16 Mart 2006 Perşembe

Yıldırım Türker veya Bir Şiiri Aramak

Siz bilmezsiniz ne kadar aradım. Aramanın türlü halleriyle. Ev bir dehlizmiş meğer, atılmalardan kurulu bir enkaz. kişisel bir gömü. Zaten aramak en tutkulu işimdir böylece bilesiniz. O kitabı bir yerlerden bulmalı öyleyse. O kitaba olan ihtiyacım güpegündüz bir tehdit. İç hesaplaşmalar deyin siz buna, ben ev kazaları. Geçmişimiz vardı o kitapla, siz bilmezsiniz ya da bilirsiniz ne farkeder boş bir apartmanın en üst katında, perdesiz bir pencereden bakarken şehrin zifiri taraflarına, hayatı bir kitaba dayandırmayı. Başkaca bir şey yoktur bir ihtimal, sığınılacak en küçük objede belirirsiniz, en agresif halinizdir bu olsa olsa.
Ne kadar aradım, baskısı tükenmiş olmalı. Bir kopyasına ihtiyacım var bu muhakkak. Ey oğul arama motorlarında boşuna metafor arama. İndirilmiş bir duygudan öteye gidemezsin.
Sonunda yalvarırken yakalanma ihtimalim var beynime. Ey beyin, binlerce yazarın yüzü suyu hürmetine, hatırla. Kargış et çıkar, bir zamanlar ezbere bildiğim sayfaları. İhvanın ve revanın uğruna beni utandırma. Bul çıkart, zihnin grift yollarından, o şiiri, gün ağarmadan önce.
Kişioğluyum, benzemek ve bezenmek isterim. O şiiri hayatıma bir miğfer yapmalıyım. Onda yaşayıp, onda soluk almalıyım. Sevgilime okumalıyım, ki olasılık manzaraya da ihtiyacım olacak.
Ama nereden bulmalı şimdi, o şiiri. Bulunmaz ne kıymetli. Hiç değilse hatırladığım kadarıyla. Yıldırım beni bağışla.
YABANCI

Ellerim hep yaşlıydı
Uzun uzun seyrederdim
Kemikleri çıkmış damarları fırlamış
kırış kırış ellerimi
Büyüdükçe de hiç benim olmadı bu eller
Dokunsam
bir başkasının elleri
dokunurdu sanki sevgilime

Çocukken bir başkasının hayatına
doğmuş olduğuma inanırdım
Bir bozacının oğluymuşum aslında
Beni bulduğu yermiş hayatım
Kış geceleri o sıkıcı çatı katında
Kulağım hep dışarıdaydı
8 yaşında kendimi astığımda
Mükemmel bir ilmekle
Ben o küçük sürgünü de
idam etmiştim zaten

bir başkası olmak istedim hep
bir başkası
tanımadığım biri
bir yabancı
ürpererek içine girsem beni ağırlayan kalıbın
o hayat benim olsa
o gövde benim
bir başkası olmak istedim hep
bir başkası
ben dar geldikçe kanatlı ruhuma

kaç kez de başardım üstelik
biri oldum olmasına ya
sonra hızla alıştım
yine ben demeye
o tuhaf yabancıya
o tuhaf yabancıya
Yıldırım Türker ( Cihangir Kedileri)

Şiddet ve Okul

Ceketin düğmeleri ne işe yarar?
Parçalı bir kıyafettir ceket. Ön tarafta iki kısımlıdır. Sadece birleştirsin diye midir düğme bu ayrıksı yapıyı yoksa sözüm ona saygı işareti midir? Öğrenci korkarak yürümektedir. Koridorda elleri her an tetikte, bir hocayla karşılaşma ihtimalinden.
Bir çocuğun saçlarını sevmek ne kadar zordur bilseniz. Uzanan el, uzanılan kafa için her zaman bir tehdittir. Sakınmalar bir refleksken, davranışa dönüşür. Çocuk, başının belalısıdır çünkü her iki taraf için.

