Film İncelemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film İncelemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2010 Perşembe

Avatar: James Cameron'un dönüşü

Yönetmen: James Cameron
Yazar: James Cameron
Oyuncular: Sam Worthington, Zoe Saldana, Sigourney Weaver
Tür: Aksiyon|Macera|Bilim Kurgu
Yapım yılı: 2009
Süre: 162 dk.
Ülke: ABD|İngiltere
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 8.7/10
Umut'un Puanı: 8.5/10
Çavlan'ın Puanı: 8.6/10

Avatar'ın fragmanını izlediğimde aklımda şöyle bir izlenim oluşmuştu:

- Döverim ben bunu ama...
- Allahını seveyim otur yerine!

Şirinlerin radyasyon yemiş hali gibi gözüken garip mavi yaratıklar, fragmanın ilk yarısında nedeni belirsiz bir şekilde yeşilliklerin içinde mutlu şekilde sağa sola koşuyor, yine onlar gibi garip yaratıklara biniyor, tavus kuşlarının kur yapmasına benzer şekilde birbirlerine bağırıyor, kendi başına spor dalı olabilecek garip aktivitelerde bulunuyorlardı. Bu kısmıyla daha çok hippilerin gereksizliğine ve uyuşturucunun zararlarına dair alternatif bir belgesel tanıtımı olma yolunda giderken, fragmanın diğer yarısında bu mavi şeylerin sinirlendiğini görüyorduk. Bu değişimin nedeni, olay örgüsü gibi şeyler önemsizdi çünkü verilmedik istenen temelde "dünyanın en spastik ve düşünülmedik yaratıklarını tasarladık" mesajıydı. Ondan sonra ikinci bir Van Helsing vakası olarak tarihe geçeceğini düşündüğüm bu filmi unuttum gitti. (Eğer aksiyon olduğu sürece her türlü şeyi izlerim diyorsanız, Van Helsing'i izledikten sonra uzun bir süre aksiyondan uzak kalmak isteyebilirsiniz, çünkü muhtemelen hayatınızın geri kalanında beyninizde oluşan kalıcı hasardan dolayı günde 5 kez sara atağı geçiriyor olacaksınız ve herhangi hareketli bir şeye tahammülünüz kalmayacak. Hatta filmi iki kere falan izlerseniz Issız Adam'dan bile hoşlanacak seviyeye gelebilirsiniz.)



Bir süre sonra, Avatar'ın başarısı, yapım süreci, 3D olması vs. hakkında söylenen (ve umrumda olmayan) şeyler herkes arasında yayılmaya başladı, ben de bu sırada hiç ilgilenmediğim bu filmin yönetmen ve yazarının James Cameron olduğunu duydum. Tabii ki James Cameron'un bunamış olduğuna kanaat getirdim. Karanlık ve gerçekçi dünyaları/karakterleri seven Cameron'un, Terminator 2 ve Aliens'tan (ki ikisini de çok severim) uzun süre sonra gelen ilk bilim kurgu filminde görmeyi beklediğim en son şey, aniden "Bu bir sevgi hikayesi!" diye bağırarak birbirlerini parmaklamaya başlamalarından korktuğum mavi ve cinsiyeti belirsiz yaratıklardı. Her şeye rağmen, yönetmeni öğrendikten sonra bu filmi görmem gerekiyordu.

İlginçtir, her ne kadar klişelerle ve bir sürü mavi yaratıkla dolu olsa da, Avatar gayet sağlam olmuş. James bunamamış yani, deli bir film çekmiş. Esasında bu film, popüler olan şeylerin neden popüler olduğuna dair çok iyi fikir veriyor; klişelerin çoğu, seyircilerin farkında olmadan taşıdığı pek çok beklentiyi o kadar iyi karşılıyor ki, film boyunca bunlar üzerine düşünmek yerine tamamen perdeye takılıp kalıyorsunuz. Hikayenin kağıt üstünde ne kadar sıradan veya gerçek dışı olduğu sizi ilgilendirmiyor, çünkü anlatım dehşet bir kabiliyetle şekillendirilmiş. İşin ilginci, sizi o deneyimden koparacak bir abartı replik geldiğinde, sizin düşüncenizi filmdeki karakterlerden biri ifade ediyor ve sizi geri filmin içine çekiyor. Avatar'ın her an tansiyonu ayarlayabilme becerisi ve detaylara gösterdiği önem, bu filmin sadece uçan kaçan mavi yaratıklar ve gözünde 5 kiloluk gözlükle ekrana bakmak için can atan birkaç fanatikten daha etkili olmuş başarısında bence. (Yeri gelmişken, Van Helsing'den tiksindiğimi söylemiş miydim?)





Filmin konusunu bilmeyen kalmamıştır ama özet geçeyim, bir tane yürüyemeyen eski askerimiz var, bu eleman kendi isteğiyle abisinin içinde öldüğü çok tehlikeli bir gezegen olan Pandora'ya geliyor kiralık asker olarak. Amacı da abisinin yerini almak, şöyle ki; abisinin yönettiği avatarı (insan DNA'sı ve Pandora yerlisi DNA'sının kombinasyonundan türetilmiş olan ve uzaktan zihninizle içine girip yönetebildiğiniz vücut) bizimki ikiz olduğundan dolayı kullanabilecektir, bu da orada mineral çıkarıp parayı vurmaya endekslenmiş şirket için mali masrafları kısmak için güzel bir fırsattır (Zira her avatar, DNA yapısından dolayı sadece bir kişiye özeldir ve başkası tarafından yönetilemez).



Avatar'ın başında askerimizin bacaklarının yokluğu vurgulanarak, çılgın bir maceraya atladığı vurgulanıyor, gerek etrafındaki insanların ona tepkisiyle, gerek karakterimize dair iç seslerle. Komutanı buraya gelmeden önce bir sürü zorlu görev yaptığını, fakat suratındaki yara izinin buradaki ilk gününde meydana geldiğini söyleyerek, kendisine "zor işlere giriştin oğlum, ama pek de bir cesursun, breh breh!" yapıyor. (Gerçi aynı komutanın sonradan Pandora'nın okla mızrakla gelen yerlilerine hayvan gibi teknolojik imkanlarla saldırırken, karşı tarafla taşak geçtiğini de görüyoruz, "e yani bu muydu tehlikeli Pandora" diye merak etmekten alıkoyamıyoruz kendimizi) Komutanımız, şirketin kazıp almak istediği minerallerin üzerinde evleri olan yerlilerin arasına sızıp bilgi getirmesi karşılığında, bacaklarını geri kazandıracak bir ameliyatı karşılayacağını söylüyor askerimize. O da avatarıyla atılıyor bu maceraya. Genel olarak filmin bir bölümü askerimizin avatarına girmesinin sağlandığı bilimsel ünite ve ekip etrafında geçiyor, diğer bölümü ise avatarın içindeyken yerliler arasında yaşadığı zamanı anlatıyor. Tabii bu bölümler arasında sürekli gidip geliyoruz ve askerimizin zamanla değişen duygularına gün sonunda kaydettiği özel günlük videosuyla da tanık oluyoruz. Fark ettiğiniz ya da etmediğiniz üzere, her James Cameron filminde olduğu gibi bunda da teknolojik anlamda gelişmiş imkanlara sahip olan, yapısı gereği ticari düşünceyi merkeze koyan bir şirket, askerler, şirkete bağlı ama nispeten farklı agendalara ya da görüşlere sahip bilimadamları var.




Araç tasarımları, yine James Cameron'un yönettiği Aliens'a (Alien 2) aldı götürdü beni.

Filmin fragmanını izlediğimde aklıma gelen şeylerden biri de, "ahh yine LOTR benzeri bir fantezi dünyası" düşüncesi olmuştu. Açıkcası LOTR'la ilgili bir sorunum yok fakat halihazırda bir LOTR var zaten (3 kitap ve 3 ayrı film olmak üzere) ve içerik olarak çok farklı bir şey olmadığı takdirde, farklı bir lisanda konuşuyormuş gibi yapan garip aktörler, ejderha veya onlara benzeyen garip yaratıkların orada burada uçuşması, epik müzikler eşliğinde bilgisayar yardımıyla oluşturulmuş kalabalık orduların hiç umrumda olmayan destansı savaşlara girişmeleri falan beni pek de cezbetmiyor. Evet, bravo Tolkien'e, oturup baştan bir dil yaratarak geek'liğin tanımını yapmış ama aynı şeyi (hele ki anlamadığım bir dil esprisini) ikinci, üçüncü, beşinci, onsekizinci bir filmde tekrar izlemek filme ilgimi artıran bir şey değil. Fantezi türünden daha fantastik şeyler beklemek de doğal olsa gerek.

Gel gelelim, Avatar söz konusu olunca, James Cameron'un dokunuşu filmi fanteziden alıp bilim kurguya daha yakın kılmış, gayet de güzel olmuş. Yani fragman için düşündüğüm şeylerin bir kısmı doğru da olsa (garip dilde konuşan varlıklar, ejderhamsı uçan şeyler), bunların daha önce onlarca kez tüketilmiş olduğuna takılmıyorsunuz izlerken. Bir tarafta gezegenin bir köşesine yerleşmiş olan insan birliği var, askeri bir üs kurmuşlar ve açıklanamaz fantastik öğeler görmüyoruz. İndikleri bu dünyada, yerlilerin son derece ilkel bilimsel imkanlara rağmen, gezegenin kendine has özelliklerinden farklı şekillerde yararlandıklarını keşfetmişler ve normal bir filmde olsa "fantastik" denilip geçilebilecek her şeyin bilimsel açıklamasını bulmaya çalışıyorlar. Bu da insanı biraz daha o evrene bağlıyor. Birdenbire beyazlar içinde bir büyücü çıkıp kafasına göre olup biteni değiştiremiyor. (Gerçi film tamamen bilim kurgu da diyemem, özellikle filmin sonu nasıl olduğu tam açıklanmayan fantastik bir olaya bağlanarak bitiyor, sanırım temponun ve hikayenin gerektirdiği bu diye düşünülmüş) Ayrıca, bilim ekibinin başında Sigourney Weaver var. Bu bile tek başına filmi görmek için yeterli. Savaş sahnelerindeki koreografiler de James Cameron tadı taşıyor yine, karanlık bir havası bir tadı var her şeyin (3D gözlüğü kastetmiyorum tabii ki, hehe), abartı olan yerde "ohaaa iyice abarttılar" dedirtmeden, o anın büyüsünü bozmadan, insanı her saniye tetikte ve heyecan içinde tutarak izlettiriyor film kendini. Her karakterin başına her an her şey gelebilir diye düşünmeye başlıyorsunuz kısa süre sonra. Açıkcası James Cameron'un tarzını özlemişim, aralarda alien falan çıkmasını bile dilediğim oldu, o derece çocuklaştım evet.

