14 Kasım 2005 Pazartesi

Yeni Müfredat ve Coğrafya

Ne olacak şu coğrafya öğretmenlerinin hali. Yeni müfredat çıktı çıkalı adamlara bir hal oldu. Ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bazıları hariç ama onlarda işin kolayını bulmuşlar. Yeni müfredatı uygulamıyorlar. Eski tas, eski coğrafya. Uygulayanlar ise çoktan sınıfta kalmak üzere. Buna kendimi mutlaka dâhil etmeliyim. Oysa ne de iyi başlamıştım her şeye. Ürün dosyaları, haritalar, asetat setleri. Ne oldu derseniz. Hiç birini uygulayamadım. Uygulamamamın temel nedeni yeterli alet edevata sahip olamamam. Ya da bunları uygulayacak ortamı oluşturamamam. Belki de henüz böyle bir değişime hazır değildim. Şimdilerde ne yapıyorum dersiniz. Saçmalıyorum. Biraz eski müfredat biraz yeni müfredat. Gerisini varın siz düşünün gayrı.

Bakın bir araştırma yaptım. Yeni müfredatla ilgili eleştirileri bir araya topladım.
1. Geçmiş yıllarda çekilen zaman sıkıntısı bu müfredatta da yaşanıyor:
Ders hala iki saat işleniyor. Ele alınan konular hala yoğun. Özellikle 9. sınıf konuları matematiksel zekayı ön plana çıkardığından. Konuları daha ayrıntısına işlemek ve özellikle üzerinde zaman harcamak gerekiyor. Gerçi yeni müfredatta eski 9. sınıf konuları iki yıla yayılmış ama bu da yetmiyor.
2. Kitabı olmayan dahası ders kitabı, öğretmen kitabı ve çalışma kitabı olmayan bir ders nasıl anlatılabilir:
Sanırım büyük çoğunluk eski kitaplarla işi götürüyor. Başka da şansı yok hani. MEB’in kitap komisyonu daha ocak ayında toplanacakmış. Hemen hazırlayıp bize alın kitabınız derlerse durum kötü. Üzerinde iyi bir çalışma yapmak gerekiyor ki nereden baksan bu çalışma 2 yıl sürer. Şunu da yapabilirler her zaman ki gibi yabancı kökenli bir kitabı Türkçeleştirebilirler.
3.Eğitim fakültelerinin yeni müfredata göre henüz öğretmen yetiştirmemesi:
Eğitim fakülteleri coğrafya öğretmenlerini bilim adamı gibi yetiştiriyor. Bu temelde iyi bir yaklaşım ama iş okulda uygulamaya geldiğinde zorluklar beliriyor. Dersi anlatırken bu ağdalı bilimsel yaklaşımdan kurtulamıyoruz. Düşünün kartoğrafya dersinde neler öğreniyoruz. Oysa müfredatta sadece iki hafta süre ayırmamız salık veriliyor.
4.Müfredat konularını lise eğitim seviyesine göre düzenlenmemiş olması.
Bu cümleyi okuyan gittikçe dersin zorlaştırıldığı hissine kapılabilir. Hayır, tam tersi. Bazen ilkokul seviyesi bir gruba hitap ettiğimi düşünüyorum. Belki de yapılması gereken tamda budur.
5.Uygulanacak müfredatın araç ve gereçlerini bulmakta ki sıkıntılar:
Haritalar sınırlı, memlekette derle ilgili hazır asetatların bulunamayışı. Tepegöz kullanımı, taşıması düşünüldüğünde oldukça zahmetli. Projeksiyon cihazını bir yılda kaç kez kullanabilirsiniz. Az kaldı unutuyordum. Bir yılda kaç kez arazi çalışması yapabilirsiniz ki.
6.Okul idarelerinin coğrafya eğitimine bakışı:
Özellikle meslek liselerinde kültür dersi gibi bir yargının bulunması çok garip bir davranış. Ha şu coğrafya dersimi alt tarafı ÖSS’de 18 soruluk bir genel kültür uğraşısı.
7.Coğrafya dersinin sosyal bilimler içerisinde mi yoksa fen bilimleri arasında mı yer alması gerektiği sorununun çözülememesi:
Gerçekten de siz hangisini tutuyorsunuz. Şu devekuşu hikâyesini biliyor olmalısınız. Ne kuş ne deve olayı yani.
8.Sosyal bilimler laboratuarı gibi bir yapılanmamanın olmaması:
Sosyal bilimler lisesinde bir uygulamasını gördüm. Sanki birisi silah zoruyla bir oda kurdurmuş gibi geldi. Yöneticilerimiz fen bilim kökenli oldukça bu alanda bir gelişme olabileceğini tahmin etmiyorum. Bir tepegözle bahar gelir sanıyorlar.
