4 Temmuz 2008 Cuma

ANNEM




Hani eski zaman masalları anlatır
Hüznümü huzura dolarsın
Kaşım gözümden çok içim bir parçan
Annem sen benim yanıma kalansın

Hani bir biblon vardı kırdığım
Üstüne ne kırgınlıklar yaşadın
Ama bil ki ben de parçalandım
Annem ben senin yanına kalanım

Annem annem sen üzülme
Sözlerin hep yüreğimde
Annem annem gel üzülme
Ben hala senin dizlerinde

Uzayan sohbet gecelerinde
Rolleri unutup dost oluruz
Bizi bağlayan bu kan değil yalnız
Annem biz bir birimize kalanız
Ben kararlı uçarken yolumda
Sen çatık kaşların altında
Her yeni güne sevgiyle başlarsın
Annem sen benim yanıma kalansın

Annem annem sen üzülme
Sözlerin hep yüreğimde
Annem annem gel üzülme
Bu gönül hala dizlerinde

Aylin Atalay

MARQUEZ'İN VEDA MEKTUBU


Yakalandığı amansız hastalık yüzünden inzivaya çekilen Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in dostlarına yazdığı veda mektubu.

Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup, can vererek beni ödüllendirse; aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok düş görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.

Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.
Başkaları uyurken, uyanık kalmaya gayret ederdim.
Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, yalnızca vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığı ile açardım.

Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin yüzünü göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenadlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek, dudak kırmızısı taç yapraklardan öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı…

Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.

Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayaak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir biçimde….

Artık ölebilir miyim?

3 Temmuz 2008 Perşembe

ARMUT VE ERİK AĞACI



İşyerimde oturduğum yerden gördüğüm bir manzara.Armut ve erik ağaçları.

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

ATİLLA İLHAN

TAVŞAN VE FELSEFE



Ahmet Altan'ın "Sofi'nin Dünyası" adlı felsefi roman üzerine yazmış olduğu bir yazı.


Felsefe, insanlara, karanlık, karmaşık, anlaşılmaz, ürkütücü bir sonsuzluk gibi gelir, hayatın en temel sorularına cevap arayan filozofların görüşlerine, sanki bu iş onların hayatını hiç ilgilendirmiyormuş gibi uzak dururlar, felsefe "derin" insanlara ait bir işmiş gibi gündelik konularımızın dışına itilir.Hâlbuki binlerce yıldan beri süregelen felsefi tartışmalar bir "polisiye roman" gibi heyecanlı ve zevklidir, "katil kim" sorusuna cevap arayan dedektifler gibi, filozoflar da "yaradılışın" sırrını çözmeye, hayatın "failini" bulmaya uğraşırlar.





Norveçli bir felsefe öğretmeni olan Jostein Gaarder de otuz dokuz yaşındayken, insanlara özellikle de öğrencilere felsefeyi sevdirmek için "Sofi'nin Dünyası" isimli bir romanı yazmış, kitap Türkiye'de dâhil bütün dünyada bestseller olmuş. Roman, on üç yaşındaki Sofi'nin bir gün posta kutusunda kendisine gönderilmiş bir mektup bulmasıyla başlıyor. Mektubu açtığında tek kelimelik bir soruyla karşılaşıyor. "Kimsin?" Bu soru küçük kızın aklına takılıyor, "ben kimim" diye düşünmeye başlıyor. Ertesi gün bir mektup daha geliyor. Onda da başka bir soru var. "Dünya nasıl yaratıldı? "Küçük kız bu iki sorunun cevabını düşünmeye başlıyor ve bu iki sorunun dışındaki bütün tartışmalar, bütün dersler ona anlamsız gözüküyor. Sonra kıza üçüncü bir mektup geliyor ve bu mektupta, meçhul biri ona felsefenin bu soruların cevabını araştırdığını söyleyerek, hayat ve felsefe hakkında bilgiler vermeye koyuluyor: "Bundan iki bin yıl önce yaşamış bir filozofa göre, felsefe insanların hayretinden doğmuştur. Ona göre, insanlar kendi var oluşlarına şaşarlar, felsefi soruların çoğu da böylelikle kendiliğinden ortaya çıkar. Bir sihirbazlık seyreder gibidir insanlar...Birçok insan için dünya, sihirbazın beş dakika önce bomboş olan bir silindir şapkadan tavşan çıkarması kadar akıl almaz bir şeydir. Tavşan meselesinde sihirbazın bizi kandırdığını biliriz. Merak ettiğimiz şey bunu nasıl becerdiğidir. Dünyadan söz ederken ise durum biraz farklıdır. Dünyanın hokus pokus bir şey olmadığını biliriz, çünkü biz de dünyada yaşamakta olup onun bir parçasıyız. Aslında sihirbazın silindir şapkasından çıkarılan biziz. Tavşanla aramızdaki tek fark, tavşanın bir sihirbazlık oyununa dahil olduğunun farkında olmayışıdır. Biz ise gizemli bir şeylerin parçası olduğumuza inanır, şeylerin arasındaki ilişkiyi bulmaya çalışırız.

