kitap özetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap özetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2009 Salı

Esrarengiz Palyaço


Sitemiz takipçilerinden birbaşka yazarımız Osman Erdoğan'ın yeni kitabı Esrarengiz Palyaço'yu sizler için tanıtıma sundu. Umarız ileri bir zamanda kitabın full halini de bizimle paylaşır. Kendilerine teşekkür ediyoruz..

Kitap özeti:
… Palyaço, dümdüz bir vadinin ortasında uzayıp giden yolda, geride bırakacağı bütün görüntülere dalgın ve düşünceli bir halde bakınıyor, bir yandan arabasını sürerken, diğer yandan da birbiriyle ilişkilendirdiği sebep ve sonuçlardan kurduğu türlü denklemlerle, kendindeki yabancıyı bulmaya, bu yabancının zoruyla girdiği yolu görmeye ve vardığı noktayı anlamaya çalışıyordu.

Palyaço’nun davranışlarındaki zarafet ve ancak büyük bir pandomim ustasından beklenilecek nitelikteki güçlü yüz ifadeleri, ani duygu değişikliklerini gösterebilmek için yaptığı geçişleri ve üzgünlükle mutsuzluk arasındaki ince detayları belirgin kılma başarısı, onda Palyaço’yu daha yakından tanımak için heyecanlı bir merak uyandırmıştı.

“Peki ya ondan sonrası?” diye sordu kendi kendisine “ondan sonrasını bana gördüğüm ve anladığım şeyler gösterecek. Hiçbir şeyi tam olarak bilip anlayamadığımız bu dünyada, aklımızın bize göstereceği dar, patika yolda yürüyüp gitmekten başka yapılacak bir şey yok,” diyordu içinden…

  • Kitabın Adı: ESRARENGİZ PALYAÇO
  • Yazan: Osman Erdoğan
  • Yayımcı: Alternatif Sanat Dizgi-Tasarım-Yayımcılık Ankara 2009
  • ISBN 978-605-60957-0-2
  • Sayfa Sayısı : 179
  • Dağıtımcı : Yüce Erek Yayınevi (Zaim Gök) Bayındır 1 Sokak Aksoy Çarşısı No: 27/3 Kızılay / ANKARA
  • Tel 0535 501 42 84
  • Yazarla İletişim : esrarengizpalyaco@hotmail.com

20 Mart 2009 Cuma

ince memed (Yaşar Kemal) ÖZET

"Kötü bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü çok tehlikeli bir dünya. Ben bu kötü dünyada bir yazar olmaktan da çok üzülüyorum. 40 kitap yazdım, 40 kitap ne getirdi bu memlekete bir türlü anlayamadım"
Yaşar Kemal

ROMANIN ÖZETİ :
Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Dikenliözü’ndeki beş köyden birisi Değirmenoluk’tur. Bu köyün insanları köylerinden dışarıya çıkmazlar. Onun için buraların kendine has kanun ve töreleri vardır. Bu kanun ve töreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Dışarıdan kimse gelmez ve karışmaz.
Köyün yağız delikanlılarından Memed günlerdir Abdi Ağa’nın tarlasını sürmektedir. Artık dayanamayacağını anlayınca herşeyi bırakıp Kemse Köyü’ne gider ve Süleyman’a sığınır. Memed’in bu yaptığı aslında bütün köy ahalisinin hayalidir. Memed kışı Kesme Köyü’nde geçirir. Anasını ve köyünü özlemiş olmasına rağmen dönmemekte kararlıdır. Bir gün köyden bir tanıdık onu görür ve bu haberi hemen Abdi Ağa’ya yetiştirir. Bunu öğrenen Abdi Ağa Süleyman’ın kapısına dikilir ve Memed alıp köye götürür. O yaz Memed hasatı yapar ve Abdi Ağa’nın topraklarını sürer. Abdi Ağa ise ceza olarak ona hasatın beşte birini verir. O kış Memed ve anası çok zorluk çekerler.
Memed arkadaşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Yolda iyi, mert bir eşkiya olan ve hayranlık duydukları Kara Ahmet’le karşılaşırlar. Kasabadaki yaşam Memed’i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hür olduğu bu hayat özlemiyle Memed sevgilisi Hatçe’yi kaçırmak için köye gider ve barber kaçarlar. Abdi Ağa’nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed’in kaçmalarının ardından Ağa’nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini sürerler. Nitekim bulurlar. Aralarında çatışma çıkar. Abdi Ağa’nın yeğeni ölür, Memed yaralanır ve kaçar. Hatçe ise yakalanır. Memed’in sığınacak bir yeri olmadığı için Deli Durdu denilen bir eşkiyanın çetesine sığınır. Çetenin yaptığı haksızlıkları gören Memed Deli Durdu’dan nefret eder.
Bu sırada Abdi Ağa Hatçe’yi cezalandırmak için ona bir tuzak kurar. Yeğenini Hatçe’nin öldürdüğüne jandarmaları ikna eder ve Hatçe hapishaneye düşer.
Eşkiyalığa iyice alışan Memed zulmetmeye dayanamaz ve çeteden ayrılıp yeni dostlar bulur ve onlarla gezmeye başlar. Bir gece köye geldiğinde anasının öldüğünü duyar ve Hatçe’nin başına gelenleri öğrenir. Ardından Abdi Ağa’nın izini sürmeye başlar.
Bu arada Abdi Ağa Memed’i ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Memed ise kasabada Hatçe’yi bulur ve bir yolunu bulup onu ve arkadaşını hapishaneden kaçırmayı başarır. Köylüleri de Abdi Ağa’ya karşı gelmeleri konusunda yüreklendirir. O kış köylüler Abdi Ağa’ya hasatlarından bir buğday tanesi bile vermezler.
Abdi Ağa Ankara’ya telgraf çeker ve Memed’in gizlendiği yeri ihbar eder. Jandarmalar Memed’i kıstırırlar. Aralarında çatışma çıkar. Tam bu sırada Hatçe doğum yapar. Memed eşi ve çocuğu için teslim olur fakat bu esnada Hatçe vurulur. Memed’in dünyası yıkılır. O sırada çıkan afla serbest kalır. Doğan çocuğunu Hatçe’nin hapishane arkadaşı alır ve Gaziantep’in bir köyüne götürür.
Olaylardan Abdi Ağa’yı sorumlu tutan Memed köye gelir ve Abdi Ağa’yı vurur. Bu duruma sevinen köylü bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.
KİTABIN ANA FİKRİ : En yüksek makamlarda bile olsak kimseye haksızlık etmeye hakkımız yoktur.

ince memed (Yaşar Kemal) ÖZET

"Kötü bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü çok tehlikeli bir dünya. Ben bu kötü dünyada bir yazar olmaktan da çok üzülüyorum. 40 kitap yazdım, 40 kitap ne getirdi bu memlekete bir türlü anlayamadım"
Yaşar Kemal