Bu arada yaratıkların animasyonunda ilginç motion capturing teknikleri kullanılmış ki, sırf buna dair sahne arkası görüntüleri yayınlamışlar o süreci anlatan. Böyle şeylerin Türk izleyicisi için pek önemi yoktur, ota boka "klişe" demeyi bilen çoğu kişi, orada bir tane "efekt" düğmesi olduğunu, gerekli bütçe olduğu ve bu düğme yeterince çevrildiği takdirde filmin giderek daha güzel gözüktüğünü sanıp, bu konuyu fazlasıyla küçümserler. Oysa ki, gerçekçi olarak modellenmiş karakterlerle izleyicinin (en azından benim) ilk defa bu derece yüksek seviyede empati kurabilmesinin altında inanılmaz bir çaba/yaratıcılık/planlama kombinasyonu yatıyor.



"Hangi 3D sistemde izlemeli" konusuna dair yazacak bir şeyim yok açıkcası. Çavlan'la imax olmayan bir sistemde izledik ama perdenin 3D'ye uygun olmamasından dolayı olsa gerek, görüntü karanlıktı gözlüklerle izlendiğinde. Adamakıllı bir yerde bir daha izlemek isterim ama bu filmi. (Ankara'da neresi güzel gösteriyor, bileniniz varsa önerilerini beklerim) Kısacası şu sistemde bu şekilde izleyin kısmı şu an beni aşıyor.

Özetle, aksiyon/fantezi/bilim kurgu gibi türlere özel bir gareziniz yoksa ve James Cameron'un önceki filmlerinde gördükleriniz hoşunuza gittiyse (en azından Titanic dışındakileri), gidin görün. Lakin çok twistli bir senaryo bekliyorsanız, film izlemekten bulmaca çözerken aldığınız hazzı bekliyorsanız, Issız Adam favori filminizse ya da teletubbies'i şirinlerden daha çok seviyorsanız bu filmi görmemeyi tercih edebilirsiniz.


Son bir not olarak, Avatar'dan alınmış bu görüntüde Michelle Rodriguez'in arkasında bir
facehugger (Aliens filmindeki küçük yaratıklardan) mı var, bana mı öyle geliyor?

3 Ocak 2010 Pazar

My Life Without Me: Ölüm ve Yaşam Üzerine

Yönetmen: Isabel Coixet
Yazar: Nanci Kincaid (öykü), Isabel Coixet (senaryo)
Oyuncular: Sarah Polley, Scott Speedman, Mark Ruffalo
Tür: Dram
Yapım yılı: 2003
Süre: 106 dk.
Ülke: İspanya|Kanada
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 7.6/10
Çavlan'ın Puanı: 7.6/10


— You don't know who or what you're praying to, but you pray. You don't even regret the life that you're not gonna have, because by then you'll be dead. And the dead don't feel anything. Not even regret.


Sarah Polley'nin canlandırdığı Ann, 23 yaşındadır, üniversitede hademelik yapmaktadır, iki küçük kız annesidir. Hayatta ilk öpüştüğü erkek olan yakışıklı ve sevgi dolu, ama sanki biraz fazla sorumsuz bir kocası (Scott Speedman), her şeyden şikayet eden, mutsuz ve mızmız bir annesi (Deborah Harry), kafayı yemekle, kiloyla ve kalorilerle bozmuş bir en yakın arkadaşı ve 10 yıldır hapiste olan, 10 yıldır görmediği bir babası vardır. Ailesiyle, annesinin evinin arka bahçesindeki bir karavanda yaşar. Tam anlamıyla yaşamaz elbette, hayatını idame ettirir sadece. Zor bir hayat sürmesine rağmen huzurlu, cömert, dingindir hep. Filmin başında Ann'in hayatına dair birkaç sahne görürüz, bu bilgileri verir bize gördüklerimiz. Derken, daha 10. dakikaya gelmeden, yumurtalıklarına büyük bir sancı giren Ann, mutfağında bayılır. Hamile olabileceğinden şüphelenerek hastaneye gider, fakat teşhis yumurtalık kanseridir. Kanserli hücreler iç organlarına yayılmaya başlamış, ameliyatla alınacak nokta geçip gitmiştir. Yapılacak hiçbir şey yoktur. 2-3 ay ömrü kalmıştır.

Ann hiç kimseye öleceğini söylemez. Görünüşte her şey eskisi gibidir, önceki gibi sürdürür yaşamını. Ama artık onun olmayan, daha doğrusu ondan alınmak üzere olan o yaşamı biraz da olsa kontrol altına almaya ve daha önce yaşamadıklarını yaşamaya kararlıdır, bir liste yapar. İnsanın içini acıtan, aynı anda hem gülümseten, hem de hüzünlendiren bir listedir bu. Kızlarına, onlar 18 yaşına gelinceye kadar her sene doğumgünlerinde dinletilecek kasetler kaydetmek, saçının biçimini değiştirmek, nasıl bir şeymiş görmek için kocasından başka bir erkekle sevişmek, kocasına yeni bir eş, çocuklarına da yeni bir anne bulmak... Ve birden Ann'in hayatı açılıverir.


Kabul etmeli ki korkunç bir şey 23 yaşında ölmek, hele hele bunu birkaç ay öncesinde öğrenerek, ölmeye hazırlanarak ölmek. İşte yönetmen bu kadar dramatik (ve açıkçası klişe) bir konuyu ajitasyona kaçmadan işlemeyi bilmiş, derdi seyircinin gözyaşlarının akması olmamış. Basmakalıp diyaloglar, arkadan gaz veren müziğin acıklı anlarda yükselmesi, böyle şeyler yok My Life Without Me'de. Bunun yerine çok daha mantıklı kişilik çözümlemeleri var, kendiliğinden gelen gerçekçi duygusallık var. Genelde bir filmdeki baş karakterlerden biri öleceğini öğrendiğinde, izleyicilerin bu müstakbel kurbanla empati kurması, kızcağızın ölümüne ağlamaları, yakınlarının üzüntüsüne kederlenmeleri beklenir, fakat My Life Without Me'de bu da yok. Ann'in arkadaşları ve ailesi mutsuz değil, çünkü Ann'n hastalığından haberleri yok (Ann'in bunu onlara söylememe kararı hem bencilce hem de özverili, hem cesurca, hem de korkakça).

Ann'in kendine acımaması ve durup durup gözyaşlarına boğulmaması seyirciye alıştıklarından uzak, bu nedenle de itici gelebilir. Ama aslında My Life Without Me'yi bu kadar ilginç kılan bu bence. Ann'in bir anda önem kazanan kişisel çıkarlarını etik olarak biraz fazla dallı budaklı kılarak, aynı zamanda da izleyicinin karakter hakkında gittikçe daha fazla bilgi edinmesi gerekirken Ann'i giderek daha da mesafeli yaparak karakterlerle özdeşlemekle ilgili daimi problemi asıl mevzu haline getiriyor yönetmen. Bunun kanıtı da Ann'in anlatıcılık yaptığı sahnelerde kendisinden 2. tekil şahıs olarak bahsetmesi. Baş kahramanımız Ann, bizi içeri davet etmiyor.

Bu film beni müthiş etkilemesinin yanısıra, daha önce adını bile duymamış olduğum çok yetenekli bir oyuncunun varlığından haberdar olmamı sağladı: Sarah Polley; ölmek üzere olan Ann'e büyük bir doğallık ve sadelikle hayat veren Kanadalı hatun. Hayranları Maria de Medeiros'un da bu filmde minik bir rolde olduğunu öğrenmekten mutlu olacaktır ayrıca.

Ann'in filmin açılışında kendi kendisiyle konuştuğu anda söyledikleriyle bitirelim yazıyı o zaman:



"This is you. Eyes closed, out in the rain. You never thought you'd be doing something like this, you never saw yourself as, I don't know how you'd describe it... Is like one of those people who like looking up at the moon, who spend hours gazing at the waves or the sunset or... I guess you know the kind of people I'm talking about. Maybe you don't. Anyway, you kind of like being like this, fighting the cold, feeling the water seep through your shirt and getting through your skin. And the feel of the ground growing soft beneath your feet. And the smell. And the sound of the rain hitting the leaves. All the things they talked about in the books you haven't read. This is you, who would have guessed it? You..."

27 Aralık 2009 Pazar

Adventureland: Yaz tatilimi nasıl geçirdim

Yönetmen: Greg Mottola
Yazar: Greg Mottola
Oyuncular: Jesse Eisenberg, Kristen Stewart, Ryan Reynolds
Tür: Komedi|Dram|Romantik
Yapım yılı: 2009
Süre: 107 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 7.3/10
Çavlan'ın Puanı: 7/10

1987 yılındayız, James isimli üniversiteden yeni mezun olmuş bakir bir gencimiz var. Jesse Eisenberg'ın canlandırdığı bu taze mezunumuz kendine şık bir Avrupa gezisi planlamış yaz için, anne babası finanse edecek bu geziyi mezuniyet hediyesi olarak. Yaz bitince de, başka bir şehirde, Columbia Üniversitesi'nde gazetecilik yüksek lisansı yapacak. Ailesinden alacağı parayla ev kirası vb. gibi masrafları karşılamayı planlamış olan James, babasının rütbesinin düşürüldüğünü, ailesinin değil onun gelecek seneki masraflarını, önceden söz verdiği mezuniyet hediyesini bile karşılayamayacağını öğrendiğinde elbette yıkılıyor... ve yüksek lisans için para biriktirebilmek için yaz boyunca kıytırık bir işe girmeye karar veriyor. Bu kıytırık iş de filme adını veren Adventureland isimli bir lunaparkta tezgahtarlık (mı denir artık) oluyor. Tabii kahramanımız hayatı boyunca unutamayacağı bir yaz geçireceğinin farkında değildir çünkü orada birbirinden ilginç insanlarla tanışacak, bekaretini kaybedecek, kalbini kırdıracak, arkadaşlığın, şunun ve de bunun değerini öğrenecektir.