"Roman, küçük bir kızın dikkatini çekecek sorular ve bu sorulara verilen felsefi cevaplarla bütün felsefe tarihini, insanoğlunun düşünce macerasını, kendini ve yaradılışının sırrını aramasının şaşırtıcı hikayesini anlatıyor. Üstelik bütün bunlar on üç yaşındaki bir çocuğun bile anlayabileceği bir üslupla yazılıyor, felsefenin hiç de insanları korkutacak bir iş olmadığı zekice bulunmuş bir kurguyla gösteriliyor. En karışık görünen konuların, insanlara, özellikle de çocuklara, onların meraklarını uyandırarak zevkle öğretebileceğini fark ediyorsunuz. Bu kitabı okuyan bir çocuk artık hayatı boyunca felsefeden korkmaz, hayatla ilgili soruları bilir, bunların cevapları konusunda fikir sahibi olur, düşünmeyi öğrenir ve bütün bunları zevkle, istekle yapar. Eğer sihirli şapkadan çıkan bir "tavşandan" farklı olmak istiyorsanız felsefeyle ilgilenmeniz gerektiğini "Sofi'nin Dünyasını" okurken kavrayabilirsiniz ve çocuklara felsefe öğretileceğini, bunun için onların merakını harekete geçirmenin yeterli olduğunu anlayabilirsiniz.

Okuyun bu kitabı, mümkünse çocuklarınıza da okutun.

Ülkemizdeki "tavşanların" sayısı azalsın biraz.

AHMET ALTAN

2 Temmuz 2008 Çarşamba

SANDIK ODASI


Gün ışığıyla yıkanmış küskün bir yıldız gibi akıp geçtin
Sessizliğimizin üstünden
Oyalanacak bir şey bile bırakmadın
Tozlanmış,dalgın bakışlarımıza
Ne zaman, nerede bir şey yitirsek
Burada bulacağımızı sanırdık
Bu sandık odasında
Mümkünmüş gibi
Balkonda unuttuğumuz nice yazlardan sonra...


MURATHAN MUNGAN

1 Temmuz 2008 Salı

ELVEDA KIZLAR ÜLKESİ


Bu kitabı gittiğim hastanede bir doktorun elinde gördüm ve kitabın adı çok ilgimi çekti. Rica edip biraz inceledim kitabı ve ilk işim bu kitabı satın almak oldu. Bu kitap Çin’in Yunnan eyaletinde yaşayan Moso halkını ve onların hikayesini anlatmaktadır. Yazar aynı zamanda Moso halkından bir kadındır. 15 yaşındayken annesiyle yaşadığı, etrafı dağlarla çevrili olan köyünden, şarkıcı olmak için başka bir yere giden Namu’nun gerçek hikayesidir.

Bu kitap aynı zamanda Moso halkının geleneklerinden de bilgi verir. Kitabın Fransız yazarı antropolog olmasından ve Moso halkı üzerinde doktora yapması bu bilgilerin doğruluğunu daha çok kanıtlıyor bizlere. Bu geleneklerden biri de kadın ve erkek arasında evliliğin olmamasıdır. Ataerkil bir toplum değildir. Mosolarda soyu belirleyen ve devam etmesini isteyen kadındır. Moso kadının birçok sevgilisi olabilir ana hiç biriyle evlenmez. İsterse her sevgilisinden birer tane çocuk doğurabilir. En ilginç olanı da Moso dilinde “baba” kelimesinin karşılığı yoktur.

Çevirisi ve dili oldukça güzel ve gerçekten çok ilginç olan bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.


Kitabın arkasındaki not:

Kadınlarla erkeklerin evlenmemesi gerekir. Çünkü aşk mevsimler gibidir: Gelir geçer.Çin'in güneyinde yer alan Moso bölgesi, son yıllarda "özgür aşkın ülkesi" olarak tüm dünyanın ilgisini çekiyor. Bu kültürün geleneklerinde evlilik yok, soy anneden kıza geçiyor, "baba" diye bir kelime kullanılmıyor ve kadınların istedikleri kadar sevgililerinin olması çok doğal. Moso kültüründe iki büyük kural var: Annenin evini terk etmeyeceksin ve hiçbir kadına o gece "çiçek odasına" kimi aldığını sormayacaksın."Elveda Kızlar Ülkesi" gerçek bir kadının, gerçek öyküsünü konu ediniyor. Yang Erche Namu, doğduğundan itibaren farklı bir kızmış. Hayatının ilk üç yılını ağlayarak geçirmiş, sonra biraz büyüyünce dayısının yanına gidip dağda sığırlarla ve keçilerle yaşamış. Etek giyme töreninin yapılacağı, kendi odasının olacağı günleri hayal etse de, bir kulağı hep dış dünyayla ilgili anlatılan hikâyelerdeymiş. Yang Erche Namu, neyse ki hayallerini gerçekleştirmiş ki, onun aracılığıyla çok farklı bir kültürü içerden izleme fırsatı yakalıyoruz ve insanların çok farklı şekillerde yaşamasının mümkün olduğunu hatırlıyoruz. Bize farklı gelen hikâyeleriyle bizi büyüleyen, hayal gücümüzü zorlayan roman, çok tanıdık gelen bir yerden de yüreğimizi ısıtıveriyor. Bu, bir yanıyla da, bir anneyle kızının hikâyesi. Onları birbirinden ayıran kavgaların ve tekrar bir araya getiren sevginin hikâyesi...