizce, neler olduğunu bilmeden okumaya başlamanız çok önemli. Bu kitabı okumaya başladığınızda, Bruno adında dokuz yaşındaki bir çocukla bir yolculuğa çıkacaksınız (ama bu kitap dokuz yaşındakiler için değil). Ve er geç Bruno ile birlikte bir tel örgüye varacaksınız.Böyle tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Umarız asla rastlamak zorunda kalmazsınız.

22 Aralık 2008 Pazartesi

19 MAYIS 1919 29 EKİM 1923 TARİHİ ARASI ÖNEMLİ OLAYLAR





Mustafa Kemal'in, "Ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız, koşulsuz bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma" kararını alması ve bunu gerçekleştirecek koşulları oluşturmak amacıyla Samsun'a hareketi, tarihin akışını değiştiren bir adımdır.
"19 Mayıs" Türk Ulusu ve kendi yaşamı içinde öyle bir dönüm noktasıdır ki, Mustafa Kemal bu günü "doğum günü" olarak nitelemiştir.
Mustafa Kemal'in, "Ben, Samsun'a çıktığım gün elimde maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk Milletine güvenerek işe başladım" sözleri, O'nun kurtuluş yolunda, ulusal birliği gerçekleştirmek düşüncesiyle çıktığı Anadolu yolculuğunda Türk Ulusu'na duyduğu güveni ortaya koymaktadır.
Ulusal savaşımın bayrağını açmak için beklediği fırsat, 9. Ordu Müfettişliğine getirilmesi ile karşısına çıktı ve 19 Mayıs 1919'da ulaştığı Samsun'da kısa bir süre kaldıktan sonra 28 Mayıs 1919'da gittiği Havza'da, tüm komutanlara, üst kademedeki yöneticilere ve ulusal kuruluşlara gizli bir genelge yayımlayarak, işgal karşısında bütünleşme çağrısında bulundu.
22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgede, "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" ilkesine yer vererek, Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. İngilizlerin baskısı sonucu müfettişlik görevinden alınmak istenmesi üzerine, askerlikten ve resmî görevinden ayrılma kararı alan Mustafa Kemal, 8 Temmuz 1919'da bir duyuruyla, tüm gücüyle Anadolu'nun bağımsızlık savaşı için çalışacağını açıkladı.
23 Temmuz-7 Ağustos 1919 günlerinde, geleceğimizin sağlam temeller üzerinde biçimlenmesinin yolunu açan Kurtuluş Savaşı'nın temel ilke ve yöntemlerinin belirlendiği, Erzurum Kongresi'ni topladı. Bölgesel konuları görüşmek için toplanan Kongre'de ülkenin tümünü ilgilendiren önemli kararlar alınarak ulusal savaşımın esas programı hazırlandı.
Mustafa Kemal 7 Ağustos 1919'da Kongre'nin kapanışı nedeniyle Kongre heyetine yaptığı konuşmada, esaslı kararlar alındığını ve dünyaya Ulusumuzun varlığı ve birliğinin gösterildiğini, tarihin bu Kongre'yi ender ve büyük bir eser olarak kaydedeceğini söyleyerek, toplantının önemini ortaya koydu.
4-11 Eylül 1919 günleri arasında toplanan ve Ulusumuzun, birlik ve dayanışma içinde bağımsızlığından hiçbir koşulda ödün vermeyeceğini dünyaya duyuran Kongre olma özelliği taşıyan Sivas Kongresi'nde, manda yönetimi tümüyle reddedildi. Erzurum Kongresi kararları genişletilerek, Misak-ı Millî görüşü yinelendi. Tüm ulusal direniş örgütleri "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirildi. Yurdumuzun tamamını temsil eden Heyeti Temsiliye'nin başkanlığına seçildi.
20-22 Ekim 1919'da İstanbul'dan gelen Bahriye Nazırı Salih Paşa'yla Amasya'da görüştü. Anadolu'da başlatılan ulusal savaşımın İstanbul Hükûmeti tarafından tanınması yönünden büyük önem taşıyan Amasya Protokolü imzalandı.