ROMANIN ÖZETİ :
Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Dikenliözü’ndeki beş köyden birisi Değirmenoluk’tur. Bu köyün insanları köylerinden dışarıya çıkmazlar. Onun için buraların kendine has kanun ve töreleri vardır. Bu kanun ve töreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Dışarıdan kimse gelmez ve karışmaz.
Köyün yağız delikanlılarından Memed günlerdir Abdi Ağa’nın tarlasını sürmektedir. Artık dayanamayacağını anlayınca herşeyi bırakıp Kemse Köyü’ne gider ve Süleyman’a sığınır. Memed’in bu yaptığı aslında bütün köy ahalisinin hayalidir. Memed kışı Kesme Köyü’nde geçirir. Anasını ve köyünü özlemiş olmasına rağmen dönmemekte kararlıdır. Bir gün köyden bir tanıdık onu görür ve bu haberi hemen Abdi Ağa’ya yetiştirir. Bunu öğrenen Abdi Ağa Süleyman’ın kapısına dikilir ve Memed alıp köye götürür. O yaz Memed hasatı yapar ve Abdi Ağa’nın topraklarını sürer. Abdi Ağa ise ceza olarak ona hasatın beşte birini verir. O kış Memed ve anası çok zorluk çekerler.
Memed arkadaşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Yolda iyi, mert bir eşkiya olan ve hayranlık duydukları Kara Ahmet’le karşılaşırlar. Kasabadaki yaşam Memed’i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hür olduğu bu hayat özlemiyle Memed sevgilisi Hatçe’yi kaçırmak için köye gider ve barber kaçarlar. Abdi Ağa’nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed’in kaçmalarının ardından Ağa’nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini sürerler. Nitekim bulurlar. Aralarında çatışma çıkar. Abdi Ağa’nın yeğeni ölür, Memed yaralanır ve kaçar. Hatçe ise yakalanır. Memed’in sığınacak bir yeri olmadığı için Deli Durdu denilen bir eşkiyanın çetesine sığınır. Çetenin yaptığı haksızlıkları gören Memed Deli Durdu’dan nefret eder.
Bu sırada Abdi Ağa Hatçe’yi cezalandırmak için ona bir tuzak kurar. Yeğenini Hatçe’nin öldürdüğüne jandarmaları ikna eder ve Hatçe hapishaneye düşer.
Eşkiyalığa iyice alışan Memed zulmetmeye dayanamaz ve çeteden ayrılıp yeni dostlar bulur ve onlarla gezmeye başlar. Bir gece köye geldiğinde anasının öldüğünü duyar ve Hatçe’nin başına gelenleri öğrenir. Ardından Abdi Ağa’nın izini sürmeye başlar.
Bu arada Abdi Ağa Memed’i ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Memed ise kasabada Hatçe’yi bulur ve bir yolunu bulup onu ve arkadaşını hapishaneden kaçırmayı başarır. Köylüleri de Abdi Ağa’ya karşı gelmeleri konusunda yüreklendirir. O kış köylüler Abdi Ağa’ya hasatlarından bir buğday tanesi bile vermezler.
Abdi Ağa Ankara’ya telgraf çeker ve Memed’in gizlendiği yeri ihbar eder. Jandarmalar Memed’i kıstırırlar. Aralarında çatışma çıkar. Tam bu sırada Hatçe doğum yapar. Memed eşi ve çocuğu için teslim olur fakat bu esnada Hatçe vurulur. Memed’in dünyası yıkılır. O sırada çıkan afla serbest kalır. Doğan çocuğunu Hatçe’nin hapishane arkadaşı alır ve Gaziantep’in bir köyüne götürür.
Olaylardan Abdi Ağa’yı sorumlu tutan Memed köye gelir ve Abdi Ağa’yı vurur. Bu duruma sevinen köylü bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.
KİTABIN ANA FİKRİ : En yüksek makamlarda bile olsak kimseye haksızlık etmeye hakkımız yoktur.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Küçük kardeş masalının gerçek sonu

Ben varmış, sen yokmuş! Biraz mutsuz, biraz öksüz, daracık mutsuz dünyasında kendi kaba sözcükleriyle oynayan parmak kadar bir Küçük Kardeş varmış.

Küçük Kardeş bir gün, pek tanımlayamadığı bir sözcükler dünyasında iyi yürekli bir dosta rastlamış.

Küçük Kardeş saf, tuhaf bir parmak çocuk. Geceler uzun, geceler kara, kapkara, karanlıkmış geceler o parlacık ışığı o yıldızı görmeden önce.

Yine böyle uzun, kara, kapkara bir gecede kendince yol alırken, en az kendisi kadar tuhaf bir ormana dalmış. Çok tuhaf bir yermiş burası. Neler yokmuş ki bu ormanda neler... Kimi soyunuyor, kimi bağırıyor, kimi küfrediyor. Ahlakî, gayrı alakî her şey satılıkmış burada. Alıcısı da çokmuş haa! Kimi çocuklara işkence ediyor, kimi hayvan seviyor! Kimi dövüyor, kimi dövdürüyormuş kendini. Garip bir acı ve zevk dünyası...

Sözcükler tekil, sözcükler sakilmiş! Kimi inliyor, kimi bağırıyor, kimi zevkle acı çekiyor, acı içinde çığlık gibi gülüyor kimi, kimi de haykırıyormuş. Sonuçta herkes birbirinin dilinden anlıyormuş.

Kimi ateş püskürüyor, kimi kan içiyor, kimi kırbaç sallıyor, kimi insan biçiyor, kimi yıldız uçuruyormuş! Ama karanlıktaki bu dünya bir düş değil, bir gerçekmiş. Gerçek ama karabasan. Parmak Çocuk korkmuş gördüklerinden. Çok korkmuş. Beyninin durmuşluğu değil, korkusu, zihninin açıklığıymış... Böyle korku, böyle panik, böyle ürkü, böyle dehşet içinde, korka korka bir çıkar yol araken rastlamış o dost yıldıza.

Bu iyi yürekli dost; kimi saldırgan, kimi vuran, kimi kıran, kimi haykıran bu sözcükler ormanında ona bir kapı açmış. O kendi ışığyla aydınlık dost yıldız Baha,
-'Kaybolacaksın. Buraya gel. Burada sana da yer var. Sözcüklerini geliştirebilir, kendini yetiştirebilirsin' demiş, elinden tutmuş, almış götürmüş kendi gibi bir aydınlık bir sabaha.

Parmak Çocuk iyi yürekli dosta uymuş. Girmiş o gülden sözcüklerin havada uçuştuğu, ilk kez görüp büyülendiği gül bahçesine. Bu bahçe, adına net denen kara ormandaki karanlıklardan farklı yerlerden biriymiş. Bu yüzden kendilerine 'ötekileriz' diyorlarmış.