Tebeşir çok taraflı bir yazma aracıdır. Bütün boyutlarını yazma edimi için kullanabilirsiniz. Türlü kalınlıkta yazı karakterleri edinilir böylece. Ama arka taraftaki öğrenciye gidecek kadar mecaliniz kalmadığında, atılan bir mermiye dönüşür. Ön taraftan fırlatıldığında sınıfı boydan boya kat ederek hedefini bulur bir şekilde.
Duvardan atlayan çocuk karşı tarafa ulaştığında midesinde ağrılar hisseder, haz mıdır bu?
Jöleden iyice sertleşmiş bir saçı makasla kesiyorlardı. Kulaklarımla metalik sesler duydum. Tel fırçayla tarandı saçları çocuğun.
Elinde çay bardağıyla merdivenleri çıkmaya çalışan çocuk ne kadar acemi. Çay tabağının altı taşmak üzere. Dökmemek için ne kadar dirense nafile. Yukarıya çıktığında bardak boşalmış olacak. Hoca bardağın dolu tarafını görse bari.
Okula sırayla girilir. Tek sıra halinde geçilerek, her iki tarafında öğretmenlerin dizili olduğu bir geçitten.
Zil bir düzenleme frekansı değil bir dürtüleme uygulamasıdır daha çok. Çaldığında iki tür tepkinin verilmesi beklenir. Salınma ve Tıkılma.
Okulda bazı aletlerin adları zamanla kişileşir: Haydar. Kimi haydarlarının Kızılcık Ağacından yapıldığı iddia edilir. Daha sert olsun diye.
Ergen psikolojide çocuğa verilen bir addır. Okulda ise bir deney aracıdır çoğu zaman.
Sert öğretmen, baba öğretmendir. Diğerleri çabuk unutulur, parmak izlerini yüzlere çıkartabilenlerdir hatırlanan.
Kulak, en korumasız organdır. Ele avuca rahatlıkla gelir. Çekildiğinde esneme payı vardır. Bazılarının yırtıldığı rivayet edilir. Kimi zamanda duyma işlevini yeri getirdiği söylenile gelir. Rivayettir. Ve rivayetler muhteliftir.
Okula başlamadan önce retorik dersi alınsa iyidir. Çünkü okulda söz söylemek sanatsal bir iştir. Bu nedenle sukut etmek erdem sayılır. Onun da aslı ikrardan gelir.
Bazı odaların kapıları kapalıdır okulda, tokmakları ateştendir. Her kim ki girme durumunda kala içeri. Fişlenir.
Karne mal beyanıdır öğrencinin. Rakamlar hiç bu kadar tedirgin edici olmamıştır.
Okula bazı şeyler giremez. Bıçak, kasatura, şiş, cep telefonu vs. ama nedendir hiçbir evcil hayvanda giremez.
Bunun yanında okulda çiçek, bir öğrenci üzerine bastığında hatırlanılır. O da bahçe de varsa öyle bir yaşama formu. Hatırlanmakla kalınsa baridir.
Öğretmen masasının üst kısmını daha sert daha tok ses çıkaran bir ahşaptan imal ederler. Avuç içiyle vurulduğunda celse başlamıştır.
Güreş, karate, kung fu, judo, aikido, boks en sevilen sporlardır. Öğle aralarında ve okul çıkışlarında turnuvalar düzenlenir. Kazanana kahvede okey istekası verilir.
Karşı cinsi tanımak yürek ve bilek işidir.