7 Kasım 1919'da, İstanbul'da toplanması kararlaştırılan Osmanlı Meclisi için Erzurum'dan milletvekili seçildi.
27 Aralık 1919'da, Heyeti Temsiliye üyeleriyle birlikte geldiği Ankara, bu tarihten sonra Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın önemli kararlarının alınarak, tüm Anadolu'ya yayıldığı önemli bir merkez oldu.
İstanbul'un, 16 Mart 1920'de resmen işgal edilmesi üzerine, Mustafa Kemal, bu hareketin haksız ve hükümsüz olduğunu belirterek, kapanan Meclis'in Ankara'da açılacağını tüm dünyaya ilân etti.
Mustafa Kemal, 19 Mart 1920'de yayınladığı bir genelgeyle, ulusun yeniden seçeceği temsilcilerle kurulacak yeni Meclis'in ulusun bağımsızlığını ve devletin kurtarılmasını sağlayacak önlemleri alacağını ve uygulayacağını duyurdu. Bu genelgenin ardından ülkenin her yerinde seçimler yapıldı ve Ankara'da toplanacak Millet Meclisi'nin hazırlıkları tamamlandı.
Böylece ulusal istenci gerçekleştiren ilk Meclis 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplandı ve Mustafa Kemal Meclis Başkanlığı'na seçildi.
Bağımsızlık savaşımının askerî ve siyasî önderi ve ileri görüşlü kişiliğiyle davanın beyni olan yüce önder, 11 Mayıs 1920'de İstanbul Hükûmeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
Bir an önce kurulmasına büyük önem verdiği düzenli ordu ilk başarısını, 11 Ocak 1921'de, I. İnönü, 31 Mart 1921'de de II. İnönü zaferlerini kazanıp, Yunanlıların geri çekilmek zorunda kalmasıyla elde etti.
Meclis'te uzun görüşmeler sonucu 20 Ocak 1921'de ilk anayasa olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edildi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, Misak-ı Milli'ye ve Anayasa'nın ilkelerine uygun biçimde çalışır duruma getirebilmek için, 10 Mayıs 1921'de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu kurdu. Grubun seçilerek göreve getirilen başkanı Mustafa Kemal'di.
5 Ağustos 1921'de, Mustafa Kemal'in, geniş yetkiler verilerek üç ay süre ile Başkomutanlık görevine getirilmesini sağlayan yasa kabul edildi. "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz." anlayışı ve direktifiyle 23 Ağustos-13 Eylül günleri arasında, 22 gün 22 gece süren çarpışmalardan sonra Yunan Ordusu Sakarya Nehri'nin doğusunda tümüyle yenilgiye uğratıldı. Sakarya Zaferi'nin ardından, TBMM'nin çıkardığı bir yasayla, savaştaki üstün başarısından dolayı Yüce Önder Mustafa Kemal'e 19 Eylül 1921'de "mareşallik" rütbesi ve "gazi" unvanı verildi.
26-30 Ağustos 1922 günleri arasında Mareşal Gazi Mustafa Kemal komutasındaki Başkomutan Meydan Muharebesi, Türk Ordusu'nun kesin zaferiyle sonuçlandı. Başkomutan'ın "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" emriyle Türk Ordusu, büyük bir moral ve güç ile İzmir yönünde ilerledi. 9 Eylül 1922'de çekilen düşman kuvvetlerinin İzmir'de yenilgiye uğratılmasıyla, 4 yıl süren Ulusal Kurtuluş Savaşımı amacına ulaştı.
3 Ekim 1922'de imzalanan ve 11 Ekim 1922'de yürürlüğe giren Mudanya Ateşkes Antlaşması ile savaş durumu sona erdi. Barış Antlaşmasının koşullarını görüşmek üzere Lozan'da yapılacak konferansa İtilaf Devletleri'nin İstanbul Hükûmeti'ni de çağırması üzerine, 1 Kasım 1922'de TBMM'nce alınan "Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak TBMM'dir" kararıyla saltanat kaldırıldı.