Gel zaman, dur zaman Parmak Çocuk orada kendine bir abla bulmuş. Öyle sevmiş, öyle sevmiş ki bu ablayı. Ben anlatamam, ne bildiğim sözcükler, ne dilim yeter bu sevgiyi anlatmaya... (Burada iç geçiriyorum. Parmaklarım duruyor. Bir süre ara veriyorum. Bir sigara yakıyorum. Derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya devam ediyorum) .

Küçük Kadreş bir köşecikte 'perişan bir halde' kendi sözcükleriyle oyuna dalmışken, hiç beklemediği bir anda, elinde sihirli bir sopayla ışıklar saçan bir peri inmiş köşeciğine kendi kendine... Küçük Kardeş'e demiş ki:
-'Elden ele, dilden dile aktarılası.. Cepte taşınıp, baş ucuna asılası, okunası bir şiir olmuş her gece yatmadan önce. Yüreğine, diline, eline sağlık Halk Ozanı Kardeşim! Hoca moca hak getire ayrıca, Hoca yerine abla de bana. Bu hem sevimli, hem mütevazi. Ne hocalar köpürür, ne şair küser.. Şiir bile sevinir, Bana hitabın Peria Abla olursa' demiş baldan tatlı sözlerle... Bir sıcaklık düşmüş, bir daha çıkmamacasına çok özlediği bir abla düşmüş Parmak Çocuğun yüreğine...

Endişesiz, hiç çekinmeden abla demiş. Gerçekten abla bilmiş, anne bilmiş, baba bilmiş, dost bilmiş. Sığınacak dost bir yürek. Sevgi dolu, sıcacık bir yürek. Ya da öyle sanmış! Bir kaç pırıltılı gece boyunca neredeyse O'na bağımlı yaşamış. Her sabah kapanıp her akşam açılırmış bu kapı.

Akşam olup kapı açıldığında büyük bir heyecanla ablasının gelmesini beklermiş. Okuyunca ablasının her sözcüğünü minik yüreği havalanıp uçacak gibi pırrr pırr vuruyormuş sevinçten. Büyük heyecanla ilk derslerini almış ablasından. Dersi almış almasına da... Gel gör ki, daha yolun başında, bir iki sözcükten sonra, O'nu kaybetmiş. Ablasının sesi, sözü olmadan hiç bir şeyin de önemi yokmuş. Ablasının sözü olmadan hiç bir zevk almamış, ne kendi sözünden ne başkasının sözünden...

Önce ablasının yaşamında büyük fırtınalar kopmuş. Bir yakınını kaybetmiş, en yakını hastalanmış. Umarım O'nu da kaybetmemiştir! Ablanın yakınında bunlar olurken, Küçük Kardeş'i unutur gibi olmuş. Ama yine de bir aklı Küçük Kardeş'teymiş. Çabalıyor mu, öğreniyor mu, bocalıyor mu diye aklındaymış hep. Anlaşılan abla da Küçük Kardeş'i sevmiş! (mi desem) ?

Şimdi durup dururken bu soru niçin demeyin efendim. Geceler boyu, sayfalar dolusu yazılar yazan abla, Küçük Kardeş kendi karanlığında kaybolurken 'güle güle' ya da 'cehenneme kadar yolun var' bile demeyi büyük bir yük gibi görmüş de, bu soru ondan efendim!

Kimseyi kırmamak adına -çok basit bir gerçek vardır, uzaklarda en sevdigimden ayrı düşüren, cürmünden fazla yakarak yüreğime ateş düşüren- açıklayamam! Yeterince ipucu verdim. Çözemedi gitti ellerini öptüğüm!
Biri beni yaraladı. MarkoPaşa'ya gittim, beynime kurşun sıktı. Anladım ki bu dünyada boşum!
Günlerce çabaladım durdum kendimi affettirmek için. Böyle küçük mesajlar yazdım.

Hatamı kabul edip kendi özgür irademle kurduğun sehpada asılmaya geldim.
'Eksiğim kendi özümde
Darına durmaya geldim! '
Ben zaten kendimi affetmiyorken, bağışlanmayı da beklemeden uzun süre dargın kalıp beni dışladığı için çok değer verdiğim, kazandığımı sandığım sıcacık bir yüreği gücendirdiğim ve böyle bir haltı kendime yakıştıramadığım için bu gül bahçesinden ayrıldım.

Bu siteyi her açtığımda sıcak sözler görmeye alıştığım o sıcacık yüreğin çok uzağında olduğumu, hatta umurunda bile olmadığımı görmenin ezikliğini duyarak kahroluyordum. Ben ablamı çok sevmiştim. Şimden sonra O'nun bana çok kırıldığını, artık beni sevmediğini yüreğim bilse de, siteyi her açtığımda bunu yüzümde tokat gibi duyumsamadan uzaktaaan uzağa O'nu sevmeye devam edeceğim.

Artık üye olmadığıma göre suçumu açıklayabilirim. İki kardeş tanıdım bu sitede. Birisi ile MSN'de hiç kimse ile konuşmadığım kadar konuştum. Abla bildim. Ama O beni kardeş bilmemiş! Birisi tırnak işareti yüzünden eksi puan vereceğine, hepten beni sıfırlamak istedi. Çektiği kulağım öyle acıdı ki, ablalıklarını bildiğim için, MSN'de en uzun konuştuğum, abla bildiğim küçük kardeşe, aslında tırnağı unutmamın o kadar da büyük bir hata olmadığını yazdım. Aldığım yanıt şu:
-'Pardon! Anlamadım! Beni neden karıştırıyorsun? ' Bu mesajı alınca sanki o barışsever melek, bir anda eli baltalı bir amazona dönüşmüştü.
-'Ablanla halledersin! ' Tabii ki ablam halletti. Minettarım.

Ancak ablamın O'na yazdığı her güzel sözde 'ablan halletsin! ' sözü çınladı kulaklarımda. Bu sürekli devam etti ve kulaklarım artık bunu taşıyamayınca da ablama isim vermeden 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' gibi bir söz ettim. Bütün hatam budur. Ne büyük hataymış ki, 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' büyüdü dağlar oldu. Kıskanılan da, kıskanan da hâlâ büyük dost. 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' üç sözcükten daha büyük, daha korkunç bir patlama ile kardeşliğimizi kökünden söküp bir daha dönmemecesine kara ormanın görünmez, dönülmez derinliklerine fırlattı.

Anlaşılan küçücük cüssemle büyük lokma yiyemediğimden, cüssemden daha büyük söz etmiş, onulmaz yaralar açmışım! Masaldan hisse:

Cısss...! Bir daha olmasın Küçük Kardeş! Sen kendini harcarsın. Sen bozuk değilsin, harcamaya kalkma sakın!

