7 Temmuz 2008 Pazartesi

İmam Gazzali - İslam Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi

Büyük islam alimi büyük imam "imam gazali"'nin müthiş eserlerinden birisi yorumlarınızı bekliyoruz kitap hakkında daha fazla bilgisi olan buyursun

linkler:
http://rapidshare.com/..imamgazaliislamhukuku.rar.html

Silinmiş veya bozuk linkleri yorum yazarak bildiriniz...
Lütfen emeklerimizin devamı için sitede bulunan reklamlara tıklamayı ihmal etmeyiniz..
--TEŞEKKÜRLER--

İmam Gazzali - İslam Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi

Büyük islam alimi büyük imam "imam gazali"'nin müthiş eserlerinden birisi yorumlarınızı bekliyoruz kitap hakkında daha fazla bilgisi olan buyursun

linkler:
http://rapidshare.com/..imamgazaliislamhukuku.rar.html

Silinmiş veya bozuk linkleri yorum yazarak bildiriniz...
Lütfen emeklerimizin devamı için sitede bulunan reklamlara tıklamayı ihmal etmeyiniz..
--TEŞEKKÜRLER--

AŞKTA YARIN YOKTUR SEVGİLİ


Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili.
O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır.
Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur.
Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.
Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur.
Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili.
İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili.
Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir.
Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur.
Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur.
Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.

Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır,
yitirdikleri de...
Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da.
Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye.
Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim.
Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...

Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer.
Sevdiğimiz insanların çocuklukları da...
Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer.
Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır.
Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...
Bazen denizler, kıyılar çeker insanı.
İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu.
Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara...
Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...
İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız,
ya da denizler, kıyılar çekecek bizi.
Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...
Birazdan sabah olacak...
Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak...
Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili.
Birbirimizi kandırmayalım...
Hadi güne hazırlan.

Yaşadıklarımızı unutmaya çalış.
Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak.
Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...
Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
Aşkta yarın yoktur sevgili...


CEZMİ ERSÖZ

YAĞMUR


Yağmur yağıyor mutfak camındayım
Nasıl üşüdüğümü bilemezsin
Menekşelerim çiçek vermiyor artık anne
Söylediğin gibi hep dibinden su verdim ama…
Şimdi telefon açsam sana, sesini duymak da yetmiyor ki
Hep aynı cümleler; “Babamlar nasıl, ilacını aldın mı?”
Nedenini bilmediğim bir ağlamak var içimde
Bir yerlere sığdıramıyorum yüreğimi

Bazen mutfakta dalıp giderdin yemek yaparken,
Tahta kaşıkla tencerenin başında öylece ne düşünürdün acaba?
Özlemek çok fena anne, anlamak seni; daha da fena…
Omuzlarım ağrıyarak uyanıyorum sabahları
Benim kızımın omuzlarımı ovmasına daha çok var
Gittikçe sana mı benziyorum ben, ya da “Annenin kaderi kıza” dedikleri doğru mu?
“Baban eskitir her şeyi kızım” demiştin bir kez, anlamamışım meğer,
eskiyormuş anneciğim
Omzunu ovacak kalmıyormuş meğer aynı evin içinde
Şimdi duysan bunları ne üzülürsün; mutsuz mu kızım diye,
çoktan kendinden vazgeçmiş bir sesle
Mutsuz değilim de anne, yağmura ve mutfağımdaki kedere çare bulamıyorum
Evimi topluyor, toz alıyor, patlıcan kızartıyor,televizyon seyrediyor, akşam çalan kapıyı açıyorum,
Açtığımı gören olmuyor
Pişirdiğim yeniyor da, güzel olmuş denmiyor
Çay demleniyor, demleniyor, demleniyor…

Kederim mutfağımın her yerine yerleşiyor
Ah nasıl eskiyor her şey anne, nasıl eskiyor
Eskilerimi de atmaya kıyamıyorum
Seni çok özlüyorum.
Bana yasakladığın bahçeler, sana da mı uzaktı hep?
Gidemeyişine ağladın mı sende?
Ne zaman eskiyor sevgiler?
Ödenen bedellerin acısı geçince mi?
İşte böyle,kalbimde bir acı şarkılar seni söyler.

İCLAL AYDIN

4 Temmuz 2008 Cuma

YAŞAM YAŞANDIĞINDA YAŞAMDIR



Yaşam, iki bölümden oluşur; brüt yaşam ve net yaşam.

Brüt yaşam, doğumdan ölüme dek geçirdiğimiz süredir. Net yaşam ise, kendimizle ve sevdiklerimizle yaşayabildiğimiz, başkasının doğrularına uymadığımız, içimizdeki sesi dinlediğimiz ve kendi kanatlarımızla yükselip, çook uzaklara uçabildiğimiz süredir.

Lütfen yaşam vergilerini kaçırıp, net yaşamınızda, brüt rakamınızı yakalayın.

Net yaşamınızı da sonuna dek harcayın.

Bankalarda, buzdolaplarında, sandıklarda saklamayın.

Onu devretmeyin, ödünç vermeyin, ertelemeyin.

Sıfır kilometre kanatlarınız, bomboş bir bordroyla, arkanızda, denizleri, bulutları, ağaçları, müzikleri, aşkları, dostlukları, kavgaları, gözyaşlarını, o güzelim güneşi, kedileri, kuşlaeı, balıkları, dağları, fotoğrafları, Antep işi lahmacunu, damardan tuzlamayı bırakarak çekip gitmeyin.

Cenneti içinizde de, yanınızda da, az ötenizde de duyumsayın.

Hoparlörde, kâğıtta, bisikletin pedalında, pabucunuzun altında, sırtınızdaki çantada, termosta, küt küt ölünceye dek atacak kalbinizin tam ortasında.

Derleyen: Fatma Demiröven

ANNEM




Hani eski zaman masalları anlatır
Hüznümü huzura dolarsın
Kaşım gözümden çok içim bir parçan
Annem sen benim yanıma kalansın

Hani bir biblon vardı kırdığım
Üstüne ne kırgınlıklar yaşadın
Ama bil ki ben de parçalandım
Annem ben senin yanına kalanım

Annem annem sen üzülme
Sözlerin hep yüreğimde
Annem annem gel üzülme
Ben hala senin dizlerinde

Uzayan sohbet gecelerinde
Rolleri unutup dost oluruz
Bizi bağlayan bu kan değil yalnız
Annem biz bir birimize kalanız
Ben kararlı uçarken yolumda
Sen çatık kaşların altında
Her yeni güne sevgiyle başlarsın
Annem sen benim yanıma kalansın

Annem annem sen üzülme
Sözlerin hep yüreğimde
Annem annem gel üzülme
Bu gönül hala dizlerinde

Aylin Atalay

MARQUEZ'İN VEDA MEKTUBU


Yakalandığı amansız hastalık yüzünden inzivaya çekilen Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in dostlarına yazdığı veda mektubu.

Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup, can vererek beni ödüllendirse; aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok düş görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.

Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.
Başkaları uyurken, uyanık kalmaya gayret ederdim.
Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, yalnızca vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığı ile açardım.

Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin yüzünü göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenadlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek, dudak kırmızısı taç yapraklardan öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı…

Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.

Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayaak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir biçimde….

Artık ölebilir miyim?