Varlığından büyük güç aldığı annesi Zübeyde Hanım'ı 15 Ocak 1923'te kaybeden Gazi Mustafa Kemal, acısına karşın, Ulusuna olan görev ve sorumluluklarını yerine getirmek için çalışmalarına ara vermedi.
29 Ocak 1923'te Gazi Mustafa Kemal, Latife Uşaklıgil ile 5 Ağustos 1925'e kadar sürecek evliliğini yaptı.
17 Şubat 1923'te İzmir'de ilk Türkiye İktisat Kongresi'nin açılışını yapan Gazi Mustafa Kemal, çağdaşlaşma yolunda, iktisadî kalkınmanın gerekliliğini vurgulayarak, siyasî ve askerî zaferlerin, ekonomik zaferlerle desteklenmeden, kısa süreli olacağına dikkat çekti.
24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla, Devletimizin uluslararası alanda siyasal, hukuksal, ekonomik ve toplumsal ilişkileri yeniden düzenlendi. Yeni Türk Devleti'nin varlığının, egemenliğinin ve bağımsızlığının tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşması ile Misak-ı Millî sınırları İtilaf Devletlerince resmen kabul edildi.
Gazi Mustafa Kemal'in, "Lozan Antlaşması, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması'yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastin yıkılışını ifade eden bir vesikadır." sözleri, Lozan'ın tarihimizdeki yerini ve önemini gözler önüne sermektedir.
13 Ağustos 1923'te, Gazi Mustafa Kemal, ikinci kez TBMM Başkanlığı'na seçildi. 9 Eylül 1923'te, Cumhuriyet Halk Fırkası'nı kurdu. TBMM'nin aldığı bir kararla yeni devletin başkenti, 13 Ekim 1923'te Ankara oldu.
Ulusal egemenlik esasının tam olarak ancak cumhuriyet yönetimiyle olanaklı olacağını düşünen Gazi Mustafa Kemal, 27 Eylül 1923'de Neue Freie Presse muhabirine verdiği demeçte "Yeni Türkiye Anayasasının ilk maddelerini sizlere tekrar edeceğim: Hakimiyet Kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi milletin tek ve gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır. Bu iki kelimeyi bir kelimede anlatmak mümkündür: Cumhuriyet..." diyerek Cumhuriyet'in kurulmasının yakın olduğu işaretini verdi.
Gazi Mustafa Kemal 28 Ekim akşamı Çankaya Köşkü'nde yemeğe davet ettiği arkadaşlarına "Yarın Cumhuriyet'i ilân edeceğiz" diyerek, kurtuluş sürecinde temelleri adım adım atılan ve ulusal egemenliğe dayanan yeni yönetim biçimini yaşama geçirme zamanının geldiğini ortaya koydu. O gece, İsmet İnönü ile birlikte bir yasa tasarısı hazırladılar. 1921 Anayasa'sının 1. maddesinin sonuna "Türkiye Devletinin hükûmet biçimi cumhuriyettir" cümlesini ekleyerek, ilgili maddelerdeki gerekli değişiklikleri kaleme aldılar.
29 Ekim günü toplanan Halk Fırkası Genel Kurulu'nda konuşan Mustafa Kemal, hükûmet krizi ve bunun çözümü için Anayasa'nın 1, 2, 4, 10, 11, 12. maddelerinin değiştirilmesini ve hükûmetin şeklinin Cumhuriyet olmasını öngören teklifi sundu. Parti toplantısında kabul edilmesinin ardından Anayasa Komisyonu'nda incelenen tasarı İsmet İnönü'nün, ivedilikle görüşülmesi önerisi üzerine okundu ve ivedilikle görüşüldü: Meclis 29 Ekim 1923 günü saat 20.30'da Cumhuriyet'i ilân etti.