Bu masal burada sonlandıktan sonra, gerçek dostluğun ne olduğunu bir kez daha öğrenmiş bulunuyoruz

Küçük kardeş masalının gerçek sonu

Ben varmış, sen yokmuş! Biraz mutsuz, biraz öksüz, daracık mutsuz dünyasında kendi kaba sözcükleriyle oynayan parmak kadar bir Küçük Kardeş varmış.

Küçük Kardeş bir gün, pek tanımlayamadığı bir sözcükler dünyasında iyi yürekli bir dosta rastlamış.

Küçük Kardeş saf, tuhaf bir parmak çocuk. Geceler uzun, geceler kara, kapkara, karanlıkmış geceler o parlacık ışığı o yıldızı görmeden önce.

Yine böyle uzun, kara, kapkara bir gecede kendince yol alırken, en az kendisi kadar tuhaf bir ormana dalmış. Çok tuhaf bir yermiş burası. Neler yokmuş ki bu ormanda neler... Kimi soyunuyor, kimi bağırıyor, kimi küfrediyor. Ahlakî, gayrı alakî her şey satılıkmış burada. Alıcısı da çokmuş haa! Kimi çocuklara işkence ediyor, kimi hayvan seviyor! Kimi dövüyor, kimi dövdürüyormuş kendini. Garip bir acı ve zevk dünyası...

Sözcükler tekil, sözcükler sakilmiş! Kimi inliyor, kimi bağırıyor, kimi zevkle acı çekiyor, acı içinde çığlık gibi gülüyor kimi, kimi de haykırıyormuş. Sonuçta herkes birbirinin dilinden anlıyormuş.

Kimi ateş püskürüyor, kimi kan içiyor, kimi kırbaç sallıyor, kimi insan biçiyor, kimi yıldız uçuruyormuş! Ama karanlıktaki bu dünya bir düş değil, bir gerçekmiş. Gerçek ama karabasan. Parmak Çocuk korkmuş gördüklerinden. Çok korkmuş. Beyninin durmuşluğu değil, korkusu, zihninin açıklığıymış... Böyle korku, böyle panik, böyle ürkü, böyle dehşet içinde, korka korka bir çıkar yol araken rastlamış o dost yıldıza.

Bu iyi yürekli dost; kimi saldırgan, kimi vuran, kimi kıran, kimi haykıran bu sözcükler ormanında ona bir kapı açmış. O kendi ışığyla aydınlık dost yıldız Baha,
-'Kaybolacaksın. Buraya gel. Burada sana da yer var. Sözcüklerini geliştirebilir, kendini yetiştirebilirsin' demiş, elinden tutmuş, almış götürmüş kendi gibi bir aydınlık bir sabaha.

Parmak Çocuk iyi yürekli dosta uymuş. Girmiş o gülden sözcüklerin havada uçuştuğu, ilk kez görüp büyülendiği gül bahçesine. Bu bahçe, adına net denen kara ormandaki karanlıklardan farklı yerlerden biriymiş. Bu yüzden kendilerine 'ötekileriz' diyorlarmış.

Gel zaman, dur zaman Parmak Çocuk orada kendine bir abla bulmuş. Öyle sevmiş, öyle sevmiş ki bu ablayı. Ben anlatamam, ne bildiğim sözcükler, ne dilim yeter bu sevgiyi anlatmaya... (Burada iç geçiriyorum. Parmaklarım duruyor. Bir süre ara veriyorum. Bir sigara yakıyorum. Derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya devam ediyorum) .

Küçük Kadreş bir köşecikte 'perişan bir halde' kendi sözcükleriyle oyuna dalmışken, hiç beklemediği bir anda, elinde sihirli bir sopayla ışıklar saçan bir peri inmiş köşeciğine kendi kendine... Küçük Kardeş'e demiş ki:
-'Elden ele, dilden dile aktarılası.. Cepte taşınıp, baş ucuna asılası, okunası bir şiir olmuş her gece yatmadan önce. Yüreğine, diline, eline sağlık Halk Ozanı Kardeşim! Hoca moca hak getire ayrıca, Hoca yerine abla de bana. Bu hem sevimli, hem mütevazi. Ne hocalar köpürür, ne şair küser.. Şiir bile sevinir, Bana hitabın Peria Abla olursa' demiş baldan tatlı sözlerle... Bir sıcaklık düşmüş, bir daha çıkmamacasına çok özlediği bir abla düşmüş Parmak Çocuğun yüreğine...

Endişesiz, hiç çekinmeden abla demiş. Gerçekten abla bilmiş, anne bilmiş, baba bilmiş, dost bilmiş. Sığınacak dost bir yürek. Sevgi dolu, sıcacık bir yürek. Ya da öyle sanmış! Bir kaç pırıltılı gece boyunca neredeyse O'na bağımlı yaşamış. Her sabah kapanıp her akşam açılırmış bu kapı.

Akşam olup kapı açıldığında büyük bir heyecanla ablasının gelmesini beklermiş. Okuyunca ablasının her sözcüğünü minik yüreği havalanıp uçacak gibi pırrr pırr vuruyormuş sevinçten. Büyük heyecanla ilk derslerini almış ablasından. Dersi almış almasına da... Gel gör ki, daha yolun başında, bir iki sözcükten sonra, O'nu kaybetmiş. Ablasının sesi, sözü olmadan hiç bir şeyin de önemi yokmuş. Ablasının sözü olmadan hiç bir zevk almamış, ne kendi sözünden ne başkasının sözünden...

Önce ablasının yaşamında büyük fırtınalar kopmuş. Bir yakınını kaybetmiş, en yakını hastalanmış. Umarım O'nu da kaybetmemiştir! Ablanın yakınında bunlar olurken, Küçük Kardeş'i unutur gibi olmuş. Ama yine de bir aklı Küçük Kardeş'teymiş. Çabalıyor mu, öğreniyor mu, bocalıyor mu diye aklındaymış hep. Anlaşılan abla da Küçük Kardeş'i sevmiş! (mi desem) ?

Şimdi durup dururken bu soru niçin demeyin efendim. Geceler boyu, sayfalar dolusu yazılar yazan abla, Küçük Kardeş kendi karanlığında kaybolurken 'güle güle' ya da 'cehenneme kadar yolun var' bile demeyi büyük bir yük gibi görmüş de, bu soru ondan efendim!

Kimseyi kırmamak adına -çok basit bir gerçek vardır, uzaklarda en sevdigimden ayrı düşüren, cürmünden fazla yakarak yüreğime ateş düşüren- açıklayamam! Yeterince ipucu verdim. Çözemedi gitti ellerini öptüğüm!
Biri beni yaraladı. MarkoPaşa'ya gittim, beynime kurşun sıktı. Anladım ki bu dünyada boşum!
Günlerce çabaladım durdum kendimi affettirmek için. Böyle küçük mesajlar yazdım.