9.Yeni müfredatı danışacak bir muhatabın bulunmaması.
Alo coğrafya hattı mı kursak yoksa. Şaka bir yana kime neyi nereden nasıl soracağız. Bekleyelim bakalım belki süreçte müfettiş arkadaşlar kendilerini yetiştirirlerde bize yardımcı olurlar.
10.Tepeden inmeciliğe karşı gelişen öğretmen direnci:
Kendisinin bir parçası olmadığı bir sisteme aidiyet bildirmeme durumu. Bugüne kadar öğretmene ne soruldu ki bu sorulsun. Davranış biraz politik gelebilir. Varsın gelsin. Ne yapalım durum aynen böyle. Hiç değilse birisi çıkıp Türk öğretmeni yeteneklidir, mutlaka uygulayacaktır diye gaza getirseydi bizi.
11. Öğrencilerin ders çalışma alışkanlıklarının değiştirilememesi:
En çok araştırma ödevi verildiğinde rastlanıyor. Bugüne kadar kendi başına bir şey yapmamış çocuk ne yapacağını şaşırıyor. Dolayısıyla kalitesiz ürünlerle dönüyor çalışmalar. Bir de ders sırasında öğrenci merkezli yaklaşımda bulunduğumuz da dersi işlemeden önce öğrencinin nasıl davranacağını öğretmek gerekiyor.
12.Derste kullanılması gereken malzemelerin çokluğu:
Nerdeyse her derste öğrenciye fotokopi dağıtmak gerekiyor. Atlas aldırmak. Ürün dosyası oluşturmak…giderek öğrenci ve okul için maddi bir külfete dönüşüyor çalışmalar. Tahmin edersiniz ki bir yere kadar devam ediyor.
13.Öğrenciye ait sınıf sisteminden derse ait sınıf sistemine geçilemeyiş:
Her şekli o sınıfın tahtası senin bu sınıfın tahtası benim çizmek, tepegözü taşırken kas yapmak, elinde bir duvar haritasıyla deli gibi oradan oraya dolaşmak… daha ne anlatayım ben.
14.Öğrencilerin dersle ilgili kaynaklara ulaşmasındaki sıkıntı.
İnternette coğrafi bilgi aramak usandırıcı iş. Ansiklopediler bir sıkıntı sormayın. En iyisi benim gibi yapın araziye salın. “Git şuradaki birbirlerinden farklı olduğunu düşündüğün ağaçların fotoğraflarını çek gel” gibisinden.
15.Eğiticilerin yetiştiği sistemle uygulaması gereken sistem arasındaki çelişki:
Bütün hayatını ezberleme üzerine adamış bir insan düşünün ve aynı adam bütün bir ömrü boyunca ÖSS sınavına odaklanmış olsun sonrada bilimsel eğitim alacağım sevdasıyla üniversite de fotokopi okumaktan iman tahtası gevresin. Sonra da siz ondan çoklu zeka kuramını uygulatmaya çalışın. Eğer öğretmen size tekeme tokat saldırmıyorsa. Üşendiğindendir.
16.Coğrafya dersine karşı gelişmiş olumsuz toplumsal davranışlar:
Geçenlerde malum bir sitede coğrafya ile ilgili entryleri okurken dehşete düştüm. Okullarda en nefret edilen kişilikler biz olsa gereğiz. Ne çektirmişiz adamlara be.

Yarın yazılı yapacağım. Neye göre yapayım dersiniz?

13 Kasım 2005 Pazar

Tarihi Yarımada Gezisi

Kaç haftadır talebeler gözümün içine bakıyor. Anlıyorum. Ne zaman gezi düzenleyecek bu hoca diye bakıyorlar. Hakikaten bu dönem hiç bir yere gitmedik yahu. Nereye gidebiliriz bu sonbaharda diye düşünürken. Aklıma birden Eminönü Platformunun, Yürüyüş Yolları Projesi geldi. Neden olmasın. Bu dönemde İstanbul gezisi yapalım. Hiçte fena olmaz. Uzun zaman oldu Ayasofya'yı görmeyeli. Topkapı Sarayından boğaza bakmayalı. En son bir konserde bulundum Yerebatan Sarnıcında. Sultan Ahmet'ten geçtim ama durupta bir soluklanmadım dense yeridir. Kısacası keyifli bir gezi olacağa benzer. Yalnız havalar iyice soğumadan bu işi organize etmeli. Organize kısmı biraz zahmetli olsa da yapacağız artk. Yarın hemen afişleri hazırlamalı. Oldu olacak gezi tarihi de 2 Aralık 2005 olsun