12 Mart 2006 Pazar

Balkon

Balkon karışma isteğidir hayata. Evin bir çıkıntısıdır sokağa doğru. Gökyüzüne açılan kapıdır. Uzvudur evin balkon. Onunla dokunur şehre.
Balkon keşfetme isteğidir diğer yaşamları. Saatlerce bakabilirsiniz yoldan geçenlere. Karşı balkonlarda oturanlara. Aynı zamanda balkon dışavurma özlemidir, kendi hayatını. Balkonda çiçek yetiştirilir sözgelimi. Açelyalar, sardunyalar, begonyalar... Ama kimisi yer tutmasın diyedir, fazla eşyalarını koyar.
Balkon çok amaçlı bir yapıdır. Ev etkinlikleri yapılır onda. En çok yakışanı belki de kahvaltıdır. Güneşli bir pazar günü ne güzelde olur. Mangalda yaparsınız ancak bu birazda çıkaracağınız dumanın kirlilik oranına ve komşuların tahammül katsayısına bağlıdır. Bunun yanında tavuk horoz ve bilimum kümes hayvanı dahi yetiştirebilirsiniz.
Çamaşır ile balkon arasında mahrem bir ilişki vardır. Döker ortaya neyiniz var, neyiniz yoksa. Şimdilerde kapatıyorlar balkonları, yetmedi eve katıyorlar bir kaç mimari girişimle. Kimbilir Sezai Karakoç okumuşlardır da ondan. Şairlerin belkide en tahammülsüzüdür balkona, bunu açık açıkta dile getirmiştir aynı adlı şiirinde.
Çocuk düşerse ölür çünkü balkon Ölümün cesur körfezidir evlerde Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların Anneler anneler elleri balkonların demirinde
İçimde ve evlerde balkon Bir tabut kadar yer tutar Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen Şezlongunuza uzanın ölü
Gelecek zamanlarda Ölüleri balkonlara gömecekler İnsan rahat etmeyecek Öldükten sonra da
Bana sormayın böyle nereye Kosa kosa gidiyorum Alnından öpmeye gidiyorum Evleri balkonsuz yapan mimarların
Balkon sevmezleri bir yana bırakacak olursak. Bizde balkon evden önce gelir. Deniz manzaralı bir evde, kim oturmak istemez fakat manzaralı olmak evin değil, balkonun özelliğidir. Bunun için ayrıksı durur, balkon evlerden. Sovyet mimarlar bir deniz veya göl kenarına yapacaklarsa toplu konutları, balkon koymazlarmış manzaralı tarafa, diğer tarafa çevirirlermiş. ki komşuluk ilişkisi artsın diyedir.
Nereden çıktı bu balkon? Bahar geldi dersem kolayına kaçmış olurum. İtiraf etmeliyim ki dilime takılan o türküden başka bir şey değildir. Bu lakırtıları yapmam. Hani Kahtalı Mıçe'nin söylediği "armut dalda, kız balkonda sallanıyor vay, vay" Balkonu bu kadar ergen düşünmekte olası elbette. Hem balkona serenad yapılır. Birde ayışığı varsa patlat Napoliteni, kendini dışarı atmayacak hane yaşayanı tanımam. Ama bu işi yapacaksanız önlemlerinizi iyi alın. Zira adli kayıtlar Ümraniye civarında balkon düşmesi sonucu ortaya çıkan davalarla doluymuş.

11 Mart 2006 Cumartesi

Ankara'ya Gitmek

Soğuk mudur Ankara hiç bilmem. Bilmezliğim kış mevsiminde hiç bulunmayışımdan. Belki bir yaz günü geçmişim kıyısından. O yaz günlerinin birinde, Dikmen'den seyreylemişim en çok. Buna birde Mamak'ta konakladığım bir sonbahar gecesini eklemeliyim.
Hiç çağırmadı beni Ankara. Gel demedi. Oysa ne çok sevmiştim uzun düzlükler boyunca uzanışını. Bozkır çocuğuyum ondandır böyle tutkuyla sevişim. Sorsalar, Deniz'i olmayan bir kent derdim Ankara için, yanılgıdan başka bir şey değilmiş bu. Şimdi anladım.
Ankara'yı kitaplardan bilirim samimi olmak gerekirse. Cemal Süreya'nın "Ben neredeysem, mutsuzluğumun başkenti orasıdır" dediği kenttir. Haydar Ergülen'in vefalısıdır. Sahiden vefalı olsa gerektir. Yıllar geçsede unutmaz sizi. Unutmamıştır.
Aslında bir şekilde çeker kendisine. Kimin düşse Anadolu'ya yolu, bilmelidir ki bütün yollar ona çıkar. Öyle kaçmak olmaz.
Hiç çağırmadı beni Ankara. Oysa günde 5 tren kalkar Ankara'ya. Başkent Ekspresiyle giderim, gideceksem. Aramızda bir gönül bağı vardır ne de olsa. Sadece tren mi binlerce otobüs kalkar. Harem, iki adımdır gitmek isteyen için. Zaten köşede bir muavin valizinizi almak için beklemektedir. Sizi görür görmez anlar. Ankara yolcusu peronda belirmiştir. Mahmur mudur Ankara yollarına düşen yoksa endişeli midir bilinmez ama.
Hiç çağırmadı beni Ankara.
En azından şimdiye kadar...

10 Mart 2006 Cuma

Vaniköy


Hocamız bugün tatildedir. Anlaşılan boğazda almıştır soluğu. Vaniköy'den İstanbul'a dikey bir bakış fırlatmıştır. Karakıştan sonra çıkan ilk güneşi kaçırmamıştır. Keyif sürmüştür bir kez daha. Demli çaylar içmiştir bulduğu her çınarın altında. Yeni bir mevsime hazırlamıştır kendini. En önemlisi talebesiz bir gün geçirmiştir. Mutlu dönmüştür evine.

8 Mart 2006 Çarşamba

Okul'dan Kareler...