Hatamı kabul edip kendi özgür irademle kurduğun sehpada asılmaya geldim.
'Eksiğim kendi özümde
Darına durmaya geldim! '
Ben zaten kendimi affetmiyorken, bağışlanmayı da beklemeden uzun süre dargın kalıp beni dışladığı için çok değer verdiğim, kazandığımı sandığım sıcacık bir yüreği gücendirdiğim ve böyle bir haltı kendime yakıştıramadığım için bu gül bahçesinden ayrıldım.

Bu siteyi her açtığımda sıcak sözler görmeye alıştığım o sıcacık yüreğin çok uzağında olduğumu, hatta umurunda bile olmadığımı görmenin ezikliğini duyarak kahroluyordum. Ben ablamı çok sevmiştim. Şimden sonra O'nun bana çok kırıldığını, artık beni sevmediğini yüreğim bilse de, siteyi her açtığımda bunu yüzümde tokat gibi duyumsamadan uzaktaaan uzağa O'nu sevmeye devam edeceğim.

Artık üye olmadığıma göre suçumu açıklayabilirim. İki kardeş tanıdım bu sitede. Birisi ile MSN'de hiç kimse ile konuşmadığım kadar konuştum. Abla bildim. Ama O beni kardeş bilmemiş! Birisi tırnak işareti yüzünden eksi puan vereceğine, hepten beni sıfırlamak istedi. Çektiği kulağım öyle acıdı ki, ablalıklarını bildiğim için, MSN'de en uzun konuştuğum, abla bildiğim küçük kardeşe, aslında tırnağı unutmamın o kadar da büyük bir hata olmadığını yazdım. Aldığım yanıt şu:
-'Pardon! Anlamadım! Beni neden karıştırıyorsun? ' Bu mesajı alınca sanki o barışsever melek, bir anda eli baltalı bir amazona dönüşmüştü.
-'Ablanla halledersin! ' Tabii ki ablam halletti. Minettarım.

Ancak ablamın O'na yazdığı her güzel sözde 'ablan halletsin! ' sözü çınladı kulaklarımda. Bu sürekli devam etti ve kulaklarım artık bunu taşıyamayınca da ablama isim vermeden 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' gibi bir söz ettim. Bütün hatam budur. Ne büyük hataymış ki, 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' büyüdü dağlar oldu. Kıskanılan da, kıskanan da hâlâ büyük dost. 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' üç sözcükten daha büyük, daha korkunç bir patlama ile kardeşliğimizi kökünden söküp bir daha dönmemecesine kara ormanın görünmez, dönülmez derinliklerine fırlattı.

Anlaşılan küçücük cüssemle büyük lokma yiyemediğimden, cüssemden daha büyük söz etmiş, onulmaz yaralar açmışım! Masaldan hisse:

Cısss...! Bir daha olmasın Küçük Kardeş! Sen kendini harcarsın. Sen bozuk değilsin, harcamaya kalkma sakın!

Bu masal burada sonlandıktan sonra, gerçek dostluğun ne olduğunu bir kez daha öğrenmiş bulunuyoruz

Küçük kardeş masalının gerçek sonu

Ben varmış, sen yokmuş! Biraz mutsuz, biraz öksüz, daracık mutsuz dünyasında kendi kaba sözcükleriyle oynayan parmak kadar bir Küçük Kardeş varmış.

Küçük Kardeş bir gün, pek tanımlayamadığı bir sözcükler dünyasında iyi yürekli bir dosta rastlamış.

Küçük Kardeş saf, tuhaf bir parmak çocuk. Geceler uzun, geceler kara, kapkara, karanlıkmış geceler o parlacık ışığı o yıldızı görmeden önce.

Yine böyle uzun, kara, kapkara bir gecede kendince yol alırken, en az kendisi kadar tuhaf bir ormana dalmış. Çok tuhaf bir yermiş burası. Neler yokmuş ki bu ormanda neler... Kimi soyunuyor, kimi bağırıyor, kimi küfrediyor. Ahlakî, gayrı alakî her şey satılıkmış burada. Alıcısı da çokmuş haa! Kimi çocuklara işkence ediyor, kimi hayvan seviyor! Kimi dövüyor, kimi dövdürüyormuş kendini. Garip bir acı ve zevk dünyası...

Sözcükler tekil, sözcükler sakilmiş! Kimi inliyor, kimi bağırıyor, kimi zevkle acı çekiyor, acı içinde çığlık gibi gülüyor kimi, kimi de haykırıyormuş. Sonuçta herkes birbirinin dilinden anlıyormuş.

Kimi ateş püskürüyor, kimi kan içiyor, kimi kırbaç sallıyor, kimi insan biçiyor, kimi yıldız uçuruyormuş! Ama karanlıktaki bu dünya bir düş değil, bir gerçekmiş. Gerçek ama karabasan. Parmak Çocuk korkmuş gördüklerinden. Çok korkmuş. Beyninin durmuşluğu değil, korkusu, zihninin açıklığıymış... Böyle korku, böyle panik, böyle ürkü, böyle dehşet içinde, korka korka bir çıkar yol araken rastlamış o dost yıldıza.

Bu iyi yürekli dost; kimi saldırgan, kimi vuran, kimi kıran, kimi haykıran bu sözcükler ormanında ona bir kapı açmış. O kendi ışığyla aydınlık dost yıldız Baha,
-'Kaybolacaksın. Buraya gel. Burada sana da yer var. Sözcüklerini geliştirebilir, kendini yetiştirebilirsin' demiş, elinden tutmuş, almış götürmüş kendi gibi bir aydınlık bir sabaha.

Parmak Çocuk iyi yürekli dosta uymuş. Girmiş o gülden sözcüklerin havada uçuştuğu, ilk kez görüp büyülendiği gül bahçesine. Bu bahçe, adına net denen kara ormandaki karanlıklardan farklı yerlerden biriymiş. Bu yüzden kendilerine 'ötekileriz' diyorlarmış.

Gel zaman, dur zaman Parmak Çocuk orada kendine bir abla bulmuş. Öyle sevmiş, öyle sevmiş ki bu ablayı. Ben anlatamam, ne bildiğim sözcükler, ne dilim yeter bu sevgiyi anlatmaya... (Burada iç geçiriyorum. Parmaklarım duruyor. Bir süre ara veriyorum. Bir sigara yakıyorum. Derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya devam ediyorum) .