11 Kasım 2005 Cuma

Tarihi İstanbul Haritası

Fransız Kraliyet Kartoğrafyacısı Nicolas de Fer 1696'da yapmış bu haritayı. Haritayı diyorum aslında bu bir resimya da resim haritası. Haritacamız Çamlıca tepesinden referans alarak yapmış olmalı haritasını. Baksanıza Üsküdar ayaklarımızın altında. Resmi biraz büyütebilirseniz ayrıntıları daha iyi görebilirsiniz. Örneğin Kızkulesi bütün ihtişamıyla karşımıza çıkıveriyor tarihin karanlık sularından. Kadıköy, gerçektende bir köy. Yalnız Kadıköyün hemen yanındaki Fanari köşk hala duruyor mu emin değilim. Gezintiye devam ediyorum. Kuzguncuk Üsküdar'ın hemen yanında bütün güzelliğiyle boğazı seyrediyor. Karşıda haliç, tophane, topkapı sarayı. Beyazıt Kulesi ile Galata kulesi Halicin iki yakasından selamlaşıyor. Mösyö Fer İstanbul'un minarelerinden çok etkilenmiş olmalı. Diğer ayrıntıları bırakıp, minareleri göstermeye çalışmış. Öte yandan surlar ise varlığını sürdürüyor resimde. Yeni kapının burçları sapasağlam. Resimde dikkati çeken bir diğer unsur ise bugünkü Eminönü ile Karaköy arasında surların olmayışı. Bugüne kadar surların oradanda geçtiğini düşünüyordum. Yanılıyor muyum yoksa. Galata'nın hemen yanı sıra uzanan yapının ne olduğunu bilmediğimi de yeri gelmişken itiraf edeyim. Fazla açıldım sanırım. Resmin pardon resim harita'nın büyüsünü kaçırmayayım. Bu arada tarihi İstanbul haritalarını buraya tıklayarak görebilirsiniz.

10 Kasım 2005 Perşembe

Öğretmen Olmasaydınız...

Öğretmen olmasaydınız ne olurdunuz? Sevgili sorumuz bu. Aslında bu soru boş dersimin olduğu bir saatte farklı bir şekilde ortaya çıkmıştı. Öğretmen odasında oturduğum bir sıra yanımdakine durduk yere "sence ben öğretmen olmasam ne olurdum" dediğimi hatırlıyorum. Sonrası ilginçti aldığım cevaplar bir o kadar korkunç ve düşündürücü. İlk sorduğum kişi turizm rehberi olabileceğimi söyleyince iş zıvanadan çıktı. İkinci sorduğum kamyoncu diyince koptum. Neler demedilerki; terzi, bankacı, manav, mahalle bakkalı, ilaç mümessili, işportacı, değirmenci, baca silici, spiker, pazarcı. Bunlardan bazıları hoşuma gitti, bazılarıysa neden böyle düşünüyor detirten cinsentendi. Bana ne dedim, sen kaşındın. En son pederi aradım "yahu" dedim "ben öğretmen olmasaydım ne olurdum" Cevap tahmin ettiğim üzereydi: "Başka hiç bir halt olamazdın" Bugünden kelli bir karar almama neden oldu bu diyalog. Maazallah meslekten falan olursak, ortada kalacağız. İyisi memur mamur işe gitmek . Başlangıçta bir eğlenceyle başlayan "sence ne olurdum" oyunu, tarafımdan büyük bir yetenekle kendine işkence etme olayına dönüştü ya ona yanıyorum. Eeee bu kadar yeter ama dedim. Nerede bizim şu çuvalduz. Hele etrafımızdakilere de batırak. Biraz can yakak. Herkese soruyorum şimdi.. Öğretmen olmasaydınız ne olurdunuz? Siz söyleyemezseniz ben söyleyim Bence..........