ATA TÜRK DÖNEMİNDE TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN DIŞ SİYASETİ
1- Nüfus Mübadelesi (Değiş-Tokuş)
Lozan Barış Antlaşması'na göre İstanbul Rumları ile Batı Trakya'da bulunan Türkler dışında, Türkiye'de yaşayan Rumlarla', Yunanistan'daki Türkler karşılıklı olarak değiştirileceklerdi. Ancak Yunan Hükümeti İstanbul'da daha çok Rum bırakmak istiyordu. Bunun için de, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzasından önce, İstanbul'da yerleşmiş bulunan Rumların söz konusu değişiklik dışında tu­tulmasını istiyordu. Türk hükümeti ise İstanbul'a yerleşmenin Türk kanunları na göre olacağını ileri sürerek bu isteğe karşı çıktı. Anlaşmazlık, Milletlerarası Ada­let Divanı'na götürüldü. Ama Divan, anlaşmazlığı çözümleyemedi. Türk-Yunan ilişkileri gerginleşti.
Ancak anlaşmazlık büyüyüp silahlı bir çatışmaya varmadan taraflar arasında uyuşma yolu bulundu (1926). Bununla birlikte değiş-tokuş, sonucu ancak dört yıl sonra çözümlendi (10 Haziran 1930). Daha sonra Venizelos'un (Yunan Başbakanı) Türkiye'yi resmen ziyaret etmesi Türk-Yunan ilişkilerinin gelişmesinin başlangıcı oldu. Bu ortam 1954 yılına kadar devam etti. 1954 yılında baş gösteren Kıbns sorunu, aşın uçları temsil eden Rumları eski idealleri­ne döndürdü. Bu yüzden, Türk-Yunan ilişkileri yeni bir bunalımlı döneme girdi.
2- Yabancı Okullar Sorunu
Lozan Antlaşması ile Türkiye'nin siyasal hayatında, pürüzsüz bir dönem başladığı söylenemez. Bu antlaşmanın imzasından sonra da Türkiye Cumhuriye­ti hükümeti büyük sorunlarla karşı karşıya geldi. Bunlardan biri de Yabancı Okullar sorunudur.
Lozan'da Türkiye'deki yabancı okulların konumu şu şekilde belirlenmişti: Ya­bancı Okullar, Türk kanunlarına ve diğer okulların bağlı oldukları tüzuk, yönetmelik hükümlerine uyacaklardı. Türk hükümeti -bu okulların öğrenimini düzenleyecekti. Türk Dili'nin, Türk Tarih ve Coğrafya derslerinin Türk öğretmenler tarafından' okutulması ve bu okulların Türk müfettişIeri tarafından
denetlenmeleri esası bir yönetmelikle tesbit edildi. Bazı okullar bu kurallara uymak istemediler. Uyruğunda oldukları devletlerin Türkiye'deki elçileri aracılığı ile bizimle görüşmelere kalkıştılar. Hükümet bunu iç sorunu sayarak görüşme konusu yapmayı kesinlikle reddetti. Bu esaslara uymak istemeyen bazı yabancı okullar kapatıldı. Geri kalanlar ise, hükümetin isteğini kabul ettiler ve sorun çözümlendi.
3- Irak Sınırı ve Musul Sorunu
Musul ve Kerkük, İngiltere tarafindan Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra işgal. Edilmişti. Lozan Konferansı'nda Türkiye, Musul'un Misak-ı Milli sınırlan içerisinde olduğunu ve geri verilmesini istedi.İngiltere ise buranın Irak'a ait olduğunu savundu. Çünkü, o sıralarda Irak, İngiltere'nin sömürgesi durumun­daydı. Musul ve çevresi zengin petrol yataklanna sahipti. Lozan Konferansı'nda
Musul sorunu çözümlenemediği için Türkiye ile Irak arasındaki. sınır tesbiti sonraya bırakıldı. .
Türkiye ile İngiltere arasındaki görüşmeler. 1924 yılında İstanbul'da başladı. Görüşmelerden bir sonuç alınamayınca, İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti'ne götürdü. Diğer yandan da bazı sınır olayları çıkardı. Hatta, Şeyh Sait ayaklan­masında etkili oldu. İngiltere'nin amacı henüz kurulmuş-olan Türkiye Cumhu­riyeti'ni içten zayıflatmak ve askeri gücünü azaltmaktı.