Bu filmle ilgili karışık hisler içindeyim. Hoşuma gitti, ama gıcık da etti. O yüzden girişi ve gelişmesi olan ağır buğur bir inceleme yazısı yazmak yerine, sevdiklerim ve sevmediklerim diye iki başlık altında madde madde inceleyeyim diyorum Adventureland'in artı ve eksilerini. Yazı tamamlanınca iki başlığın altındakileri en azından uzunluk olarak karşılaştırıp filme hangi notu vereceğime de karar verebilirim belki. Buyur iyi hoş şeylerden başlayalım sevgili sinema sever:



Sevdiklerim
  • Muhteşem soundtrack'i: Lou Reed, The Cure, Velvet Underground, Hüsker Dü ve The Replacements. Bir de bilinçli ve gülünç bir şekilde tekrar tekrar kullanılan "Rock Me Amadeus" var :)
  • Margarita Levieva isimli Rus hatun. Tamam karakteri (Lisa P.) gereği makyajı, kıyafetleri, bakışları falan biraz iticiydi ama en azından böyle bir güzelliğin farkına varmamızı sağladı Adventureland.
  • Bakirlik meselesinin diğer geek komedilerinde olduğu gibi abartılmamış olması.
  • 80'lerin sonunda geçmesine rağmen alıştığımız dönem filmlerinden farklı olarak o döneme ait ironik göndermelerde bulunmaması (araya serpiştirilen son teknolojiyle ilgili diyaloglar gibi).
  • James'in anne babasını oynayan Wendie Malick ve Jack Gilpin. Zaten şahane karakter oyuncularıdır bu ikisi, burada da harikalar.
  • Kabullenmek biraz zor geliyor ama, Kristin Stewart'ın oyunculuğu. Bu hatunu bir Panic Room'da, bir de Speak diye bir filmde izlemiştim. İlki yıllar önceydi, nitekim Stewart o zamanlar çocuktu. İkinci filmde de fena değildi diye anımsıyorum ama o da yıllar önceydi, belki 14 yaşındaydı Speak'te oynarken. Bunların dışında sadece Twilight'taki Bella Swan rolünde gördüm Stewart'ı ve bu blogdaki yazılardan birinde de kendime hakim olamayıp uzun uzun anlattığım gibi, nefret ettim. Bir salise dahi yerlerinde durmayan kaşları, hiç kapanmayan ağzı, sürekli kırpıştırdığı kirpikleri, her sahnede somurtması, garip sesler çıkartarak kekelemesi ve bunu büyük ihtimal o an çok "büyük, etkileyici" bir oyunculuk sergilediğine inanarak yapması inanılmaz rahatsız etmişti bendenizi. Bu nedenle bu filmdeki oyunculuğunun hiç mi hiç fena olmaması beni çok şaşırttı. Üstelik hali vakti, giydikleri, saçı başı, bakışları, davranışları -kısaca canlandırdığı karakter diyelim- çok sevimliydi —hatta seksiydi. Gerçi sonlara doğru James'e yakalandığı sahnede, Twilight'taki korkunç hastane sahnesindekine benzeyen bir kekelemeler, kırpıştırmalar falan gözümden kaçmadı, ama birkaç saniye sürdü, görmezden geliyorum :) Kristin Stewart filmin başrolünü Eisenberg'den çalıyor ve Adventureland'i sevilir kılıyor.
  • James (Jesse Eisenberg) ve Em'in (Kristin Stewart) ilişkisinde cinsiyete dayalı rollerin ters-yüz edilmiş olması: Em üniversiteden ne istediğini bilmeyen, üvey annesine (ve genel olarak hayata) olan kızgınlığını yakışıklı -ama zavallı- evli bir adamla yatarak çıkaran, kendisine gerçek anlamda değer veren, iyi kalpli biriyle tanıştığı zaman korkup panik olan taraf. James ise bekaretini kaybetmenin derdine düşmeyen -çünkü asıl derdin sevdiği kişiyle birlikte olmak olduğuna inanan-, utangaç, tatlı, güvenilir taraf.


Sevmediklerim
  • Pembe dizilere yakışır bir aşk üçgeniyle filmin asıl potansiyelinin ziyan edilmiş olduğu gerçeği. Em/James/Mike arasındaki ilişkiye daha az, Joel gibi (pipo içen, Rus Edebiyatı okumuş gözlüklü yahudi!) karakterlere daha çok yer verilse hiç fena olmazdı.
  • Karakterlerin çoğunun -ne kadar eğlenceli de olsalar- klişe olmaları.
  • Söze dökemediğim bir eksiğinin olması. Herhangi bir amacı olan bir sahne yok gibi görünüyor mesela Adventureland'de, tek bir sahne bile. Mottola başından sonuna dek inanılmaz bir kayıtsızlıkla çekmiş filmi sanki.
  • Başroldeki Eisenberg'in o hıpızlı ağızda yuvarlanan konuşmaların ona (ya da oyunculuğuna) karakter kattığına inanması. Yine de Michael Cera taklidi (o kadar ki filmin başlarında Cera zannettim) başarılı.


Hmm, sevdiklerimin sevmediklerimden hem nicelik hem de niteliksel olarak fazla olduğunu görüyor ve Adventureland'e 10 üzerinden şık bir 7 veriyorum.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Moon: Kendinizle tanışsanız, kendinizi sever miydiniz?

Yönetmen: Duncan Jones
Yazar: Duncan Jones (öykü), Nathan Parker (senaryo)
Oyuncular: Sam Rockwell, Kevin Spacey (ses)
Tür: Bilim Kurgu|Dram|Gizem|Gerilim
Yapım yılı: 2009
Süre: 97 dk.
Ülke: İngiltere
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 8/10
Çavlan'ın Puanı: 8.5/10
Umut'un Puanı: 8.5/10

Uzun zamandır bilim kurgu filmlerinin yönetmenleri nükleer patlamaların karakter gelişiminden daha önemli olduğunu zannediyor. Bilim kurgu görsel efektlerden çok toplum ve insanlık gibi kavramlara dayanır, ama son yıllarda film endüstrisinde bu unutulmuş gibi görünüyor. Eğer siz de böyle düşünenlerdenseniz ve bundan şikayetçiyseniz, Moon'u izlemeniz gerek.

En büyük sorunu kendisi olan yapayalnız bir adam; pek çok yazarın hayal gücünden kaçmamıştır bu konseptin zenginliği. Başta Sundance olmak üzere film festivallerinde epey bir ses getiren Moon'u hem yazan hem yöneten Duncan Jones da farklı değil. Bilmeyen varsa, Jones David Bowie'nin oğlu ve Moon da, onun ilk uzun metrajlı filmi. Genç bir dahiyle karşı karşıya olabiliriz, sevgili seyirciler.

Sam Bell isimli bir astronot, Helium-3 (filmde geleneksel yöntemlerin tamamının yerine geçen, yakıt olarak kullanılan hafif izotop) çıkarmak için üç yıllığına tek başına Ay'a gönderilir. Duncan Jones'un sadece kaba hatlarıyla çizdiği uzak gelecekte, Ay'da bolca bulunan Helium-3, insanlığa her derde deva bir ilaç gibi gelmiş, dünyadaki tüm enerji sorunlarının çözümü olmuştur.

Film, pek çok bilim kurgu klişesini benimsemiş. Atıfta bulunduğu bilim kurgu filmlerinden benim fark edebildiklerim: Alien, 2001: A Space Odyssey, Blade Runner, Sunshine ve Solaris. Gerty isimli bir robot var mesela; Kevin Spacey'nin seslendirdiği bu robot, Sam'in en büyük yardımcısı. Gerty, benim için büyüleyici bir yaratım. Sam'in her hareketini izlemesi ve hafif de tüyler ürperticilik bakımından HAL'i andırıyor, ama Gerty çok farklı, hem mentorluk, hem arkadaşlık, hem de (neredeyse) ebeveynlik yapıyor Sam'e. Bu, Moon'un modern bilim kurgu klasiklerine çıkardığı şapkalardan sadece biri, ama bu filmlerden aldıklarıyla tamamen orijinal ve beklenmedik bir şey yapıyor Moon, bu da onu, Serenity, District 9 ve Children of Men'le birlikte, 2000'li yılların en iyi bilim kurgu filmlerinden biri haline getiriyor benim gözümde.

Bütçesi sadece 5 milyon dolar olan Moon'un konusuna dönecek olursak, kısaca şöyle diyebiliriz belki: küçücük insanoğlu, sonsuz büyüklükteki uzayda. Alışkın olduğumuz çarpı işareti (zamanı ölçmekte işe yarayan) Sam için bir yüze dönüşmüş. Her gün metal duvara bir yüz çiziyor -ilkel çizimler: kaşlar için iki çizgi, gözler için iki yuvarlak, ağız için bir yarım çember ve son olarak da kafa yerine geçen koca bir daire. Bu suratlar Sam'in ruhsal durumunu temsil ediyor gibi gözüküyor. Metal duvarda siyah tahta kalemiyle çizilmiş mutlu, üzgün ya da kızgın yüzler.. Aynı görsel bir makineden de yansıyor bize; Gerty duruma göre gülümsüyor ya da somurtuyor. Filmde yalnızca iki karakter olduğu için, filmin başından itibaren bu robottan şüpheleniyorsunuz doğal olarak, ama Gerty'nin gerçek doğası sürprizlerle dolu.

