16 Mayıs 2005 Pazartesi

MEÇHUL ÖĞRENCİ ANITI


Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine! dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

Ece Ayhan

10 Mayıs 2005 Salı

Çoooklu Zeka Kuramı Mı Nedir

Her şeyi parçalayan, küçük lokmalara bölüp liberal ekonominin para kazanacağı rant alanı haline getiren küreselleşme insan beynini bu sürecin dışında bırakamazdı.
İnsan beyni çok parçalı hale getirildi, adına çoklu zekâ denildi. Aynı süreçte temel eğitim parçalandı. Çoklu zekâ kuramına dayandırılan ilköğretim programlarıyla, bir çok ders seçmeli ve paralı hale getirildi, okuma yazma bile öğrenemeden mezun olmuş diplomalı cahiller yetiştirildi.
Küreselleşmenin eğitim modeli bu kurama dayandırılmaktadır Söz konusu kuram, liberal ekonomiye uyarlanmış eğitim modelidir. Buna göre, asgari düzeyde temel dört ders (Ana dil, Matematik, Sosyal Bilgiler ve Fen Bilgisi) zorunlu derslerdir. Ancak bunlarda bile çocuk öğrenmeye zorlanmaz. Geri kalan altı dersi veli kâğıt üzerindeki on seçmeli dersin içinden seçer ve seçtiklerinin parasını öder. Çünkü zekâ çok parçalıdır, sizin çocuğunuz sadece birinde en iyi yetişebilir?
Bu parçalar,
Sözel-Dil Zekâsı,
Mantıksal-Matematiksel Zekâ,
Görsel-Uzaysal Zekâ,
Bedensel-Kinestik Zekâ,
Sosyal Zekâ,
İçsel Zekâ,
Doğacı Zekâ’dır.
Bu parçalara sonradan Duygusal Zekâ eklendi; sanat eğitimini dışladıklarını hatırlamış olmalılar.
İnsanı çocuk yaşta bu kadar parçalamak gerçek eğitimcilerin kabul edemeyeceği bir durumdur. Şirin zekâ sözcükleriyle süsleyerek velilerden para toplamanın, okulları para toplama şirketlerine çevirmenin ideolojik kılıfıdır bu. Bu kuramın yanlışlığını savunan, “Kıral çıplak!” diye haykıran David Devis gibi İngiliz eğitimcilerinin feryadı buralardan duyulmamaktadır.
Ülkemizde, aşağı yukarı on yıldan beri Eğitim Fakültelerinde okumakta olan öğretmen adaylarına çoklu zekâ kuramı öğretilmekte, iyi bir şeymiş gibi, çağdaş eğitim kuramı olarak sunulmaktadır. Oysa batıda buna dayandırılan eğitim sistemi çoktan çöktü ve bundan nasıl çıkacaklarını tartışmaktadırlar.
Çoklu zekâ kuramı ile insanın ve onu insan yapan beynin bütünselliği göz ardı edildi, parçaların birbiriyle bağı kopartıldı. Bununla amaç, bütünü algılamayan, olaylar arasında bağ kuramayan, evrende her şeyin birbirine bağımlı ve birbirinin devamı olduğunu algılamayan, her şeyin birbirinden bağımsız ve yalnız olduğunu düşünen insan yetiştirmektir. Böylece bütünü göremeyen, yaşanmakta olan acı olaylarla emperyalist sistem arasında bağ kuramayan nesil yetiştirildi. (Örneğin; bir gıda mühendisi salça fabrikası kuruyor, domatesi en iyi şekilde salça yapıyor, kutulayıp satışa hazır hale getiriyor, ancak kullandığı domatesin hormonlu olması, genetiğiyle oynanmış olması, insanlara vereceği zarar onu ilgilendirmiyor. Ona göre herkes kendi işini yapmalıdır.)