4 Kasım 2005 Cuma

Gitmeler

Bu şehir arkamdan gelecekmiş. Yok artık sayın Kavafis. Korku filmimi bu. Arkama bakmadan gideceğim ve kimse de merak edip sormayacak görürsün bak. Ver elini bir anadolu şehri. Akdeniz mi olur artık Ege kıyılarımı. Gerçi oralara gitmek bizim kurumda zor. Bütün okullar doludur şimdi. Yaşam koşullarının güzelliğinden olmalı, bu kentlerdeki coğrafya öğretmenleri ölmez. Bin türlü dalevere yapmak lazımdır. İyi bir özür durumu yaratmak gerekir. Bir yolu vardır mutlaka. Bir kere kafaya koydumu geçte olsa oralarda alırsınız soluğu. İyi de ben nerede öğretmenlik yapayım şimdi: Fethiye. Oh ne ala, ne ala. Küçük bir şehir olmalı. Özellikle kışları sakindir. Bir ev tutarım şöyle denizi gören. En fazla bir yıl sürer alışmak. Sonrası gelir zaten. Yeni arkadaşlar, yeni bir yaşama biçimi. Akdeniz yahu bu, güzeldir herhalde. Sıkılır mıyım? Elbette sıkılırım. Kolay mı gürültüsüz, patırsız, koşuşturmasız yaşamak.
Sonra birden vazgeçiyorum Fethiye'ye gitmekten. Biraz daha büyük olmalı gideceğim yer diye düşünüyorum. O halde Antalya. Antalya'da ne yaparım bilmiyorum. Zaten kaçtıklarım, kurtulmak istediklerim orada da var. Vazgeç...
Ben yine de şu lanet olası İstanbul'dan uzaklaşmayayım. İnsanın kanına kükürtdioksit karıştı mı böyle oluyor işte. Alışkanlık yapıyor meret. İstanbul'a yakın bir yer; neresi? Buldum buldum Bandırma'ya gitmeli iyisi mi? Olmadı Erdek. Sıkıldı mı atla feribota ver elini Kadıköy. Bizim hoca uçmuş, zor gidersin diyenler var arka sıralarda, duyuyorum ona göre. Yok yok bu iş böyle olmayacak büsbütün kopup gitmeli buradan. Oldu olacak Mersin'e kadar açılayım. İstanbul'a gidip gelmek iyiden iyiye sıkıntı olsun. Umudum kalmasın yani. Zincire bağlasınlar misali.
Bir haller oldu bana. Bir gitme isteği var ki durduramıyorum kendimi. Öyle kuvvetli ki mantıklı düşünmemi engelliyor. Gözümü kapatıp haritanın bir köşesine savruluyorum. Bazı arkadaşlarım çoktan memleketlerinin yolunu tuttu ama benim böyle bir şansım da yok. Kısacası şu İstanbul'a tutsak edildim. Ne yaptığım işten bir şey anlıyorum ne de yaşadığımdan. Her gün kaskatı bir suratla okula gitmekten usandım. Sabah büyük bir enerjiyle çıktığım okul yolu uzuyor uzuyor uzuyor... Bütün bir gün şiddet altındayım. Beynim iğdiş edilmiş gibi. Evde olmasa durum berbat. Bir yer bulmalı bir an önce. Basit bir yaşama dalmalı. Tek caddesi olan bir kentte yaşamalı. Ve nasıl derler orada yaşlanmalı. Orta yaş sendromu koyun isterseniz bunun adını. Artık bahçesi olan bir evde uyanmak istiyorum ben. Çok şey mi istiyorum. Ne dersiniz?

24 Ekim 2005 Pazartesi

Makul Fiziksel Müdahale Yetkisi

Şu İngiliz denilen adamlar işi gücü bırakıp eğitimde dayak olsun diye tutturmuşlar. Öyle ya bu talebe kısmını arada sırada hırpalamazsan, insanın başına çıkarlar. Yalnız bunun bir sınırı olacakmış. Mesela kulak çekeceksen; ekseni etrafında döndürmeyip 45°’lik bir açıyla çekecekmişsin. Tokat atacaksan bir elinle kafayı sabitleyip diğer elinin içiyle çok şiddetli olmamak kaydıyla, yüzü ortalayıp vurulacakmış. Eyvallah. Ensesine Şaplak, kafasına tak tak makul sınırlar dâhilindeymiş. Bazense parmak bükülebilirmiş. Parmak çıtırdayana kadar bir iki ölçü uygulanacakmış. Cetvelle vurulacaksa mümkünse plastik olanı tercih edilmeliymiş.