Bir arıza nedeniyle dünyayla doğrudan iletişim kuramıyor Sam; karısıyla önceden kaydedilmiş görüntülü mesajlar yoluyla haberleşiyor, karşılıklı konuşamıyor. Ay üzerindeki son senesini doldurmak (ve yalnızlıktan hafif kafayı yemek) üzereyken garip halüsinasyonlar, korkunç baş ağrıları ve burun kanamalarıyla cebelleşmeye başlıyor. Derken (dünyaya dönüşüne 2 hafta kala) bu halüsinasyonlardan biri Helium-3 toplama seanslarından birine denk gelince aracını çarpıyor ve bilincini yitiriyor. Günler sonra ana merkezde kendine geldiğinde, kurtarıcısının, kendisinin 3 yıl genç versiyonu olduğunu fark ediyor. Siz de bu noktaya gelmeden ortada bir klonlama olayının olduğunu anlamış oluyorsunuz büyük ihtimal, ama mühim olan sonrası, Sam'in ve "klonunun" aslında kim oldukları ve bununla nasıl başa çıkmayı tercih edecekleri. Yanılmayın, Moon, Memento, Sixth Sense ya da The Others değil. Elinizi ağzınıza götürüp gözlerinizi koca koca açtıracak bir twist, bir sürpriz içermiyor. Öyle bir derdi de yok zaten, iddialı değil, gürültülü değil... Sessiz ve alçakgönüllü bir minik başyapıt var karşınızda.

Kevin Spacey'nin sesini saymazsak Moon'un tek oyuncusu olan Sam Rockwell, filmi hiç zorlanmadan tek başına götürüyor. Kelimenin gerçek anlamıyla kendisinin 'karşısında' oynuyor ve ortaya gerçekten de birbirinden uzak, iki farklı Sam Bell çıkıyor. İki karakter arasındaki ayrımın görülebilir olması mutlak suretle şart, Rockwell de bunu sergilemeyi başarıyor. Rockwell, "kendisiyle" olan etkileşimlerinde abartılı bir oyunculuğa başvurabilirdi, ama rolüne ustalıklı bir incelik katmayı seçiyor. Jones'un anlatmaya çalıştığı, klonlanmış birinin de apayrı bir birey olduğu. İlk anda elimizde birbiriyle özdeş iki insan olabilir, ama bunlardan biri kendine özgü bir deneyim yaşadığı andan itibaren, başlıbaşına bir bireye dönüşüyor Jones'a göre.

Bir de ilginç trivia: Jones, bilgisayarlar tarafından yönlendirilen araçların Ay'ın yüzeyinden Helium-3 toplaması ve bu Helium-3'ün Dünya'ya gönderilerek nükleer enerji olarak kullanılması fikrini Robert Zubrin isimli mühendisin bir kitabından almış. Bu fikir NASA'nın ciddi ciddi üzerinde çalıştığı bir fikirmiş, hatta NASA'nın merkezinde gösterimi yapılması istenmiş Moon'un, astronotlar falan izlemiş filmi film daha vizyona girmeden :)

Ve son olarak tek bir şikayetim var Moon'a dair: Sadece tek bir insanın yıllarını geçireceği yerde bir pinpon masasının ne işi vardı? Pinpon tek kişinin pratik yapabileceği bir spor da, ben mi bundan bihaberim?

18 Aralık 2009 Cuma

Paranormal Activity

Yönetmen: Oren Peli
Yazar: Oren Peli
Oyuncular: Katie Featherstone, Micah Sloat
Tür: Korku|Gizem
Yapım yılı: 2007
Süre: 86 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 7/10
Umut'un Puanı: 7.1/10
Çavlan'ın Puanı: 6.7/10

Çavlan'a bu yazıyı yetiştireceğime dair söz verdiğim için sıkışmış durumdayım sevgili okuyucu, şu noktadan itibaren tam bir buçuk saatim var, Çavlan bakıyo köşeden. Gerçi sakin gibi, arada öpüp geliyorum, sesi çıkmıyor pek. Bu yazıyı yazmak istiyordum günlerdir ama ikide bir araya bir şeyler girdi, şimdi de sıkışmış durumdayım. Bu yüzden "Paranormal Activity"e yakışır şekilde düşük bütçeli bir yazı olacak.

Paranormal Activity, Found Footage türünde çekilmiş bir korku filmi. "Found Footage da ne ola ki?" diyenler buradaki yazımı okuyabilirler.

Konumuz şu: Ana karakterimiz olan hatun küçüklüğünden beri sıradışı olaylar yaşamakta ve garip bir varlık tarafından takip edildiğini hissetmektedir. Nereye taşınırsa taşınsın yaşadığı tuhaf olaylar kesilmeyince, yanına taşındığı sevgilisine, kendisine deli damgası vurulmasını göze alarak bu konuyu açar ve sevgilisi beklenenin aksine bu durumla pek ilgilenir; ilk iş olarak da genelde gece onlar uyurken vuku bulan bu olayları kaydedebilmek için kocaman (öyle hand-held falan değil) bir kamera alır. Gerek gündüz elinde kamerayı taşıyarak, gerek gece kamerayı odalarına yataklarının karşısına koyarak kızımızı seksten soğutur ("Issız Adam" ya da "Alper N'aapıyosun!" kompleksi).




Kızımız zaten Türk tipli, Ayten teyzenin kızı Ayşe bu diye tanıtsam yiyebileceğiniz bir tip, hafif etli butlu esmer bir yüze sahip, ikide bir "ay çekme Mahmut, ay yapma Mahmut, evlenene kadar olmaz" şeklinde bir yaklaşımı mevcut olaylara. Erkek desen o da şöyle böyle bir şey (yakışıklı mı bilmiyorum, anlamam, kızlara sormak lazım). Adamın da karakteri birazcık Türk, film boyunca kaşınıp duruyor, yok iblise pandik atayım, o da olmazsa fıstık atayım şeklinde olayları ciddiye almayan bir yaklaşımı mevcut, arada sinirlenince de "Ayıp oluyo ama!" diye iblisi azarlıyor falan. Filmde de en doğal halleriyle karşımıza çıkan bu karakterler, Found Footage'in ruhuna uyan bir şekilde, büyük kısmı doğaçlama olduğunu tahmin ettiğim şekilde hoş bir oyunculuk sergiliyorlar. Evet bu kadar şey dedim ama oyunculuklar iyi bence.



Zaten onlar bu doğal oyunculuğu sergilemese, filmden geriye pek bir şey kalmayacak çünkü filmde bu ikiliyi görüyoruz sürekli, tek gördüğümüz mekan da yaşadıkları evin farklı kısımları. Bunlar dışında arada gelen iki ziyaretçi dışında oyuncu yok. Filmde efekt namına da hiçbir şey yok.



Bu özellikleri kötü bulduğum sanılmasın. Bütün bunları iyi ya da kötü olarak almak tamamen sizin zevkinizin sınırlarına, filmden beklentilerinize ya da izlerkenki ruh halinize göre tanımlanacak şeyler. Paranormal Activity çok iyi veya çok yaratıcı bir film mi diye sorarsanız yanıt veremem, hatta klişelerle dolu bir film diyebilirim. Fakat film etkileyici mi diye sorarsanız, belki de sadeliğinden ve kurgusundan kaynaklanan inanılmaz rahatsız edici bir yapıya sahip olduğunu söyleyebilirim. Film çok garip bir şekilde bana küçükken ağızdan ağza aktarılan yatır/türbe/cin hikayelerini hatırlattı. Hani bittiğinde sizi kafanızda bir sürü ürkütücü soruyla yatağa yollayan hikayeler gibi bir havası var filmin. Hani kötü anlamda "ee buna ne oldu ki? çok saçma" dedirten mantık hatalarından ya da filmin içine giremediğiniz için aklınızda oluşan sorulardan değil bunlar. Film zaten gerçek bir belgesel izliyormuşsunuz varsayımıyla yola çıktığı için, izlerken beklentiler de ona göre ayarlanıyor, açıklanmayan noktaları ve filme dahil edilememiş bir sürü gizemi merak ediyor insan. Found Footage türüne dair sevdiğim şeylerin başında geliyor bu; başı-girişi-sonu belli filmlerde bazen bu kurgu kaygısı abartılıyor ve seyircinin aptal yerine konulup her detayın karakterlerin ağzından anlatılması bayabiliyor beni. ("Anlıyorum Canıtın, demek o yüzden cin Makkenzi'nin pipisine musallat olmuş..." gibi)



Filme iyi diyemiyorum, sanatsal açıdan saygı duyulası bir eser olarak kabul edilebilir mi, bu benim kaygılarım dışında. Ama iyi/kötü olayını bir kenara bırakırsak, film bana göre başarılı, çünkü amacına ulaşıyor ve güzel zaman geçirmenizi sağlıyor. Evet, bildiğiniz korku klişeleri bu filmde de var ama filmi oturup izliyorsunuz öyle, kapatıp gitmek gelmiyor içinizden (özellikle dışarda rüzgar eserken, bizim gibi karanlıkta oturup izliyorsanız, filmi izledikten sonra daha bir fazla korkuyorsunuz, çünkü hikaye kafanızda bir sürü ürkütücü görüntü bırakıyor). Belki bir [Rec] kadar başarılı ve sürekli heyecan içinde izlediğiniz bir film değil, ama korku türünü seviyorsanız denemeye değer bence.

Filmin arkaplanını merak edenler için: Film çok düşük bütçeyle çekilmiş, çekildikten sonra bir sürü firmaya yollanmış fakat ilgi görmemiş, ta ki Dreamworks'teki bir yöneticinin ilgisini çekip onun aracılığıyla Steven Spielberg'ün eline ulaşıncaya kadar. Dreamworks filmin en baştan, daha profesyonel bir ortamda, profesyonel oyuncularla vs. çekilmesini düşünüyormuş fakat filmin yapımcısı stüdyoya önce test amaçlı olarak kısıtlı bir kitleye gösterim yapma şartını kabul ettirmiş. Bunun üzerine Dreamworks, hem fikirlerini almak hem de yeni versiyonda çalışmaya istekli olacak olanları belirlemek üzere belli başlı yazarları davet etmiş. Film başladıktan sonra insanlar salonu terk etmeye başlamış, yapımcı başta gerçekleştirdikleri en rezalet önizleme seanslarından birini yaşadıklarını düşünmüş. Fakat insanların fikrini sorduklarında çok korktukları için çıktıklarını anlamışlar ve filmi olduğu gibi yayınlamaya karar vermişler. Sonra film vizyona girene kadar da bir sürü karmaşa içinde zaman akmış ve film, yapımı tamamlandıktan ancak 2 sene sonra yani 2009'da gösterime girebilmiş. Girdiğinde de ortalığı dağıtmış ve şimdi devamının çekilmesi planlanıyor. "Bunu ben de yaparım, n'olcak!" diyenler bir an önce başlasın yani ne yapacaklarsa, hâlâ bu derece düşük bütçeli ve evde çekilen şeyler milyonların uçuştuğu sektörü etkileyebiliyor gördüğünüz üzere.