Bu kuramla beyin kas koordinasyonu parçalandı. Beyin kas koordinasyonu olmaksızın müzik aleti çalınamayacağı açıktır. Paket programlar, uzaktan kumandalı oyuncaklar, bilgisayar oyunları, kendin bir müzik aleti çalmak yerine hazır müzikleri dinleme vb. durumlar sonucunda beyin kas koordinasyonunda kopma ortaya çıktı. Avrupa ülkelerinde, beynin geri geri yürüme komutları vermemesi gibi sonuçlar anketlerde görülmeye başlandı. Bu durumun çalgı öğrenimindeki sonuçları henüz test edilmedi, ancak bilinen odur ki bir klasik çalgı öğrenme isteği çok düştü. Batı ülkelerinde müzik eğitimcileri çalgı öğretecek öğrenci bulmakta zorlanmaktadırlar.
Küresel sermaye sadece insan beynini parçalamakla yetinmemekte, son model silahlarla (bombalarla, sinemayla, televizyonla, ideolojisiyle) her yere ulaşmakta ve her şeyi parçalamaktadır. Bu parçalanmadan en fazla etkilenen çocuklar olmaktadır:
Televizyon çok kanala bölündü; çok kanallı televizyon yayınları, piyasa ekonomisine daha fazla hizmet etme yarışına girdi ve sonuçta kaliteyi düşürdü. Böylece çocuklar sokak kültürüyle aile içinde tanıştırıldı.
Çok kanal, kanaldan kanala atlayarak izlemeyi getirdi. Bu durum çocuklarda dikkatin çok parçaya bölünmesini; dikkat yoğunluğu kaybı, hiçbir şeye derinleşememe, çabuk sıkılma, düşünmeden izleme, analiz yokluğu gibi sonuçları getirdi.
Çok kanal aileyi parçaladı; ailedeki kişi sayısı kadar televizyon, ayrı odalarda oturma sonucunda çocukla ailesi arasında iletişimsizlik getirdi.
Küreselleşme ulus devletleri parçaladı; savaş, göç ve daha fazla yoksulluk getirdi.
Modern devleti parçaladı, küçülttü; sosyal devleti yok etti. Çocuklar sağlık, eğitim, beslenme ve sosyal güvenden yoksun bırakıldı.
Doğa en küçük hücreye kadar parçalandı; hayvanların ve bitkilerin doğal yapılarıyla oynandı, genetiği bozulmuş yiyecekler çocuklara sunuldu. Ulusötesi tekellerin yaldızlayarak sunduğu hazır ve hormonlu yiyeceklerle yapılan sağlıksız beslenmenin sonuçları görülmeye başlandı; aşırı kilo, kız çocuklarda erken göğüs büyümesi, üniversite yıllarında başlayan adet kanaması görememe vb.
İnsanlar sanal olarak iyiler ve kötüler diye ikiye bölündü; çocuklar bu düşünceyle yapılmış filmlerle, korkularla büyütüldü. Daha güzel bir dünya hayali yok edildi.
İnsanlar dinsel ve etnik parçalara bölündü; insan hakları kavramı buna uyarlandı.
(Küreselleşmenin baş mimarı ABD, çevre kirliliği ile ilgili sözleşmeyi imzalamadığı gibi Çocuk Hakları sözleşmesini de hâlâ imzalamamıştır.)
Doğru tavır çoklu zekâ kuramına karşı durmaktır. Çünkü yerel yönetimlere devredilmesi tasarlanan ve tümüyle özelleştirilmesi planlanan eğitim modeli, bu ideolojinin üzerine oturtulmaktadır.
Çoklu zekâ kuramını hizmet içi eğitim seminerleri yoluyla yaygınlaştırma il milli eğitim müdürlüğünce Ankara’da başlatılmış, şimdilik anaokulu öğretmenlerine yönelik duyurusu yapılmıştır. Batının çoktan terk etmek üzere olduğu bir program konusunda öğretmenlerimiz tek taraflı bilgilendirilme durumunda kalmamalı, uyarıcı yazıları artırmalıyız.