Küçük Kadreş bir köşecikte 'perişan bir halde' kendi sözcükleriyle oyuna dalmışken, hiç beklemediği bir anda, elinde sihirli bir sopayla ışıklar saçan bir peri inmiş köşeciğine kendi kendine... Küçük Kardeş'e demiş ki:
-'Elden ele, dilden dile aktarılası.. Cepte taşınıp, baş ucuna asılası, okunası bir şiir olmuş her gece yatmadan önce. Yüreğine, diline, eline sağlık Halk Ozanı Kardeşim! Hoca moca hak getire ayrıca, Hoca yerine abla de bana. Bu hem sevimli, hem mütevazi. Ne hocalar köpürür, ne şair küser.. Şiir bile sevinir, Bana hitabın Peria Abla olursa' demiş baldan tatlı sözlerle... Bir sıcaklık düşmüş, bir daha çıkmamacasına çok özlediği bir abla düşmüş Parmak Çocuğun yüreğine...

Endişesiz, hiç çekinmeden abla demiş. Gerçekten abla bilmiş, anne bilmiş, baba bilmiş, dost bilmiş. Sığınacak dost bir yürek. Sevgi dolu, sıcacık bir yürek. Ya da öyle sanmış! Bir kaç pırıltılı gece boyunca neredeyse O'na bağımlı yaşamış. Her sabah kapanıp her akşam açılırmış bu kapı.

Akşam olup kapı açıldığında büyük bir heyecanla ablasının gelmesini beklermiş. Okuyunca ablasının her sözcüğünü minik yüreği havalanıp uçacak gibi pırrr pırr vuruyormuş sevinçten. Büyük heyecanla ilk derslerini almış ablasından. Dersi almış almasına da... Gel gör ki, daha yolun başında, bir iki sözcükten sonra, O'nu kaybetmiş. Ablasının sesi, sözü olmadan hiç bir şeyin de önemi yokmuş. Ablasının sözü olmadan hiç bir zevk almamış, ne kendi sözünden ne başkasının sözünden...

Önce ablasının yaşamında büyük fırtınalar kopmuş. Bir yakınını kaybetmiş, en yakını hastalanmış. Umarım O'nu da kaybetmemiştir! Ablanın yakınında bunlar olurken, Küçük Kardeş'i unutur gibi olmuş. Ama yine de bir aklı Küçük Kardeş'teymiş. Çabalıyor mu, öğreniyor mu, bocalıyor mu diye aklındaymış hep. Anlaşılan abla da Küçük Kardeş'i sevmiş! (mi desem) ?

Şimdi durup dururken bu soru niçin demeyin efendim. Geceler boyu, sayfalar dolusu yazılar yazan abla, Küçük Kardeş kendi karanlığında kaybolurken 'güle güle' ya da 'cehenneme kadar yolun var' bile demeyi büyük bir yük gibi görmüş de, bu soru ondan efendim!

Kimseyi kırmamak adına -çok basit bir gerçek vardır, uzaklarda en sevdigimden ayrı düşüren, cürmünden fazla yakarak yüreğime ateş düşüren- açıklayamam! Yeterince ipucu verdim. Çözemedi gitti ellerini öptüğüm!
Biri beni yaraladı. MarkoPaşa'ya gittim, beynime kurşun sıktı. Anladım ki bu dünyada boşum!
Günlerce çabaladım durdum kendimi affettirmek için. Böyle küçük mesajlar yazdım.

Hatamı kabul edip kendi özgür irademle kurduğun sehpada asılmaya geldim.
'Eksiğim kendi özümde
Darına durmaya geldim! '
Ben zaten kendimi affetmiyorken, bağışlanmayı da beklemeden uzun süre dargın kalıp beni dışladığı için çok değer verdiğim, kazandığımı sandığım sıcacık bir yüreği gücendirdiğim ve böyle bir haltı kendime yakıştıramadığım için bu gül bahçesinden ayrıldım.

Bu siteyi her açtığımda sıcak sözler görmeye alıştığım o sıcacık yüreğin çok uzağında olduğumu, hatta umurunda bile olmadığımı görmenin ezikliğini duyarak kahroluyordum. Ben ablamı çok sevmiştim. Şimden sonra O'nun bana çok kırıldığını, artık beni sevmediğini yüreğim bilse de, siteyi her açtığımda bunu yüzümde tokat gibi duyumsamadan uzaktaaan uzağa O'nu sevmeye devam edeceğim.

Artık üye olmadığıma göre suçumu açıklayabilirim. İki kardeş tanıdım bu sitede. Birisi ile MSN'de hiç kimse ile konuşmadığım kadar konuştum. Abla bildim. Ama O beni kardeş bilmemiş! Birisi tırnak işareti yüzünden eksi puan vereceğine, hepten beni sıfırlamak istedi. Çektiği kulağım öyle acıdı ki, ablalıklarını bildiğim için, MSN'de en uzun konuştuğum, abla bildiğim küçük kardeşe, aslında tırnağı unutmamın o kadar da büyük bir hata olmadığını yazdım. Aldığım yanıt şu:
-'Pardon! Anlamadım! Beni neden karıştırıyorsun? ' Bu mesajı alınca sanki o barışsever melek, bir anda eli baltalı bir amazona dönüşmüştü.
-'Ablanla halledersin! ' Tabii ki ablam halletti. Minettarım.

Ancak ablamın O'na yazdığı her güzel sözde 'ablan halletsin! ' sözü çınladı kulaklarımda. Bu sürekli devam etti ve kulaklarım artık bunu taşıyamayınca da ablama isim vermeden 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' gibi bir söz ettim. Bütün hatam budur. Ne büyük hataymış ki, 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' büyüdü dağlar oldu. Kıskanılan da, kıskanan da hâlâ büyük dost. 'biri kardeşliğimizi kıskanmış' üç sözcükten daha büyük, daha korkunç bir patlama ile kardeşliğimizi kökünden söküp bir daha dönmemecesine kara ormanın görünmez, dönülmez derinliklerine fırlattı.

Anlaşılan küçücük cüssemle büyük lokma yiyemediğimden, cüssemden daha büyük söz etmiş, onulmaz yaralar açmışım! Masaldan hisse:

Cısss...! Bir daha olmasın Küçük Kardeş! Sen kendini harcarsın. Sen bozuk değilsin, harcamaya kalkma sakın!