Milletler .Cemiyeti'ndeki görüşmeler oldukça uzun sürdü. Bazı konularda Lahey Adalet Divanı'ndan görüş istendi. Alınan kararlar tarafları memnun et­meyince, yeniden Türkiye ile İngiltere arasında ikili görüşmelere başlandı.
Sonunda Ankara'da imzalanan bir antlaşma ile Türkiye-Irak sının çizildi (5 Ha­ziran 1926). Buna göre; Musul, Irak sınırları içinde kaldı. Buna karşılık, Türkiye'nin 25 yıl süre ile, Irak'ın petrol gelirinden % 1O pay alması kabul edil­di.
4- Milletler Cemiyeti ve Milletler Cemiyetine Girişimiz
5- Balkan Antantı ve Sadabat Paktı
Türkiye. "Yurtta sulh. cihanda sulh!" politikasının bir gereği olarak, bölgesel ve uluslararası alandaki banşçı faaliyetlere aktif olarak katıldı. Milletler Cemiyeti'ne üye olması, Balkan Antantı ile sadabat Paktı'nı imzalaması bunun örnekleridir.
A) Balkan Antantı
l.Dünya Savaşı'ndan sonra sınırlann yeniden, çizildiği bölgelerden biri de, Bal­kanlardı. Sınır değişiklikleri bazı devletleri memnun etme,diği için burada tam anlamıyla bir banş kurulamadı. Aynca, 1933'ten ,sona Avrupa'da banşı tehdit.
eden olaylar başgösterdi. Almanya ve İtalya'nın sil~amnaya başlaması, Balkan devletlerini kuşkulandırdı. Bu sebeple, 'Türkiye ile Yun;ıniştan arasında başlayan yakınlaşmaya, Yugoslavya ve' Romanya da katıldı. Bunun sonucunda bir
işbirliği ve dayanışma antlaşması olan Balkan Antantı imzalandı (9 Şubat 1934).
Antlaşmayı imzalayan Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ortak sınırlan karşılıklı olarak güvenceye aldılar. Aynca, birbirlerine danışmadan her­hangi bir Balkan devletiyle antl'aşıpa yapmamayı kabul ettiler. Türkiye bu antlaşma ile banşçı faaliyetlerde önemli bir role sahip olduğunu ortaya koydu.
Aynı zamanda, batı sınınmn da güvenliğini sağladı.
, .
B) Sâdâbat Paktı
Türkiye, batıda olduğu gibi Orta Doğu'da da banş ortamının geliştirilmesinde öncülük yaptı. İtalya'nın Balkanlar ve Doğu Akdeniz'deki yayılma emelleri şüphe yaratıyordu. Bu devletin, 1935 yııında Habeşistan'a saldınnası, Doğu Ak­deniz ve Orta Doğu'da güvenliği tehlikeye duşürdii;. Bunun üzerine Türkiye,
İran, Irak ve Afganistan arasında görüşmeler yapıldı: Bu görüşmeler, Tahran'da ' imzalanan bir antlaşmayla sona erdi (8 Temmuz 1937). SâdÂbat Paktı adını alan bu antlaşma ile devletler birbirinin iç işlerine kanşmamayı, ortak sınırlara saygı göstermeyi kabul ettiler.
sadabat Paktı ile Türkiye, doğu ve güney sınırlarının güvenliğini de sağlamış oluyordu. .
6- Boğazlar Sorunu ve Montreax (Montrö) Sözleşmesi
Bildiğiniz gibi Lozan Antlaşmasıında, Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki egemen­lik haklannı sınırlayan bazı hükümler vardı. Bu hükümlere göre; Boğazlar'ın yönetimi Türkiye'nin başkanlığında milletlerarası bir komisyona bırakılmıştı. Ayrıca, Türkiye, Boğazlar'da asker de bulunduramıyordu.
Avrupa devletleri arasında yapılmakta olan silahsızlanma konferansından olum­lu sonuç alınamaması ve 1933 yılından sonra devletlerin büyük çapta silahlan­maya başlaması karşısında, Türkiye, Boğazlar'ın güvenliğini sağlamak için hare­kete geçti. Lozan Antlaşmasını imzalayan devletlere birer nota göndererek, şartlann değiştiğini ve Boğazlar'ın yönetiminin yeniden düzenlenmesini istedi. İsviçre'nin Montrö şehrinde başlayan görüşmeler, bir antlaşma ile sonuçlandı (20 Temmuz 1936).
Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile;
"'Boğazlar komisyonu kaldırıldı ve bu komisyonun bütün görevleri Türk Devleti'ne verildi.

"'Türkiye'nin Boğazlar'da istediği kadar asker bulundurması kabuI edildi.
"'Boğazlar'dan ticaret gemilerinin her zaman, ancak Türk denetimi altında geçebilecekleri kabul edilirken, savaş gemilerinin geçişlerine sınırlamalar getirildi.
Bu antlaşma,Boğazlar üzerinde Türk egemenliğinin tekrar kurulmasını sağladı.
7- Hatay Sorunu
1921 'de Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması'yla. Hatay'da özel bir yönetim kurulması kabul edilmişti. Türkiye. Hatay'ın milli sınırlar içerisine alınması için bir süre beklemek zorunda kaldı. Atatürk, "Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde esir kalmaz." diyerek. Türkiye'nin bu konudaki duyarlı ve kararİı tutumunu belirtti.
Fransa. 1936'da Suriye'de\d manda yönetimin~ .son vermeyi kararlaştırınca Hatay konusu önem kazandı. Türkiye. bu konunun Milletler Cemiyeti'nde ele

alınmasını istedi. Bu istek kabul edildi ve Milletler Cemiyeti aracılığı ile Türkiye
ve Fransa arasında görüşmeler başladı. O sıralarda Avrupa devletleri arasındaki dengeyi iyi değerlendiren Atatürk Türkiye'nin isteklerini. Fransa'ya kabul ettir­meyi başardı. İki ülke arasında yapılan bir antlaşma gereğince. Hatay için önce bir anayasa hazırlandı. Sonra da seçim yapılarak bağımsız Hatay Devleti kuruldu (2 Eylül 1938). Bir süre sonra, Türkiye ile Fransa arasında yeni bir antlaşma yapıldı ve Hatay'ın Türkiye'ye katılması kabul edildi. Bunun üzerine Hatay' Mec­lisi. 29 Haziran. 1939'da Türkiye ile birleşme kararı aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bunu kabul etmesinden sonra. Hatay ili kuruldu. Barış yoluyla kazanılan bu siyasi başarıda Atatürk'ün rolü çok büyüktür.


Kaynakça: Türkiye Cumhuriyeti Inkılap Tarihi ve Atatürkçülük -2 (AÇIKÖĞRETİM LİSESİ)
Güneş-Hidrojen Sistemi

Yenilenebilir enerji kaynaklarının en önemli özelliği çevreye emisyon yaymamalarıdır.Bu çalışmada şimdiye kadar incelenen tüm sistemler içerisinde güneş-hidrojen sistemi bunu en iyi sağlayan sistemdir.Yenilenebilir enerji kaynaklarının çok yakın gelecekte tüm dünyanın enerji ihtiyacının büyük bir kısmını sağlayacağı hemen hemen belli olmuşken bu kaynaklar arasında güneş-hidrojen hibrit sistemi şu ana kadar yapılan çalışmalarda en verimli sistem olarak göze çarpmaktadır.
Bu çalışmada şu ana kadar anlatılan hemen hemen tüm sistemler güneş-hidrojen hibrit enerji sisteminin bir parçasıdır.İlk kısımda özellikle güneş enerjisinden elektrik üretimi bölümünde fotovoltaik paneller ve bunlara bağlı ekipmanlar ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Daha önce de belirtildiği gibi fotovoltaik panellerin verimlerini yükseltmek ile ilgili her gün daha da cesaretlendirici çalışmalar yapılmaktadır.Çok kısa bir süreç içerisinde panellerin verimlerinin hızla artması ve buna paralel olarak fiyatlarının da hızlı bir şekilde düşmesi beklenmektedir.Şu an için hidrojen üretim sistemleri içinde en uygunu doğalgazdan buhar eldesi ile olan yoldur ve 6$/GJ üretim maliyeti vardır.Ancak yakın zaman içinde doğalgazın biteceği ayrıca bu çeşit bir sistemde çıkan emisyon oranlarının yüksekliği düşünülecek olursa maliyet düşüklüğüne rağmen çok da verimli bir yöntem olmadığı görülecektir.