6 Mayıs 2005 Cuma

paralı eğitim dedikleri...

Bakın nelerden para topluyormuşuz.

Eğitime katkı payı, (En devletçi para toplama şekli, vergi gibi bir şey bu)
Kayıt parası, (En medyatik, her öğretim yılı başında yaygarası kopar)
Karne parası, (En zorunsal, vermezsen karneyi zor alırsın)
Diploma parası, (En kurumsal, okulumuz ot gelip saman giden öğrencimizi iftiharla sunar)
Koruma derneği parası, (En işbirliksel, veliyi içerden feth et, rahat et.)
Dergi parası, (En Öğretmensel, sayın veli alacağımız bu dergiyle…)
Servis ücreti, (En Kentsel, sen tut kentin bir ucundaki okula çocuğunu kaydet. Okul her yerde okul, öğretmen her yerde öğretmen, demek öyle ha..!)
Yardımcı kitap parası, (En Luzumsuz, sözüm ona; AnaKitabı bir kez açıp okuyorlarda)
Spor kolu parası, (En Dayatmacı, para vermeyen topa vuramaz, okul takımına giremez)
Tiyatro ve temsil giderleri, En Sanatsal, müsamere bu boru mu tabii ki verceceksiniz
Fotoğraf parası, (En Görsel, Öğrencinin yıl boyunca görüleceği en düzgün hali belgelenmek istenmektedir)
Teşekkür, takdir belgeleri parası, (En Çıkarsal, iyi bir yaz tatilinin sigortası. Ayrıca ödülün parayla verildiğine tanık oluruz burada.)
Okul forma ücreti, (En Okulsal, takmadığın bir kravat için, giymediğin bir ceket için bu kadar para verilir mi be)
Okul arması, En Simgesel, parasında değilim ben, değilimde. Nedir o armalardaki sanatsallık be.
Temizlik malzemeleri, (En Hijyenik, bir okulun kaliteli olup olmadığına karar vermek istiyorsanız tuvaletlerine bakın. Tecrübeyle sabittir.)
Boya-tamirat ücreti, (En Belediyesel, hani belediyeler seçim zamanı yaklaşınca kaldırımlara varana kadar boyarlar ya bu bizimkisi de öyle bir şey)
Perde, masa örtüsü ücreti, ( En Sınıfsal, daha çok ilköğretim okullarının cicili bicili olma arzusundan kaynaklanır. Daha ne istiyorsunuz çocuğumuz ev ortamında okuyacak.
Cam parası, (En Kazasal, o kadar hengâmede, çatışmada sağlam kalabileceğini mi sanmıştınız.Yanıldınız.)
Fotokopi ve sınav ücretleri, ( En Notsal, iki öğrenci konuşuyorlarken kulak misafiri olmuştum “bizim sınıfta test parası toplanmadığından hoca kazzık gibi soruyor” diye. Siz yine de buna inanmayın)
Tebeşir parası, ( En Lojistik, okulda en çok ve en çabuk tükenen maddedir. Ne zaman derse girsem yoktur. Sanırım bundan sonra cebimde taşımalıyım, mendeburu.)
Sınıf köşeleri için para, ( En Dekoratif, olmazsa olmuyor be. Bayramlarda, seyranlarda sınıf süslenmezse yüreğimiz burkuluyor)
Kızılay’a yardım parası, ( En kutsal, kan da veririz para da )
Bayram törenleri için kıyafet ücreti, ( En törensel, bu işin bandosu var, gösterisi var. En takıldığımda kule yaparlar 19 Mayıslarda. Bu yılda yapacaklar mı acaba? )
Gezi parası, ( En sosyal, haftaya Çanakkale’ye gideceğiz, inanın paraları ben toplamadım, yav bak yemin ediyorum size, niye inanmıyorsunuz ki… )
Elektrik, su, yakıt, telefon ücreti ( En Kurumsal, o kadar da yazdık her yana “luzumsuzsa söndür“ diye)
Bilgisayar alımı ( En Bilişsel, savulun ulen! Teknolojik okul geliyor… )
Yapılan Araştırmaya Göre;
Veliler en fazla, Eğitime katkı payı (yüzde 95,3), Karne parası (yüzde 86,8), Fotokopi ve sınav ücreti (yüzde 56,6),
Fotoğraf parası (yüzde 54,5) Kayıt parası (yüzde 44,6) Spor kolu parası (yüzde 41,9) ödüyormuş.

4 Mayıs 2005 Çarşamba

93

Bu rakam size neyi ifade ediyor bilmiyorum ama bu rakamı görünce bir haller oluyor bana. Bu rakama ilk tepkim yüzümün gülümsemesi ve geriye doğru kaykılıp oh be demek oluyor. Sonra ansızın duruyorum 93 birden yüzümü karartıyor. 93 yıl ömür sürmüş bir adam geliyor aklıma bu kadar yaşayamam ki diyorum içimden. Ama bizim 93’ün bununla alakası yok. 93 bir kısıltma sonucu 1993’ün bir versiyonu da değil. (sahi ben 93’te nerdeydim) 93 / 3’e kalansız bölünüyor iyi de ne yapalım. Bu 93’ü görünce kızarıyorum dostlar. Şimdiden nasıl bir açıklama yapacağımı planlıyorum. 93 rakamını gören birileri için için düşünüyor. 93 Mezatlarda, pazarlarda tartışılıyor. Kimisi: 33 olsaydı keşke diyor, hem bakın ne de güzel görünüyor rakamcak. 93 rakamı acı veriyor. Hiç tahmin etmezdim doğrusu bir rakamın bana acı vereceğini. Kaygı içindeyim 93’ü görünce, şizofrenim tutuyor. Arkama bakıyorum biri beni takip ediyor mu diye. Kalpazanlar 93 YTL’yi basıyorlar bir binanın en alt katında, hummalı. 93 Hatırası çektiriyorlar kasım kasım kasılarak fotoğrafhanede. Uykum kaçıyor bu 93 yüzünden. Tam 93 koyunu atlatıyorum çitten. 93 pare top atışı yapıyorlar. Bir hazırlık bir hazırlık ki sormayın. 93...
Uzatmayım artık 93: Şu bizim Yaz Tatili. 93’ü görünce aslında Ek iş bulup çalışmak, evde sıkıntıdan patlamak, tatile bile çıkamamak geliyor aklıma. Bu arada birileri bizim 93’ü kırpmak için çalışmalar yapıyormuş. Bir ay yeter bunlara demeye getiriyorlarmış. Kendi adıma sevinirim böyle bir çalışmaya. Hem şu “bi tarla bostan yat oğlum Osman” lafından da kurtulmuş olurum ama başka işiniz yok mu sizin?