Bizim memlekette bu işlerin nasıl uygulandığını anlatmaya ne hacet var. Hala bile rüyalarımda gördüğüm oluyor. Delirmiş bir öğretmenin 5’e 10 ölçüsündeki sopasıyla üzerime doğru yürürken uyandığım çok olmuştur.
Aşağıya ülkemizde yapılan bir araştırmayı ekliyorum. Varın yorumunu siz yapın.
Eğitim-Sen tarafından İstanbul, Ankara ve İzmir'de çalışan 3 bin öğretmenle yapılan araştırmaya göre, her 100 öğretmenden 5'i dayağı haklı buluyor, 7'si ise dayak atıp atmamaya karar veremiyor. Anket sonuçlarından çıkan dikkat çekici sonuçlar şöyle:
Öğretmenlerin yüzde 52.6'sı öğrencilerin olumsuz davranışlarını önlemek için dayak kullanılmasına kesinlikle karşı çıkarken, 4.67'si terbiye için dayağı haklı görüyor. Öğretmenlerin yüzde 6.57'si ise dayağın haklı olup olmadığına karar veremiyor. Bazı öğretmenlerin öğrencilere karşı onur kırıcı hakaret içeren sözler kullandığını düşünen öğretmenlerin oranı ise yüzde 52'leri buluyor.
Her 100 öğretmenden 56'sı öğretmenleri kendi branşlarında yetersiz buluyor. Öğretmenlerin mesleki yeterliliğe sahip olduğuna inananların oranı ise yüzde 35.
Öğretmenlerin yüzde 16'sı öğrencisine özel ders vermeye hakkı olduğu düşüncesinde.
Öğretmenlerin yüzde 62.28'i kız ve erkek öğrencilerin bir arada eğitim almalarının gelişimleri açısından önemli olduğunu düşünürken, yüzde 2.42'si karar veremiyor. Öğretmenlerin yüzde 2.77'si ise karma eğitime karşı.
Öğretmenlerin yüzde 63'ü kalabalık sınıfların etkili bir öğretim için uygun olmadığını düşünüyor.
Son söz olarak; çocukların ağzına acı biber süren öğretmeni duydunuz mu? Umarım ingiliz eğitimciler de duymuştur. Bakın ne kadar da makul bir fiziksel müdahale. Hem isterlerse Urfa'dan İsot bile ihraç ederiz. Yeterki makul olsunlar.