Bu blogta bugüne kadar okulumla ilgili hiç birşey yazmamışım. Madem öğretmen günlüğü burası. Bir kaç resim bir kelam edeyim bari.
Resim 1 de talebelere harita çizdiriyorum. 5 koldan saldırmışlar. Kocaman aydınger üzerinde. Kimi dağları buluyor kimi akarsuları. Umarım yaptığı işten zevk alıyorlardır. Sanki arkası dönük olan erkek çocuğu "ulan şu hoca gitsede kaytarsam der gibi. Fotoğaftaki bir diğer ayrıntı ise arka plandaki öğrencinin kafasını sola yaslayarak kendini kaptırmış bir şekilde çalışması. İşte tamda aradığım motivasyon. Dur şuna 5 vereyim okulka gidince.
İkinci resimde öğrencimiz sabahın köründe geldiği okulda, dersi beklerken hazırlamış olduğumuz panoyu okuyor. Demek ki yaptığımız çalışma amacına ulaşmış. Panoyu hazırlarken çok titiz davrandığımı söylemeliyim. Okuldaki panoların düzensizce, özensizce hazırlanması hep canımı sıkmıştır. Öyleki bir hafta geçmede toplu iğneleri sökülür. 2 hafta kalabilirse -ki mutlaka bu sürede paçavraya dönecektir- başarı sayılır. Bakalım bizim pano ne kadar süre orada kalacak. Hatta ne kadar reyting yapacak merak ediyorum. Reytingin ne kadar yüksek olduğunu yazılıda panodan sorunca öğrenirim nasıl olsa.
Son görüntü ise okul bahçesinden. Deprem tatbikatı sonrası talebeler sıra olmuşlar. Bu arada yağmur yağıyor ve ortada bir kısım göle dönüşmüş. O kadar gerçekçi bir tatbikat ki bu panik haliyle darmadağın olmuşlar. Nöbetçi öğretmen bağırıyor. Geri planda bir gariplik var ama bir kısım öğrenci sınıflarından yeni çıkmaya başlamış. Umarım deprem falan olmaz.
Bundan sonra okuldan kareler yayımlaya devam ederim artık. Birden bire hoşuma gitti bu iş. Böylece birazda eğitime birinci elden, yakın plan bir bakış getiririz.

4 Mart 2006 Cumartesi

Güneş Tutulması

Güneş Tutulmasının gerçekleşmesine 24 gün kaldı. Takvimleri biraz karıştırınca çarşamba gününe geldiği gerçeği ile karşı karşıyayız. İstanbul'da saat 13:58 de tam tutulma gerçekleşecek. Yandaki resimde de görüleceği üzere % 86.7 oranında. İyi de acaba izleyebilecek miyiz? Niyetim tam tutulmanın gerçekleştiği bir yere gitmekti. Örneğin Tokat'a. Bir de aynı gün hava açıkta olursa ki öyle hesap ediliyor. Müthiş bir deneyim olacaktı. Bu saatten sonra biraz zor görünüyor. Kime diyebilirim, bana izin verin tutulmayı izleyeceğim diye. Büyük bir ihtimal vermezler. Ne yapalım artık 2060 yılını beklerim bende. Anlaşılan bir şekilde ölmemem gerekiyor. 80'li yaşlarda güneşmiş tutulmuşmuş ilgimi çeker mi pek kestiremiyorum.
Gelelim asıl mevzuya. Tutulmanın olduğu gün okul tatil edilsin. Yine mi hocam. Hadi onu geçtim. Hiç birşey yapılamıyorsa tutulmanın başladığı ve bitttiği saatler arasında ders olmasın. Çıkaralım çoluğu çocuğu okul bahçesine, izlesinler. Belki de bir çoğu o zaman farkına varacak dünya denilen bir gezegende yaşadığının. Bugüne kadar müfredatımızda ders olarak yer almayan, konu olarakta üstünkörü geçtiğimiz, astronomi hakkında bilgi edinsinler. Bir daha böyle bir laboratuar ortamı bulamayız yıllarca.
Artık izin verirlerse, verirler. Olmadı inisiyatif kullanıp dersi dışarıda işlerim. Bir de deney yaparsak işi kılıfına uydurmuş oluruz.
Tutulma sonrası deprem falan olacakmış. Ne dersiniz? Şarlatanlar etrafta dolanmaya başlamış. e-mail zincirleri oluşturmuşlar. Bir yaygaradır gidiyor. Bilim adamları olmaz, olamaz diyor, yok öyle bir şey. İnsanoğlunun belleğinde güneş tutulmasının korkunç bir olay olarak kazındığını hatırlatarak tedbiri elden bırakmayın derim. Sonuçta göksel bir anormallik gerçekleşiyor. Koca güneş bu, dikkatli olmak lazım.