Bu masal burada sonlandıktan sonra, gerçek dostluğun ne olduğunu bir kez daha öğrenmiş bulunuyoruz

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Gazap üzümleri -John Steinbeck (özet)


Gazap ÜzÜmlerİ
Birini öldürdüğünden on yedi yıl hapse mahkum edilen,fakat dört sene sonra şartlı olarak serbest bırakılan Tom Joad,toz fırtınalarının çıplak hale getirdiği yollardan geçerek bir kamyon sırtında evine dönmektedir.Tom,daha sonra,tarlalar arasında yürürken ,yoldan geçen bir kamyonun tekerleklerinin fırlatıp attığı bir kaplumbağa görür. Kabuğuna yulaf ve arpa tohumları gömülmüş bu kaplumbağa, tekrar ayakları üzerine gelmeye çalışırken,bu tohumlardan bazılarını yere bırakır.Tom,kaplumbağayı cebine koyar.Hayvanın kabuğunda şimdi, başka bir yerde toprağa bırakılacak tohumlar vardır.Mücadele ve yeniden doğuşun bu simgesi,Tom’un gelişini-kendisini on sene önce vaftiz eden-Jim Casy ile buluşmasıyla bağlar. Jim dini inanışlarını kaybettiğini itiraf eder.Fakat insanlara yardım etmek için kendisine yeni bir yol bulacağını da kesinlikle söyler.
İkisi,beraberce hayat kalmamış,terk edilmiş Joad çiftliğine giderler. Diğer ortakçı çiftçiler gibi Joad’lar da kurumuş topraklarından ürün alamadıklarından ötürü,toprak ağasına borçlarını ödeyememiş ve bu yüzden çiftlikten atılmışlardır.Ekonomik güçlükler yüzünden pamuk yetiştirmeye mecbur kalan ortakçı çiftçiler,değişik ürün yetiştiremediklerinden, istemeyerek de olsa,bile bile toprağı yozlaştırmışlardır.Şimdi toprak sahipleri,iki ülkenin doğusundaki para babaları kendilerini sıkıştırmaktadırlar.Ürünü ortakçılarla paylaşmak istemezler.Ortakçıları topraktan atarak ve tek bir traktör kullanarak,sadece bir kişiye ücret ödeyecekler ve bütün ürünü kendilerine alacaklardır.Böylece ortakçılar evlerinden atılmalı; toprak,son parasına kurtulduktan sonra,bankacıları tatmin etmek için de satılmalıdır.Ne yapacağını bilemeyen,kızgınlık ve çaresizlik içinde bunalan ortakçı çiftçiler de,kimler olduklarını dahi bilmedikleri düşmanlarına karşı ümitsiz bir mücadele içindedirler.
Tom ve Jim,civardaki amcalarının yanında kalan ve ellerindeki beş on kuruşla,iş imkanlarının fazla olduğu söylenen California’ya gitmek üzere hazırlanan Joad ailesini bulurlar.Aile Jim Casyi’ de davet eder ve on üç kişi,kırık dökük,gıcırtılı bir kamyonla yola çıkarlar.Bu kamyonu alabilmek için Joad’lar tarım aletlerinden başka,hemen hemen bütün kişisel eşyalarını da satmışlardır.Kendilerine her zaman lazım olacak eşyalarını satarak elde ettikleri 200 doların hemen hemen yarısı,kamyonu satın almak için elden çıkarılır.Son dakikada büyükbaba gitmek istemez.Fakat aile,yaşlı adamı zorla sürükler,kamyona bindirir ve Joad ailesi Batıya doğru yola çıkar.
66 numaralı karayolu üzerinde giden kamyon,eyalet sınırına doğru yol almaktadır.Tom, sınırı geçtiği zaman hapishaneden tahliye edilmesinin şartını çiğnemiş olacağını bilir;fakat ailenin kendisine ihtiyacı olduğunu da bildiğinden onlarla kalmayı tercih eder.Eyalet sınırına varmadan,büyükbaba kalp krizi geçirerek ölür.Gömme işlemini normal yoldan yapmak için paraları olmadığından,Joad’lar büyükbabayı yol kenarında kazdıkları bir çukura gömerler.Dini ayini Casy yapar.Köhne bir otomobille aynı yolda giden Wilson adındaki iyi bir karı koca da Joad kervanına katılır. Yolda, benzin istasyonlarında ve yol kenarlarındaki hamburgercilerde herkes,insan dolu bu kamyonu hayretle süzer.Zaman zaman,şefkat hisleriyle hareket eden garson kızlar,onlara ucuz ekmek verir,kurabiye getirir.Fakat Batıya doğru yollarına devam ettikçe,halk,onları kuşku ve düşmanca tavırlarla karşılar.
Texas eyaletinde Wilson’ların otomobili bozulur.Baba Joad ve Tom, Anne Joad’a zaman yitirmemek için kamyonla yola devam etmelerini söylerler.Ailenin parçalanacağından endişe eden Anne Joad, ailenin parçalanmasına izin vermeyeceğini belirterek karşı gelir ve bunu söylerken elindeki krikoyu sallar.Kadın,Wilson’ların otomobili onarılıncaya kadar biraz ilerdeki bir kamp yerinde beklemeye razı olur.Artık buradan itibaren,zaman zaman ailenin azmini kıracak olaylara rağmen,kadının sarsılmaz inancı ailenin cesaretini ayakta tutar.Texas’tan ayrılmadan önce,California’dan dönen bir göçebe işçi,el ilanlarının halkı nasıl yanılttığını anlatır.Sözgelimi bir işyerinin sahibi 800 işçiye ihtiyacı olduğunu ilan eder.5000 kişi müracaat eder.Böylece karınları en fazla aç olan işçilerin en az para ile çalışacaklarından emin olan patron ücretleri azaltabildiği kadar azaltır.
Joad’lar,yollarına devam eder,New Mexico ve Arizona eyaletleri üzerinden California çölü sınırına ulaşırlar.Orada,Okie kelimesini ilk kez işitirler.Bu,Oklahoma göçebe işçilerine hakaret olarak kullanılan ve fazlalık.gereksiz varlık anlamına gelen bir kelimedir.Çöle girmeden biraz önce, nehrin kenarında,Noah aileyi terk eder.Gece konaklamak için dururlar. Şerifler onları tutuklamakla tehdit eder ve zararlı yaratıklarmış gibi davranırlar.Anne Joad bir şerifin muamelesine sinirlenir ve elindeki tava ile üzerine yürür.
Tom,Anne Joad ile şakalaşır ve ondan sonra da Noah’ın ayrıldığını söyler.Zaten büyükannenin,kendini bilemeyecek derecede aklını kaybetmesine ve kuvvetten düşmesine ve de Bayan Wilson’un hastalığına üzülen Anne Joad’ı,Noah’ın ayrılması daha çok sarsar.Bayan Wilson’un hastalığı yüzünden Wilson’lar yolculuğa devam edemeselerde Anne Joad,ailesini yine de kamyona bindirir ve yola koyulurlar.