Yazıyı bitirmeden önce, Found Footage sevenler için, sevebileceklerini düşündüğüm bir klip veriyorum -Paranormal Activity'le hiçbir ilgisi yok, ama ilk izlediğimde benzer şeyleri hissetmiştim o yüzden vermek istedim-: Aphex Twin - Rubber Johnny

Uh böyle de bitireyim bu yazıyı. Tam bir buçuk saat! Başardım bence.

11 Aralık 2009 Cuma

[Rec]

Yönetmen: Jaume Balagueró, Paco Plaza
Yazar: Jaume Balagueró, Luis Berdejo
Oyuncular: Manuela Velasco, Ferran Terraza, Pablo Rosso
Tür: Korku
Yapım yılı: 2007
Süre: 80 dk.
Ülke: İspanya
Dil: İspanyolca
IMDB Puanı: 7.7/10
Umut'un Puanı: 9.2/10
Çavlan'ın Puanı: 8.1/10

Sınıflandırmalardan pek hoşlanmam, zaten filmler söz konusu olduğunda onlardan pek anladığım da söylenemez ama bir noktada bazı şeyleri hızlı anlatabilmek için ne kadar gerekli olduklarını anlamak bugüne nasip oldu.

Filmdeki karakterlerin birinin kamerası tarafından bize aktarılan görüntülerden oluşan filmler Blair Witch Project'le birlikte popüler olduğundan beri (ki o kamera esprisi dışında beni çok etkilememiştir), bu tarzda yaratılmış her yeni filme "Blair Witch kopyası" diyerek dudak büken insanlar türedi bildiğiniz gibi. İstatistiki anlamda, bu kalıbı kullanan insanların çoğunun aynı zamanda hiçbir şeyden memnun olmalarının mümkün olmadığını anladığımdan dolayı, [Rec]'in tarzını tanımlarken "Blair Witch benzeri" falan gibi bir ifade yerine, aklı başında insanların çoktan bulmuş olduğunu tahmin ettiğim bir sınıflandırma adını benimsemeye ve kullanmaya karar verdim. Bu janra verilen en uygun ismi de yine Blair Witch'in wikipedia sayfasında buldum: Found Footage. (Linkten görüldüğü üzere, bundan sonra orijinallik üzerine ahkam kesecek olanların yeni çıkan benzer filmlere Blair Witch yerine Cannibal Holocaust taklidi demeleri daha uygun olur)

(Sınıflandırma meraklılarına not: Bu tarz filmlerin dahil edilebileceği Cinéma Vérité veya Docufiction gibi tanımlar da mevcut ama sinema bölümünde falan okumadığım için bunların farklarını, ne gibi sınırlarla ayrıldığını, neleri kapsadıklarını tam olarak bilmiyorum, ancak ilgilenenler linklere tıklayabilirler.)

Konuya dönersek... [Rec] izlediğim az sayıdaki Found Footage türündeki filmler arasında en başarılı bulduğum film (ikinci sıra için Cloverfield ve Paranormal Activity arasında kararsız kalıyorum). İzlediğim bütün korku filmleri arasında ise korkutuculuk açısından rahatlıkla ilk sıralara oynar diyebilirim.

[Rec], güzel TV muhabiri (Angela) ve ona eşlik eden kameramanın, "Siz uyurken" adlı programları için çekim yapmaya gittikleri itfaiye binasında sakin bir şekilde başlıyor. Her şeyi kameramanın kamerasından izliyoruz, tam Angela oldukça sıradan geçen çekimleri bitirmeyi düşünürken, itfaiye binasına bir apartmanın yukarı katlarında kalan bir kadınla igili bir ihbar geliyor ve alarmlar eşliğinde itfaiye ekibi yola koyulmaya hazırlanıyor, Angela ve kameramanı da ekiple birlikte bu binaya gitmeye karar veriyorlar. Bundan sonrasını karanlık bir mekanda, mümkünse gece evinizde ve yanınızda az sayıda insanla izlemenizi tavsiye ediyorum :) (Bir korku filmini korkmak yerine gülmek için izlemeye odaklanırsanız buna hiçbir şey engel olamaz elbette, onun için arkadaşlarıyla toplanıp kafa bulmak isteyenlere için başka bir film seçip heba etmelerini ve [Rec]'e bir şans tanımalarını tavsiye edeceğim.)

Muhabirimiz Angela, mesleğin zorluklarından dem vururken..

[Rec] her korku filmi gibi klişelerden yararlansa da, tüm güzelliğini ve duruşunu Found Footage olmasına dayandırmıyor; olayların ilerleyişi, oyuncuların hiç mi hiç fena olmayışı, kısıtlı bir alanda geçmesine rağmen farklı mekanların dengeli olarak kullanılışları ve temponun dengeli olarak artması, filmi korkutucu bir deneyime çeviriyor. Filmin senaryosu ikide bir beklenmedik gelişmeler ve izleyiciyi şaşırtan olaylar ortaya koyan bir yapıya sahip değil belki, ama Blair Witch Project'le birlikte bu tarza yakıştırılan "rastgele gelişen özelliksiz olaylar"dan ibaret bir senaryo da değil. Olaylar her zaman merakınızı artıran şekilde ilerliyor ve sıkıldığınız bir ara olmuyor.

Bu tarzın diğer örneklerinde en çok görülen ve açıkçası bende de genelde hayal kırıklığına yol açan şeylerden biri şu: bu filmlerde tempo film boyunca iyi gitse bile, filmin sonu aniden bitmiş ve yarıda kalmış havası yaratabiliyor. Bunun seveni de var (Çavlan daha bir doğal daha bir gerçekçi hava kattığı için sevdiğini söyledi mesela) ama ben böyle bitince doymamış ve daha fazlasını bekler bir şekilde kalkıyorum filmi beğenmiş olsam bile.

Kaldırımda önünüzü tıkayan yavaş teyzeden daha korkunç ne olabilir? Tabii ki sinirlenmiş ve üstünüze koşan teyze..

İnsanların yaşadıkları deneyimleri, genelde o deneyimin sadece son dakikalarında hissettikleriyle değerlendirdiğini okumuştum (Mesela 3 saatlik deneyimin son dakikaları hayal kırıklığı yarattıysa, bu deneyimin genelini kötü olarak adlandırmaya daha yatkın oluyor insan), haliyle bu türden hoşlanmayan birçok insanın bu 'rastgele' gibi gözüken bitişlerden falan da memnun kalmadığını düşünüyorum. [Rec] ise benzerlerinden bu noktada ayrılıyor bence, filmin son dakikaları belki de en çok tırstığım ve gerildiğim anlar oldu.


Resim olarak koyunca daha çok dandik yerli film için Photoshop'ta hazırlanmış afiş havasını uyandırsa da, filmi izlerken görseller gayet etkileyici geliyor.

Özetle, filmi izlemeyenler izlesin, izleyenler izlemeyenlere anlatmasın. Yalnız bir de bu filmin Quarantine diye çekilmiş Amerikan versiyonu var (2008 yapımı). Esas film popüler olunca aynısının Amerikanını çekmişler. Hemen çamur atmayayım, filmi izlemedim belki güzeldir ama aslının her şeyine sadık kalındığı söylenen bir filmin orijinali dururken taklidini izlemeyi niçin isteyeyim bilmiyorum. O yüzden bu gereksiz karşılaştırmayı yapamayacağım bu yazıda.

[Rec] 2 çekilmiş ve çıkmış bu arada, bu yazıyı yazarken haberim oldu. İlkinin üstüne pek farklı bir şey koyacağını sanmıyorum ama yine izlenir herhalde.

Bir sonraki Found Footage yazısında görüşmek üzere... Ve hatta bundan sonraki filmde daha rahat görsel bulmak umuduyla (Hiç mi adamakıllı screenshot'u yok nette bu filmin?)... Ve hatta daha mutlu ve sağlıklı bir geleceğe.. Ve hatta barış dolu bir düny.. öhm.

6 Aralık 2009 Pazar

(500) Days of Summer: Şişirilmiş baloncuk

Yönetmen: Marc Webb
Yazar: Scott Neustadter & Michael H. Weber
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Zooey Deschanel
Tür: Komedi|Dram|Romantik
Yapım yılı: 2009
Süre: 95 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 8.1/10
Çavlan'ın Puanı: 6.9/10
Umut'un Puanı: 5/10

Film bir ilişkinin doğuşuyla değil bitişiyle açılıyor, anlatıcı bizi baştan uyarıyor: "Bu bir aşk hikayesi değil. Aşkla ilgili bir hikaye." -Aslında gayet de bir aşk hikayesi bence, karşılıksız aşk yalnızca. Bir oğlan ve bir kız var. Tanışıyorlar. Çocuk aşka aç duygusal bir embesil olduğu için hemencecik ve nedensizce (yok yok, haksızlık etmeyeyim, nedensizce değil, kız The Smiths seviyor diye) aşık oluyor. Kızda tık yok ama çocukla iyi vakit geçiriyor, kendine hem bir arkadaş hem de fuck buddy bulmuş oluyor. Böylece bir ilişkimsi başlıyor aralarında, sonra da bitiyor. Spoiler vermiyorum bunu yazarken, bitişinden başlıyor film çünkü, günleri sırasıyla değil, bir ordan bir şurdan bir de burdan anlatıyor. Günlerden kastım da çocuğun kendini Summer'e kaptırdığı günler (kızın adı Summer).