Aşağıdaki şekilde basit bir güneş-hidrojen sisteminin içerdiği elemanlar yer almaktadır. Çoğu daha önceki bölümlerde anlatılan elemanlar burada bir bütün halinde verilecektir.







Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi fotovoltaik panelden elde edilen DC güç,elektrolizörün enerji ihtiyacını karşılar.Elektrolizör içindeki su, güneş panelinden alınan enerji vasıtasıyla hidrojen ve oksijene ayrılır.Daha sonra elde edilen hidrojen bir tüpte toplanarak yakıt hücresine verilir.Daha önce de anlatıldığı gibi yakıt hücresine anot kısmından giren hidrojen,ortam havasından yada yine elektroliz vasıtasıyla elde edilmiş olan oksijenin depolandığı tüpten elde edilen oksijen ile birleşerek bir DC güç meydana getirir.Bu enerji ise gerek DC güç ile çalışan herhangi bir alette direk olarak kullanılabildiği gibi inverterler vasıtasıyla AC güce çevrilip evin veya herhangi bir ortamın tüm enerji ihtiyacını karşılayabilir.
Güneş-hidrojen enerji sistemlerinin en güzel yanlarından biri de portatif olabilme özelliğine sahip olmalarıdır.Görüldüğü gibi tüm malzemeler taşınabilir özelliğe sahiptir ve kurulum için çok büyük alan ihtiyaçları yoktur.Herhangi bir aracın üstüne yerleştirilen fotovoltaik paneller vasıtasıyla hidrojen elde edilip örneğin PEM tipi bir yakıt hücresinde bu değerlendirilebilir.Bu sistem güneşin ve suyun sağlanabildiği her yerde işlevini sürdürecektir.Bu iki kaynağın da sonsuz kaynaklar olarak öngörüldüğünü göz önüne alırsak güneş-hidrojen sisteminin nasıl bir enerji kaynağı olduğunu daha iyi kavrayabiliriz.Oysa ki hemen diğer tüm sistemler mutlaka enerjilerini başka bir yakıt vasıtasıyla karşılarlar ve bu yakıt bittiği zaman çalışamaz duruma gelirler.Güneş-hidrojen sisteminde ise güneşli saatlerde güneş panelleri tarafından üretilen elektrik hem gerekli olan enerjiyi karşılar hem de yakıt hücresini beslerken güneş alınamayan saatler için de hidrojen tankını doldurur ve bu durumda sistem kesintisiz bir güç kaynağı olarak çalışır.Bu sisteme takviye edilecek akü grubu ile de uzun süren güneşsizlik durumlarında daha önceden PV paneller tarafından doldurulmuş olan akü grubu devreye girerek sistemi çalışmasını devam ettirir.
İlk kurulum maliyetleri benzerlerine göre oldukça yüksek olsa da hareketli parçaya sahip olmamaları,hemen hemen hiç bakım gerektirmemeleri ve uzun işletim ömürleri ile güneş-hidrojen sistemleri kendilerini birkaç sene içerisinde amortize ederler.Şu an için özellikle şebekeden bağımsız konutlar ile,çöllerde veya benzer yerlerde kurulan hastaneler,okullar gibi taşınabilir gereklilik arz eden yerlerde kullanımları oldukça mümkündür.Bu gibi yerlere şebeke bağlantısı götürmek şu anki fiyat koşullarında bile birçok durumda güneş-hidrojen enerji sisteminden pahalıya gelmektedir.Bir sonraki çalışmada Edirne ili sınırlarında şebekeden bağımsız bir çiftlik evinin bu koşullar altında analizi yapılacaktır.Şebeke durumuyla maliyetler karşılaştırılacak ve emisyon oranları ile birlikte ayrıntılı bir maliyet analizi yapılacaktır.