7 ÇOK GEÇ

Aslında hep kafamı kurcalardı bu konu. Gelişmiş ülkelerde eğitim genelde 3-5 yaş dolaylarında başlıyor, bizde 7 yaşında. Ben ilkokula 6 yaşındayken başlamıştım. Okulun başöğretmeni (o zaman müdür değil başöğretmen vardı) babama "Emin misiniz? Erken başlamanın zararı olmasın?" demişti. Sanırım bizimkilerin kafası karışmıştı ama beni yine de yazdırdılar, çünkü ablam da 6 yaşında başlamıştı. Babam "Erken başlayan hem çok öğrenir, hem de yol alır" diyordu. Ben böylece hep kendi sınıfımdakilerden 1 yaş küçük oldum.
ABD'de iken 5 yaşına giren çocukların zorunlu olarak okul öncesi eğitimine başladığını öğrenince babamın doğru bir karar verdiğini anladım. Gerçi ilkokula erken başlamakla okul öncesi eğitim aynı şey değil, ama yine de eğitime ne kadar erken başlanırsa o kadar iyi. Çünkü insanın gelişimi için en önemli yaşların 0-6 yaş arası olduğu kanıtlanmış bulunuyor. ABD'de gördüğüm kadarıyla bu okul öncesi programı öyle kreş gibi değil resmen okul gibiydi. 5 ve 6 yaşlarındaki çocuklar, bizim çocukların 7 yaşında başladığı eğitimi almaya başlıyorlar ve bizimkilerin başlama yaşına geldiklerinde bayağı yol kat etmiş oluyorlardı.
Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) bu konuyu gündeme getirmeye çalışıyor. Geçenlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde düzenledikleri toplantıya katıldım. Prof. Dr. Mehmet Kaytaz, hazırladığı bir araştırmayı sundu. Buna göre 5 yaşında eğitime başlayan çocuklar, geç başlayanlara göre oldukça ileri gidiyorlar. Yapılan araştırmalar okul öncesi eğitim alan çocukların almayanlara göre öğrenimlerini daha uzun yıllar sürdürdüklerini, daha yüksek statülü işlerde çalıştıklarını, daha yüksek oranda üniversiteye devam ettiklerini, ortaya koyuyor. Konu yalnızca bu kadarla sınırlı değil. Bu tür bir okul öncesi eğitim alan çocukların dil becerileri ve bilgisayar ve kredi kartı gibi çağdaş araçlara ayak uydurma yeteneklerinin daha hızlı geliştiği de ortaya çıkarılmış bulunuyor.
Türk toplumu bu kadar önemli bir durumu kavramanın ne yazık ki henüz çok uzağında. Aşağıdaki tablo, çeşitli ülkelerde okul öncesi eğitimden yararlanan çocukların eğitim yaşındaki çocuklara olan oranını gösteriyor:

Fransa 100 Yunanistan 73
Luxemburg 97 Almanya 70
Belçika 95 Bulgaristan 61
İtalya 95 Fas 34
Danimarka 89 Ürdün 27
Japonya 84 Türkiye 11