Summer zaten daha en başta, en sevdiği Beatle'ın Ringo Starr olduğunu beyan ettiğinde kendini ele veriyor: garip bir kızla karşı karşıyayız. Garip ama sevimli. Evet, film her ne kadar her şeyi bize Tom'un açısından gösterip Summer'ı ezmişse de; karakteri derinleştirememiş, hareketlerinin nedenlerini gösterememiş, sonuç olarak ortaya ortalama seyircinin "Vayyy kaltak, ne istedin gül gibi çocuktan?" diye tepki vereceği bir tip yaratmışsa da, sevdim ben Summer'ı. Sevmiyor işte kız Tom'u, sevmek zorunda değil ki. Olduğundan farklı biri gibi görünmüyor, ilişkinin sınırlarını daha başından belirliyor, ne istemediğini karşısındakine açıkça anlatıyor... Aşka inancı yokmuş, hayatı boyunca hayal kırıklığına uğramışmış, ilişkiler acı vericiymiş... Hasara uğramış adam tabii ki böyle düşünür. Ve hasara uğramış adam gerçekten aşık olduğu birisini bulup da onunla hasarsız bir ilişkiye başlayınca, tabii ki aşka tekrar inanmaya başlar. Bundan daha doğal ne olabilir ki?

Sanırım filmin sonlarında bankta otururken Tom'a çektiği 'kader kısmet' ayağıdır beni bu karakterden soğutan. Tamam aşka inancın geri geldi, mutlusun, karşındakinin incinip incinmeyeceğini de takmıyorsun, takmıyorsan da takma nitekim, bize ne... Ama ne demek kzım o 'meant to be'ler falan? En azından Tom akıllandı dedim, "Yok kader falan, tesadüf her şey, her bok anlamsız" diye çemkirmeye başladığında.. Ama o da ne? Üç kare sonra görüyoruz ki Tom Autumn'la tanışıyor, anladınız değil mi, Summer'dan sonra Autumn, ay hah hah kihkih, mutluyuz, çok mutluyuz, işte gene kendimizle özdeşleştirdiğimiz sakar, kendine güvensiz, entelektüel, zeki, şirin, duygusal olarak saplantılı ve hastalıklı ve dengesiz -ve tabii ki duygusal olarak 11 yaşındaki bir çocuğun olgunluk seviyesine eş- baş karakter yani Tom hak ettiğini buldu; çok daha güzel, alımlı, sevgi dolu, alçakgönüllü, sıcak ve elbette Tom'u sarıp sarmalayacak, onu sevecek yeni bir hatunla tanıştı, yeni bir mevsim başladı! Buyrun size bir tane daha 'meant to be'. Tabii ki "Bu da gelir, bu da geçer"e katılıyorum, "Senin için uygun olan onun için de uygun olmak zorunda değildir"e, "O çok gözünde büyüttüğün, uğruna ciğerlerin sökülürcesine ağladığın sevgili gün gelir sıradanlaşıp herkese karışır, bir bakmışsın daha iyisi kapındadır" filan fıstık... Aslında pek de bir özgünlüğü olmayan, hepimizin bildiği ama işte romantik komedi dediğimiz türde başından beri gerçeklikten son derece uzak ilişkiler görmeye alıştığımız için gene bu türe dahil (+sayılabilecek) bir filmde karşılaştığımızda kendimizi kaptırıp "ahh nasıl da yakın duruyor gerçek hayata!" diye iç çekeceğimiz fikirler. Ama filmin sonunda verdiği "her şeyin bir nedeni vardır" mesajımsısına göz yumabilmeme imkan yok.

Benim filmden çıkarmayı seçtiğim sonuç gayet açık ve de hoş: Gerçek aşk diye bir şey var kardeşim. Ama bu senin istediğin kişiyle olacak demek değil. Hatta senin başına gelecek demek bile değil.

Bir de şu her şeyi bilen, olgun mu olgun, büyümüş de küçülmüş kız çocuğu klişesine nasıl sinir oldum anlatamam, üstelik filmin -her ne kadar eleştirsem de- şirin bir havası var ve o kız bozuyor bu havayı. Onun içinde olduğu her sahne iğreti ve yapay duruyor. Ne gerek varmış ki?


Sonuç olarak (500) Days of Summer'ın türdeşlerinden farkı, anlatım tarzı. Ama bu tarz da fazla ordan burdan toplanmış geldi bana. Sanki yönetmen arka arkaya Eternal Sunshine, Before Sunrise, Conversations with Other Women ve Amelie'yi izlemiş, sonra da bunların bir kolajını yapmaya kasmış... Etkilenmeleri kabul edebilirim, ama açık açık apartma gördüğümde cinlerim tepeme çıkıyor. Oğlanın TV'de kendini siyah-beyaz filmlerde hayal ettiği sahne nedir allah aşkınıza? Ne filmin gidişatına uyuyor, ne de orijinal ya da hikaye için gerekli bir şey söylüyor... Üstelik film fantastik bile değil! (Amelie fantastikti evet) Sadece "Eksik kalmasın, Juno'dan sonra bağımsız filmlerin nasıl tutacağını gördük, o formülü izleyelim ama bizde o malzeme var mı? N'olur n'olmaz şurdan bir sarmal kurgu, oradan bir split screen, buradan bir Indie soundtrack alalım, gene de yetmez belki, o zaman bir-iki şeyi de hacılayalım" demişler sanki.

Zekice yazılmış bir romantik komedi (ama romantik komediler için Hollywood'un her zamanki formülünü uygulamayan bir romantik komedi) diyebiliriz buna. Ama hepsi bu, başka bir şey diyemeyiz. (500) Days of Summer'a 10 üzerinden 6.9 veriyorum. Yuvarlak hesap 7 oluyor o :) Diyeceksiniz ki "Yerden yere batırıp durdun, nedir o 7?" Şayet bu film bu kadar şişirilmeseydi, IMDB'den o 8.1'i almasaydı, tanıdığım tanımadığım herkesten "Ahh müthiş bir film, herkes kendinden bir şeyler bulacak, günümüz kadın-erkek ilişkilerine dair öyle orijinal söylemleri var ki!" gibi laflar duymasaydım, beğenirdim (500) Days of Summer'ı. "Ne şirin filmdi," derdim bitince, kaldırırdım sonra bir köşeye, unuturdum anında, tekrar izlemek ya da eleştirisini yazmak aklıma dahi gelmezdi. Gelmezdi, çünkü ne kadar hoş bir seyirlik olsa da, aşka dair "Ikea'ya gidip lavabolarla ilgili şaka yapabilirseniz aşıksınızdır, işte günümüzün ilişkileri, bakın bakın ne hoş anılar biriktirmişler"den başka bir şey yok filmde; kimse 10 yıl sonra bu filme bakıp da "O zamanlar kadın-erkek ilişkileri böyle yaşanıyordu işte" demeyecek. Evet, oyuncular/oyunculuklar çok başarılı, zamansal olarak düz çizgide ilerlemeyen kurgu zaten oldum olası hoşuma gitmiştir, soundtrack'i harika, klasik aşk hikayelerinden elbette farklı, ama.. Eternal Sunshine gibi bir başyapıtla karşılaştırılabilecek, IMDB'ye top 250'den girebilecek, tekrar tekrar izlenecek bir film değil. Özgün bir film bile değil. Özgün olmaya yakın bir film denilebilir en fazla.

3 Aralık 2009 Perşembe

Whatever Works: Woody Allen'ın son filmi

Yönetmen: Woody Allen
Yazar: Woody Allen
Oyuncular: Larry David, Evan Rachel Wood, Patricia Clarkson
Tür: Komedi
Yapım yılı: 2009
Süre: 92 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 7.4/10
Çavlan'ın Puanı: 7.5/10
Umut'un Puanı: 7.4/10

– God is gay.
– He can’t be, he made the whole universe perfect, the oceans, the skies, the beautiful flowers, the trees everywhere!

– That’s right, he’s a decorator.


Woody Allen benim için her zaman en iyi yönetmen, yazar ve komedyenlerden biri olarak kalacak. Son dönem filmleri için de geçerli bu üstelik -Soon Yi sonrası diye adlandırıyorum bu dönemi :) Whatever Works Woody Allen'ın en iyi filmi değil, ama en iyilerinden bana kalırsa. Woody Allen, Larry David'le (ki onu da çağımızın komedi dehalarından biri olarak nitelendiriyorum) birlikte çalışırsa ne olur? Whatever Works olur :)

Woody Allen'ın son dönem filmleri yabana atılacak filmler değil (Match Point ve Vicky Cristina Barcelona özellikle), ama kabul etmek gerekir ki Woody Allen'ın klasik çizgisinden uzaklaştığı filmler bunlar. Whatever Works ile o çizgiye çok yaklaşmış Woody Allen. Üstelik Barselona ve Londra'dan sonra yuvası New York'a dönmüş! Ve de alıştığımız klasik Woody Allen karakteri bu filmde Larry David'in vücudunda vuku bulmuş: Boris Yellnikoff. Üstelik sadece Allen da değil bu karakter, Curb Your Enthusiasm'daki Larry David karakteri (bir karakter mi o sadece, hep merak etmişimdir, gerçek Larry David olmasın yahu :p) de karışmış gibi işin içine. Eh, daha ne isterim.



Whatever Works'te Boris Yellnikoff Nobel ödülünü kıl payı kaçırmış bir kuantum fizikçisi. Hipokondriyak, takıntılı, nevrotik, huysuz, etrafındaki herkesi sürekli küçümseyen ve aşağılayan, her hafta bir başka panik atak geçiren, kendi kendine olduğunda bile sürekli söylenen bir dahi. Karısından "kağıt üstünde her şey harika ama gerçek hayatta bir boka benzemiyoruz" diyerek ayrılan Boris, bir de intihar girişiminde bulunmuş, ardından fiziği bırakmış, ara sıra çocuklara satranç dersleri veriyor -ya da çocukları doğduklarına pişman ediyor :)-, kalan zamanlarını da arkadaşlarına insanlardan dert yanarak geçiriyor. Hayatını minimalize eden Boris'in dünyaya, dine, insanlara, politikaya, şuya ve buna dair bir dolu teorisi var ve bu teoriler film ilerledikçe sürekli çürütülüyor, ama Boris'in filmin daha en başında dördüncü duvarı yıkarak zikrettiği "Whatever Works" hep geçerli kalıyor; tüm teorileri kapsayan en temel teori olduğu için de sonuç olarak Boris haklı çıkıyor diyebiliriz.