Çölün öteki ucuna yaklaşırken,verimli topraklarıyla California vadisi önlerine açılır.Hepsi hayret,heyecan ve coşkunluk içindedirler.Fakat bu sırada,Anne Joad,geceleyin çölü geçtikleri sırada büyükannenin öldüğünü söyler.Gecikmelerinden korktuğu için sesini çıkartmamış,bütün gece ölü kadının yanında yatmıştır.Kamyonun bir köşesinde Connie ve Rose Sharon aşk yaparlar.Her şeye rağmen artık California’dadırlar.
Hooverville kampında Joad’lar bir çadır kurar ve Anne Joad ailenin işlerini düzene koymak için harekete geçer.Fakat iş yoktur.John Amca kendisini içkiye verir.Connie de gebe karısını terk eder.Şeriflerden biri, hepsine gözdağı verir ve bir kadına da ateş eder.Tom onun elindeki silahı alır ve tekmeleyerek bayıltır.Serbest bırakılma şartını ihlal eden Tom’un yeniden hapsedilmesini önlemek için Casy bütün suçu yüklenir ve polise gider.Amerikan Lejyonerlerinin kampı yakacakları öğrenilince,kamptan ayrılmaya karar verirler.Joad’lar kamptan ayrıldıkları sırada Tom,polislerin güneye gitmeleri için verdikleri emri dinlemez,kamyonu kuzeye sürer. Anne Joad,onu yatıştırır,onurlarından fedakarlık etmeyeceklerini ve halkın kendileri olduğunu söyleyerek,onları yollarından hiçbir şeyin geri çeviremeyeceğini belirtir.
Weedpatch denen bir hükümet kampında işler daha iyi gider. Kendilerine insan muamelesi yapılan ve saldırgan şeriflerden korunan göçebe işçiler burada bir kooperatif kurmuşlar ve çocukları okuma-yazma öğrenmiştir.İnsancıl,fakat her taraftan kuşatılmış bir işveren Tom’a iş verir ve kabadayıların,cumartesi gecesi yapılacak danslı eğlence sırasında zorluk çıkarmamaları için kendisini uyarır;kampta kalanlar,herhangi bir olay sırasında nasıl hareket edeceklerini planlarlar.Dans sırasında kabadayılar içeri girerken,silahlı şerifler kamp dışında isyan işaretinin verilmesini beklerler;çünkü kanun,onların ancak o zaman girebilmelerine izin vermektedir.İsyan işareti verilmez.Tom ve diğerleri olay çıkarmak isteyen kabadayıları,kaldırıp kaldırıp kampı çevreleyen çitin öte yanına fırlatmışlardır.Dans olaysız devam eder.
Aradan bir ay geçmesine rağmen Joad ailesinde,Tom dışında hiç kimse çalışmamıştır. Tom’un çalıştığı gün sayısı da sadece beştir.Anne Joad hiç olmazsa Baba Joad’ın yaşama şevk ve arzusunu kaybetmemesi için başka tarafa gitmelerinde ısrar eder.Kadın her şeyden önce aile bireyleri arasında en fazla sevdiği Tom’un,diğerlerine örnek olacak şekilde korunmasını ister.Joad’lar kuzeye hareket eder ve bir şeftali fidanlığının sahibi onlara iş verir. Adam her üç kova sağlam,lekelenmemiş şeftali için beş sent ödeyecektir.Bütün aile güneş batana kadar çalışır,fakat sadece bir dolar kazanırlar.İşin kötüsü çevredeki lokantaların fiyatları öylesine yüksektir ki bir dolarla doğru dürüst bir yemek bile yiyemeyeceklerini görürler.
Tom o gece gizlice kamptan çıkar.Kamp dışındaki silahlı bekçiler, kamptaki meyve toplayıcılarını dış tahrikçilerden koruduklarını söylerler. Tarlalar arasındaki bir çadırda Tom,Jim Casy’i görür.Casy,şimdi liderdir. Çiftlik ve bahçe sahiplerinin işçi ücretlerini indirmek için kullandıkları yolları engellemeye çalışan bir grev düzenleyicisidir.Tom ve Jim konuşurlarken,yakınlarda sesler işitirler ve birdenbire yüzlerine ışık tutulur.İki kişi Casy’nin üzerine atlar.Bir tanesi elindeki kazma sapını Casy’nin kafasına indirir.Tom,adamın elindeki sopayı alır ve kafasına vurur.Olay yerinden kaçan Tom,kimseye görünmeden Joad ailesinin kaldığı çaldığı çadıra girer.Olup bitenleri aile bireylerine anlatır ve ayrılması gerektiğinde ısrar eder.Joad Anne ve doğurmak üzere olan Rose Sharon;kalması için Tom’a yalvarırlar. Tom sonunda kalmaya razı olur.
Çalıştıkları yerde ücret iyice düşürülmüş,üç kova şeftali için verilecek para iki buçuk sente indirilmiştir.genç Winfield açlıktan bayılır ve polisler de Tom’un üzerini ararlar.Çılgına dönen Joad’lar,Tom’u iki yatak şiltesi arasında gizleyerek kamptan ayrılırlar.Aile kuzeye doğru devam eder.Bir pamuk kampına vardıklarında kendilerine bir tren vagonunda kalmaları söylenir.Yüzü hala şişkin olan Tom,bir su yatağında saklanır.Bir çocuk kavgası sırasında,Ruthie bir çocuğa ağabeyinin bir şerifi öldürdüğünü gururla anlatır.Bunu duyan Anne Joad,Tom’a kaçmasını söyler.Tom,Anne Joad’a Jim Cay’nin görevini devam ettireceğini belirtir. Endişe içindeki Anne Joad,Tom’u kaçması konusunda ikna eder ve biraz da para verir.Tom işlerini yoluna koyduktan sonra parayı ödeyeceğine dair söz verir ve kaçar.
Baba Joad ise,ailesinin yönetiminin elinden kaçtığını hisseder.Daha da kötüsü Baba Joad aileyi yönetmek de istemez.Joad’lar kısa bir süre daha pamuk toplamaya devam ederler. Sağanak halinde yağan mevsim yağmuru bu işe son verir.İşçiler arasında hastalık baş gösterir.Onur ve gururun yerini hırsızlık ve dilencilik alır.Yerli Californialılar göçebe işçilere eskisinden de çok düşmanlık beslerler;polisin Okie’leri dövmesini ve eyaletten sürmesini isterler.Baskı altındaki bu göçebe işçilerin hissettikleri gazap onları bir arada tutar.
Hayatın ve ölümün karşıt noktası,kaplumbağa ve tohumun imajını yansıtır.Yağan sağanak yağmurlar suların yükselmesine neden olur. Erkekler yükselen suları önlemek için setler kazarken,Rose Sharon vagonda çocuğunu doğurur.Bebek ölü doğmuştur.Taşan sular vagona doğru yükselirken Baba ve Anne Joad ,Rose Sharon’u kuru bir samanlığa götürürler. Orada yaşlı bir çiftçinin açlıktan ölmek üzere olduğunu görürler.Bu adamın yanına yatan Rose Sharon süt dolu göğüslerini hastaya uzatarak ona meme vermeye çalışır.Onu ölümden kurtarır.