19 Ekim 2005 Çarşamba

Kadın Öğretmen

Erkekseniz harika, kadınsanız ideal meslektesiniz. Yani doğru adrestesiniz! Son yıllarda ülkemizde öğretmenlik mesleği, "devlet"e kapağı atmanın başka yolu kalmadığından dolayı, popüler hale geldi. MEB bu ilgiyi, "öğretmenliğe talep çok, artık herkes öğretmen olmak istiyor" diye algılasa da asıl sorunun görünürde "garanti"li bir iş sahibi olma isteği olduğunu herkes biliyor.
Fakat sorunlar bu "garantili" işe başladığında bitmiyor. Uzun yıllardır ülkemizin "Doğu" dediğimiz bölümü, okulsuzluktan, öğretmensizlikten yakınıyor; Bakanlık da eksikliği doldurabilmek için aldığı kadroların büyük bölümünü buralara atıyor. Ekonomi ve MEB bürokrasisinden kaynaklanan sorunları bir kenara bıraktığınızda atanıp gittiğiniz yerlerdeki cinsiyet ayrımcılıkları ya da kadın olmanızdan dolayı karşılaşabileceğiniz sebebi sizin dışınızda ama gelip yine sizi bulan sorunlar, oradan her ne şekilde olursa olsun bir an önce kaçıp gitme çareleri aramanıza neden oluyor. Öyle ki, hiç bilmediğiniz, sadece gazete ve televizyon haberlerinden aşina olduğunuz yerlere bir şekilde de olsa gitmek ve çalışmak isteği sizi göreve başlatıyor. Zaten her şey de bundan sonra başlıyor. Burada kültürel ve yöresel farklılıklardan kaynaklanan bir "yabancı" olma durumu kaçınılmaz olarak yaşansa da, asıl problem kadın olmanızdan kaynaklanıyor. Zihinsel bir bölge olarak Doğu'ya öğretmen/herhangi bir memur olarak atandığınızda gittiğiniz yerde "mahallenin namusu" oluyorsunuz. Önce giyiminize kuşamınıza ufak ufak müdahaleler görülüyor.
Kadın öğretmen
Sonra Roma'daysanız Romalılar gibi davranıyorsunuz, etek boyları, gömlek kolları yeniden ayarlanıyor. Tabii bu da yetmiyor, oturup kalkmanıza, yürümenize dikkat etmek, evinize çevre erkeklerin uygun gördüğü saatlerde girmek, geç saatlerde yatmamak, asla ışığı açık unutmamak, tatil günlerinde dahi evden çıkmamak, bir erkekle göz göze gelmemeye özen göstermek, makyaj ne demek üzerinize dikkat çekici hiçbir aksesuar takmamak vb.'leri gibi alışkanlıklar(?) ediniyor, hatta ne demekse, sınırlarını başkalarının çizdiği (bu başkaları hep erkekler) "öğretmene yakışır" şekilde davranıyorsunuz. Bunun yanında birçok kadın öğretmen, hâl çaresi olarak sonradan büyük ihtimalle boşanacakları, çevrelerindeki mevcut erkek öğretmenlerle evlenmek zorunda kalıyor. Çoğu kez de bu erkekler, büyük şehirlere çakılı mesleklerde çalışan ve kadınları tayin derdinden ebediyen kurtaracak erkekler oluyor. Pek çok kadın evli olmamasına rağmen "evliyim" ya da "nişanlıyım" deyip yüzük takıyor, olmayan kocanın anılarını anlatıyor. Bazen kadınların anne-babaları gelip yanlarında yıllarca kalıyor. Hatta beyaz teninden dolayı erkek ayrımcılığının türettiği kavramlardan olan "nataşa" zannedilmeye kadar varan en aşağılık tekliflerle bile karşılaşılıyor. Bu nedenle yaşamının bir aşamasını "örtünerek" geçiren kadınlar bile var. Diğer yandan kadın öğretmenler bölgede bulunan imam, jandarma, köy korucuları hatta öğrencilerin bile sözlü veya fiziksel tacizlerine uğruyor, sürekli baskı görüyor. Bu gibi olaylardan rahatsızlıklarını iletecekleri güvenilir kurumlar da yok, "kurumlar" yerini aşiret düzenine bırakmış ve kadınlar çoğu zaman da bu kurumlardakilerden de aynı ahlâksız muameleleri görebiliyorlar. Olmadı nasihat dinleyip, "torpil bulun gidin" ya da "istifa edin" tercihinde (bu nasıl bir tercihtir ki, sadece kadın olmanızdan dolayı size sunuluyor) bırakılıyorlar.
Eğitim projeleri
Öğretmen olup atananların kendilerince iyi bir yerde mesleklerini yapmaları, rahat geçebilecek bir zorunlu görev düşlemelerinden doğal ne olabilir? Ama bu şartlarda kendinizi geliştirme imkânlarını bırakın, kişisel alışkanlıklarınızı ve motivasyonunuzu bile tümden kaybedebiliyorsunuz. Öte yandan, bu sıralarda birçok eğitim projeleri uygulanıyor. Bunlardan kimisi kız öğrencilerin eğitimi, bazıları üniversiteyi kazanmış yoksul ailelerin çocukları için, kimisi de istediğiniz bölgeden bir çocuk seçtirip onun ihtiyaçlarını karşılamanız üzere yapılmış çalışmalar. Elbette desteklenmeli ama daha önemli bir sorun, bu çalışmaların sorunu kökten çözmediği gerçeği. Hâlâ Doğu'daki öğretmen ihtiyacı karşılanamıyor ve bunların karşılanamamasının önemli bir sebebi de buraya gelen öğretmenlere, özellikle kadınlara karşı birtakım insanların cinsiyetçi tutumları. Sonuç olarak, bunun üzerine birileri de kalkıp paşalar gibi görev yapan kadın öğretmenlerden, "ikna" olup Romalı olanlardan, emekliliğini orada verenlerden, yani istisnalardan bahsedecek ama bütün bunlar kadınların burunlarında sallanan mecburiyet kılıcını ve uğramaya devam ettikleri sözlü ve fiziksel tacizlerin gerçekliğini silmeye yetmeyecek. Tıpkı bu ekonomik, kültürel ve zorba şartlar sürdüğü müddettce maalesef Doğu'nun yine öğretmensiz kalacak olması gerçeği gibi!...
ÖZGE KARADAĞLI: Dokuz Eylül Üni. Radikal2'deki yazısından aynen aktarılmıştır.