Evan Rachel Wood, feci rahatsız edici (yani başarılı!) bir güneyli aksanıyla, filmin henüz başlarında 'taşralı aptal güzel' rolüyle sahneye giriyor: Adı Melodie olan bu kızımız evinden kaçmış, yiyecek ve kalacak yer aramaktadır. Boris kızı ittikçe kız daha bir yapışıyor, en sonunda bir bakmışlar birlikte yaşıyorlar. Boris'in olağanüstü zekice, bir o kadar da korkunç hakaretlerinden gerekli mesajı Melodie bir türlü çıkaramıyor, hatta Boris'e bir nevi hayranlık geliştirmeye başlıyor. En sonunda embesilliğinin bir sonucu olarak da kendini Boris'e aşık olduğuna inandırıyor. Sonra... Sonrası filmde. Beğendiğim filmlere spoiler vermeyeyim bari.

Filmde alıntısı yapılası o kadar çok diyalog (ve monolog) var ki, dakikalar boyunca içlerinden birini seçmeye uğraştıktan sonra en sonunda pes ediyor ve küçük bir elemenin ardından en güzellerini buraya alıyorum, bu yazı da böyle bitiyor.



"Nights I have trouble sleeping and trying to explain to cretins that while a black man got into the White House he still can't get a cab in New York."

"In America, as much as they hated blacks, they hated Jews even more! Blacks they were scared they had too big a penis -- Jews they hated even with little penises."

"In America they have summer camps for everything. Rich kids, basketball camp, magic camp, tennis camp, movie director camp -- they should have a concentration camp. Two weeks mandatory for all kids growing up so that they could finally understand what the human race is capable of."

"I happen to hate New Years celebrations. Everybody's desperate to have fun trying to celebrate in some pathetic little way. Celebrate what, a step closer to the grave? That's why I can't say enough times, whatever love you can get and give, whatever happiness you can filtch or provide, every temporary measure of grace -- whatever works! Don't kid yourself, it is by no means up to your human ingenuity, a bigger part of your existence is luck. Christ, you know the odds of your father's one sperm from the billions finding the single egg that made you? Don't think about it or you'll have a panic attack!"

Boris Yellnikoff


29 Kasım 2009 Pazar

Drag Me to Hell: Türün meraklılarına şiddetle tavsiye edilir

Yönetmen: Sam Raimi
Yazar: Sam Raimi & Ivan Raimi
Oyuncular: Alison Lohman, Justin Long, Lorna Raver
Tür: Korku|Gerilim|Komedi
Yapım yılı: 2009
Süre: 99 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 7.3/10
Çavlan'ın Puanı: 7/10
Umut'un Puanı: 7.8/10

Hikayemizin kahramanı bir bankada çalışan, yemeden içmeden hevesle terfi etmeyi bekleyen, pasta ve dondurmalardan uzak duran, şöyle asil bir aileden gelmediği ve ivy league mezunu olmadığı için biraz eziklik hisseden, bilmemne profesörü erkek arkadaşına layık olmaya çalışan (!), fazla takıntılı ve hırs küpü ama iyi yürekli bir hanım kız -ki Alison Lohman cuk oturmuş bu role. Bu kızımıza bir gün yaşlı bir çingene geliyor, evinin borçlarının vadesini uzatmasını rica ediyor -yalvarıyor hatta. Christine (kahramanımız) patronuna soruyor, ama patronu kızın inisiyatif kullanmasını bekliyor ve kararı ona bırakıyor, oysa gayet açık ki, Christine'in deli gibi istediği terfiyi alabilmesi için sert durup, çingeneyi reddetmesi gerek. Christine de bunu yapıyor. Ve çingene kızımızı lanetliyor. 3 gün boyunca Lamia (bildiğimiz Lamia!) isimli iblisin ruhu Christine'e işkence edecek, 3. günün sonunda da korkunç ve acılı bir şekilde onu öldürecek (ki ölmekle kalmayacak, ruhu sonsuza dek cehennemde alevler içinde yanacak!).

Konu böyle. Pek orijinal bir konu değil, kabul edelim. Hatta feci halde Stephen King'in
'Thinner'ını anımsattı bana. Üstelik de çok, çok abartılı işlenmiş bu konu. Yani, konuda bir numara yok, altmetin yok, filmden çıkarılacak tek mesaj "evinden atılmak üzere olan yaşlı kadınlar borçlarının ödeme süresini uzatmak istediğinde reddetmeyin". Ama... şaşırtıcı denilebilecek kadar eğlenceli ve de korkutucu (ikisi birden evet) bir film bu. Bir de sanırım ben beklentilerimi hep düşük tutuyorum korku filmi izlerken (çünkü çok boktan yapımlar çıkıyor son yıllarda), o yüzden çocuk gibi seviniyorum gerçekten beni korkutabilen bir filmle karşılaştığımda. Bu filmde de sayısız kez çığlık attım -ki bunların yarısına yakınında Umut da benim kadar bağırdı :)-, birkaç kez yüzümü buruşturup istemsizce "Iyyy" dedim, bolca da güldüm. E tamam, başka bir şey beklememiştim zaten. Sinemada gidip para vermeye değmeyebilir, ama evde ışıkları kapatıp sesi de sonuna kadar açıp DVD'den izlemeye değer, özellikle korku/komedi seviyorsanız.


Hiç mi hiç tahmin edilebilir şekilde ilerlemiyor Drag me to Hell. Tamam, sonu hariç belki, ama o da olmazsa olmazdı. Görsel efektler o korkunç müzikle (berbat anlamında değil, korkutucu anlamında korkunç) birleşince tüyler ürpertici bir atmosfer yaratıyor; bir saniye bile rahatça nefes alamıyorsunuz. Aynı anda midenizin bulanmasını engellemek için gözlerinizi mi kapatsanız, gülmekten aktı akacak olan salyalarınızı engellemek için ağzınızı mı kapatsanız karar veremiyorsunuz.

Film "Spider Man'in yönetmeninden..." diye tanıtıldı, ama gerçek şu ki, bu filmin yönetmeni Spider Man'i yapan adam değil. Evil Dead'i çeken adam. Nitekim Sam Raimi bu filmle korku işine geri dönüyor, umalım ki gene bir 20 yıl boyunca ortalardan kaybolmasın (Spider Man saçmalığını görmezden geliyorum evet) ve düşük -sayılabilecek- bütçeli korku filmlerine devam etsin.

2 Kasım 2009 Pazartesi

District 9: Yaban diyarlardaki uzaylı

Yönetmen: Neill Blomkamp
Yazar: Neill Blomkamp & Terri Tatchell
Oyuncular: Sharlto Copley
Tür: Bilim Kurgu|Aksiyon|Dram|Gerilim
Yapım yılı: 2009
Süre: 112 dk.
Ülke: ABD|Yeni Zelanda
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 8.4/10
Çavlan'ın Puanı: 9/10
Umut'un Puanı: 8.6/10

District 9’ın hikayesi ne bir tv dizisinden kotarılmış, ne de bir çizgi romandan uyarlanmış. Aslında, inanılır gibi değil ama, orijinal bir fikre dayanıyor District 9. İyi bir fikre üstelik. Filmde uzaylılar var, ama alışageldiğimiz işgalci/yağmacı uzaylı tiplemesine hiç benzemiyor bu uzaylılar. Her zamanki esrar -bize ne yapacaklar?- yerine, farklı tür bir varsayımsal muamma sunuyor bu film: Biz onlara ne yapardık? Yüzyıllardır birbirimize yaptıklarımızdan türemiş olan yanıt, son derece çirkin.

District 9, çok çeşitli bilimkurgu distopyalarının arasında en inanılır olanlardan: Johannesburg, Güney Afrika. Günümüz. Dev bir uzay gemisi 20 yıldır aynı noktada asılı durmakta, bozulmuş, içindeki yolcular (insan boyutunda, böceğimsi extra-terrestriallar) aşağıda, gecekondu mahallelerini andıran askeri bölgeye yerleştirilmiş.

İnsanlar, onlardan tiksiniyor. Niçin tiksinmesinler ki? Çirkin, mide bulandırıcı ve açıkça görülüyor ki insandan aşağı varlıklar. Kabuklu hayvana benzedikleri için prawn (karides) deniyor uzaylılara. Bu davetsiz misafirler, District 9 denilen bir çöplükte yaşamaya mahkum edilmiş; burada sefalet içinde yaşıyor, çöp yığınlarının arasında yiyecek arıyor (kedi maması, çiğ et ve lastik seviyorlar en çok) ve bir gün, bir şekilde evlerine dönebilmenin hayalini kuruyorlar.

MNU (Multi-National United) isimli bir şirket prawn toplumunun idaresini üstüne almış. Suç almış başını gidiyor, insanlar ve prawnlar arasındaki şiddet gitgide artıyor ve MNU’nun bulduğu çözüm, ‘pislik’leri halının altına süpürmek, daha doğrusu, 1.8 milyonluk uzaylıyı şehrin dışına bir yerlere atmak oluyor. Bu planı gerçekleştirecek olan MNU yetkilisi, kayınpederi şirketin başındaki adam olan Wikus van der Merwe.

Başlarda, tahliye sorunsuz bir şekilde ilerliyor. Uzaylılar temkinli ve kafaları karışık, ama belgeleri imzalıyorlar. Asıl bela, Wikus deney şişeleri ve kimya setleriyle dolu bir baraka bulduğunda ve zararsız görünen metal bir kutuyu açtığında başlıyor. Wikus kara bir sıvı kusmaya başlıyor. Tırnakları düşüyor. Bu kadar. Konuyu anlatmayı bu noktada bırakıyorum, bu film o kadar iyi ki, spoiler vermeyi reddediyorum :)

Senaryo, belli ki, seyircinin zekasına saygı duyan, usta işi bir bakış açısından (o derece ki, arada bir gözler faltaşı gibi açılacak, hatta mideler altüst olacak) çıkmış. District 9’da bolca şiddet var, ancak insanlık pek yok. Prawnları hapsedip taciz eden asker ve bürokratlardan, prawnların kedi mamasına olan düşkünlüğünü sömüren Nijeryalı çete üyelerine kadar hiç kimse masum değil.

Flmin (Hollywood yapımlarıyla karşılaştırıldığında şaka gibi kalan) minik bütçesine rağmen, görsel efektler çok etkileyici: uzaylı güruhu ve uzay gemisi o kadar mükemmel ki, gerçekle hayalî kusursuz bir şekilde harmanlanmış, bu dünyaya ait olmayanlar hiçbir noktada sırıtmıyor.

District 9, sosyal olarak baskın grubun üyelerinden birinin süregelen adaletsizliğin –günümüz Güney Afrika’sına da aşina bir şekilde- farkına varış sürecini anlatıyor. Bu bilgi için ödediği bedel, sistemin tüyler ürpertici hali göz önüne alındığında olması gerektiği gibi, çok acı oluyor. Ama filmin dünyamıza bakış açısı iç karartıcı olsa da, umutsuz sayılmaz. Bazen insan olabilmenin tek yolunun yabancılaşmak (uzaylılaşmak?) olduğunu ima ediyor. Apartheid (ırk ayrımcılığı) ile ilgili kinayeli bir eleştiri var filmde, ama göze sokularak verilmiyor hiçbir mesaj. District 9, bilimkurgu filmlerinin görsel olarak etkileyici ve adamakıllı düşündürücü olması için ünlü oyunculara ya da mega bütçelere gereksinim olmadığını kanıtlıyor.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Surrogates: Çerez

Yönetmen: Jonathan Mostow
Yazar: Michael Ferris & John Brancato (senaryo), Robert Venditti & Brett Weldele (çizgiroman)
Oyuncular: Bruce Willis, Randa Mitchell
Tür: Aksiyon|Bilim Kurgu|Gerilim
Yapım yılı: 2009
Süre: 88 dk.
Ülke: ABD
Dil: İngilizce
IMDB Puanı: 6.5/10
Çavlan'ın Puanı: 5.9/10
Umut'un Puanı: 5.1/10

Sıradan insanların evlerinde, bornozları ve eşofmanlarıyla yattıkları, kablolarla bağlandıkları elektronik cihazların onlara, yaşamlarını onların yerine yaşayan son derece çekici Suretlerini kontrol etme/izleme olanağı tanıdığı bir dünya düşünün. Filmin hikayesinin temeli, çok sağlam bir fikir üzerine kurulmuş –uyarlama zaten.- Çok da uzak olmayan bir gelecekte, sibernetik ve sanal gerçeklik geliştirilip birleştiriliyor, böylece Suretler doğuyor. Suretler, insanların yerine geçen, günlük işlerini yapan sibernetik bedenler, insanlar tarafından sadece düşünerek yönetilebiliyorlar; insanlar, hayatlarını satın aldıkları bu robotumsu kuklalar üzerinden yaşıyorlar. Evler dışındaki yaşam yerini tamamen suretlere bırakmış durumda, işyerlerinde, yollarda, barlarda sadece suretler var. Ki bu arada hafif sümüklüböceği andıran insanlar had safhada spor salonu, kuaför ve cilt bakımı (belki de güneş ışığı ve temiz hava?) ihtiyacıyla dört duvar arasında öylece yatmakta.

Suretler, kesinlikle sahiplerinden bağımsız hareket edemiyorlar. Yani filmdeki tehdit, pek çok örneğine alışık olduğumuz insanların kendi yarattığı robotlar değil. Ortada yapay zeka yok, kontrol tamamen insanlarda, tehdit de insanlardan geliyor doğal olarak. Suretler sayesinde insanlar hep görünmek istedikleri şekilde görünüyor, evden dışarı adımlarını atmayarak da öldürülme ya da bir kazada ölme gibi riskleri azaltıyorlar. Sanırım insanlara asıl çarpıcı gelen, sahte bir güven duygusuyla bir koltukta otururken 20 sene öncesine dönebilme, ya da 20 kilo geriye gidebilme şansı.. Suretler, biraz mekanik olsa da sıradan insanlar gibi hareket ediyor, hatta ciddi trafik kazalarında çok yara almayarak, yükseklere zıplayarak, çok hızlı koşarak olağandışı şeyler de yapabiliyor.

Senaryo, bu teknolojinin saklı anlamlarını çok basit, siyah-beyaz çelişkisinden öte keşfe çıkmak için hiçbir çaba sarf etmiyor. Film diyaloglara şaşırtıcı derecede ağırlık veriyor, oysa söyleyecek anlamlı bir şeyi yok.

Surrogates’ın ilk sahneleri (belgeselimsi bir havada başlıyor) beni çok heyecanlandırdı, uzun zamandır ilk kez iyi bir bilimkurgu izleyeceğime inandırdım kendimi, heveslendim. Maalesef, çok kısa sürede gereksiz aksiyon sahneleri ve zorlama gibi duran kalıplaşmış duygusal öğeleriyle bambaşka bir yöne gitti film.

Suretlerin dünyasını gösterirken cimri davranmış senaristler, öyküyü ilk noktadan ikinciye getirmeye yetecek kadar verilmiş hep. Kavramsal seviyede Suretlerin dünyası büyüleyici, o yüzden yazık olmuş.

Filmin yönetmen koltuğunda Terminatör serisinin en kötü (Terminator 3: Rise of the Machines) filmine imza atan Jonathan Mostow var. Senaryosu ise, Terminatör’ün 3. ve 4. filmlerinin senaryo yazarları Michael Ferris ve John Brancato’ya ait. Bu isimlerin çalışmalarını Surrogates’tan önce beğenmiyordum. Kesin bir şekilde söyleyebilirim ki Surrogates, bu konudaki fikrimi değiştirmedi.

Willis her zamanki gibi vasatın üstü diyebileceğimiz, özellikle ‘günlük hayattaki kahraman’ rolünü iyi kotaran bir oyunculuk sergilemekte. Zaten karakteri pek derinleştirilebilecek bir karakter değil, evliliğini kurtarmaya çalışan acılı baba, gereğinden fazla klişelerle bezeli bir FBI ajanı olmuş, ki özellikle Willis’in yani başrolün suretinden farkını –sarı peruk dışında- anlatamamış olmak, büyük eksi senaristler için. Mamafih (bu sözcüğü hep kullanmak istemiştim evet), hiçbir karakter için yer verilmiyor bu farka filmde; sadece dış görünümlerinde kalıyor tezatlık. Sims gibi simülasyon oyunlarında kendilerini yaratıp, simlerine kendilerinden son derece farklı karakterler yükler insanların çoğu. Bu, fikir olarak dahi irdelenmiyor filmde.

Suretlerin gencecik, yapılı saçlı, formda vücutlu tipler olması tamam da, gerçek insanların tümünün, istisnasız tümünün orta yaşlı ve çökmüş olmasını, çok ciddi cilt sorunları çekmesini biraz fazla creepy buldum şahsen. Elbette ne denmeye çalışıldığını anlıyorum, onlar ‘insan’ tüm zaaflarıyla, üstelik salıvermişler kendilerini vs. vs., gene de bırr..

Suretlerin kullanımıyla ilgili belirtilen neden, suç oranını düşürmek, ve fantezilerin gerçekleşmesine izin vermek. Fakat bu hedefler birbirine aykırı geldi bana. Suretler tarafından uygulanabilecek arasında en temel keyfi davranışlardan biri şiddet olmaz mıydı? Irkçılığın yok olmuş olması anlaşılır, eğer isteyen istediği ırka sahip olabilirse, ırkçlığın icabına bakar bu, tamam, ama Suretleri olan insanların işledikleri suçun niçin yok derecesinde az olduğuna dair ikna edici bir açıklama yok filmde: Elbette öldürmek anlamsız olurdu (çünkü Suret zarar gördüğünde onu yöneten insana bir şey olmuyor prensipte), ama hedefi cinayet olmayan şiddetin her türlüsü ve hırsızlığın, tersine artmış olması gerekmez mi? Aydınlatılmayan bir diğer nokta da insanlar ve suretleri arasındaki duyular. Restoranlarda masalar hâlâ var mı örneğin, yoksa sadece evlere sipariş servisi mi veriyorlar? Yemeğe çıkmak silinip gidemeyecek kadar köklü bir sosyal aktivite, ne oluyor Suretler ‘yemeğe çıktıklarında’? Suretler, örneğin transeksüeller için ideal çözüm gibi duruyor. Bıçak altına yatmaya gerek yok, avatarlarının cinsiyetini değiştirmeleri yeterli. Ama bu onları tatmin ediyor mu? Gerçek bedenler rafa kaldırılmıyor sonuçta, oradalar hâlâ, tuvalete gidiyor ve yemek yiyorlar (belki yemeklerini de Suretlerine hazırlatıyorlardır?). Bu bir diğer meseleye getiriyor beni: Eğer yaşamınızı yatarak geçirirseniz, kaslarınız çok kısa sürede tembelleşir ve Willis'in karakteri gibi aksiyona girmek şöyle dursun, yataktan kalkıp yürümeniz dahi zorlaşır. Hm, belki de kahramanımız egzersiz yapıyordu ara sıra, insanların çoğunluğundan farklı olarak. Gene de bunlar, filmin (belki de akıllılık ederek) değinmediği noktalar.

Ana hikayeyi biraz olsun derinleştiremezken yan hikayelere kasmış film, oysa bunların çoğu bana artık omuz silkilesi klişeler gibi geliyor: Kahramanımızın mutsuz bir evliliği var çünkü çocuklarını bir kazada kaybetmişler, filan fıstık. Surrogates’la ilgili en mühim şikayetlerimden biri, bana göre en vurucu sahnesinin fragmanında gösterilmesi. İşin kötüsü, bu sahne filmin son dakikalarına ait, yani ciddi bir spoiler vermişler. Amaç seyircinin merakını cezbedecek çarpıcı bir fragman çıkartmak ortaya tamam, izleyiciyi filme çekmiş de oluyor üstelik, ama fragmanı izledikten sonra geriye bir şey kalmıyorsa, filmi ilk kez izleyen seyirci sonunu bilerek seyrediyorsa o seyircinin öfkelenmesi çok doğaldır (seyirci=ben). Yazık seyirciye.

Toparlamak gerekirse, yılın en iyi filmlerinden biri değil Surrogates. İyi bir bilimkurgu bile denemez kendisine. Ama gene de hoş bir seyirlik. Alt metni sağlam öncelikle. Çok yüzeysel kalmış, buna rağmen eli-yüzü düzgün denebilecek bir film çıkmış ortaya (çizgiromanı çok iyiydi belki). Eğer hafif bir aksiyon-bilimkurgu izleyip kafa dağıtmaksa amaç, yani beklentiler düşükse, izlerken iyi vakit geçecek demektir.