Tablonun ortaya koyduğu acı gerçek Avrupa Birliği'nde bize en çok benzediğini düşündüğümüz ülkelerden Yunanistan ve Bulgaristan'ın bizden karşılaştırılamayacak kadar ileride olmasının yanı sıra Avrupa Birliği'ne aday olmayan Fas ve Ürdün'ün de bizden kat kat daha iyi bir konumda olması. Yani AB ülkeleriyle her karşılaştırmayı ekonomik göstergeler arasında yapmamız oldukça yanıltıcı sonuçlara götürüyor bizi. Asıl sorun eğitimde.
Çocuklarımızı 7 yaşından önce eğitime sokamazsak gelecekte rakip ülkelerle aramızda bugünkünden daha büyük farklar oluşacak demektir. Unutmamak gerekir ki biz bugünkü konumumuza geçmişteki benzer hatalarımızla geldik. Gelecekte üzülmemek için bu hatayı bugünden düzeltmemiz gerekiyor. 7 çok geç. Bunun çok geç olduğunu yarın anlamak ise çok kötü olacak. Bu önemli konuya girmiş olan AÇEV'e hepimizin elden geldiğince maddi ve manevi destek vermemiz gerek.
Pro. Dr Mahfi Eğilmez'in Raikal Gazetesindeki köşe yazısından...

Yine Şiddet Yine Okul

Osmaniye'de bir lise öğrencisi, kız arkadaşını rahatsız ettiği gerekçesiyle tartıştığı başka bir öğrenci tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Bir öğrencinin de ağır yaralandığı olay, son günlerde gençler arasında artan şiddetin yeni bir örneği oldu. Yılbaşından bu yana, 15 lise ve ilköğretim öğrencisi bıçaklandı. Uzmanlar toplumu ve aileleri uyarıyor: "Sorumsuz televizyon yayınları, kopuk aile ilişkileri gençleri şiddete sürüklüyor. Batı'nın 'suç-uyuşturucu-şiddet' üçlüsü bize doğru ilerliyor. Gençler erişkinleri örnek alıyor." Osmaniye'de Atatürk Lisesi öğrencisi 18 yaşındaki Uğur Yanıt, dört arkadaşıyla birlikte, dershaneye devam eden kız arkadaşını rahatsız ettiği gerekçesiyle, Çukurova Lisesi öğrencisi 17 yaşındaki E.K.'nın yaşadığı Alibeyli Mahallesi'ne gitti. Tartışma büyüyünce E.K., sustalı bıçakla Uğur Yanıt ve arkadaşı 22 yaşındaki Ömer Bozdoğan'ı ağır yaraladı. Yanıt, öldü, Bozdoğan yoğun bakıma alındı. E.K ise yakalanarak cezaevine gönderildi. Son zamanlarda buna benzer olaylar çok sık yaşanırken, uzmanlar şu tespitlerde bulundu:
'Şiddete duyarsızlaşıyorlar'
İstanbul Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölüm Başkanı
Prof. Dr. Haluk Yavuzer: Şiddet içeren kontrolsüz yayınlar, internet oyunları, filmler... Ergenler o dizilerdeki, filmlerdeki oyuncular gibi davranmaya çalışıyor. Şiddete karşı duyarsızlaşıyor. Diğer neden de ebevenin ilgisizliği ve ailede içi şiddet. Ergenlik çağında karşı cinsle ilişki doğal ancak ön plana çıkma, maceraperest yaklaşım, kendini kanıtlama gibi duygular söz konusu oluyor. Sözle çözebileceği konuyu şiddetle, kendini kanıtlamayı hesaba katarak çözmeye çalışıyor. Psikiyatr Armağan Samancı: Son yıllardaki değişim toleransı bozdu. Aile içi çatışmalar yoğunlaştı. Gençler ailede, sokakta televizyonda şiddetle karşı karşıya. Duygusal olarak fakir ailelerde yetişen gençler şiddeti başkalarına yansıtıyor. Batıdaki 'şiddet, uyuştucu ve suç' üçlüsü bizde de yoğunlaşıyor. Çocuk ergen psikiyatrı Ahmet Çevikaslan: Son yıllarda çocuklar ve gençler şiddet görüntülerine maruz kalıyor. Bu sadece televizyon dizilerinde değil, kitle iletişim araçları, ana haber bültenleri, internet oyunları, video oyunlarıyla yansıyor. Ergen tanıklık ettiği şiddeti bir yöntem olarak kullanabileceğini görüyor, duyarsızlaşıyor. Arkadaş gruplarında şiddet, grup normu olarak paylaşılabiliyor. Toplum, gençleri koruma konusunda duyarlı değil.
'Erişkinleri örnek alıyorlar' Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi Doç. Dr. Erol Göka: Özellikle toplum yaşamında kaos olduğunda gençlerin disiplinle ilgili sorunları çok sık gündeme getirilir. Şimdi soruyorum: Erişkinlerin birbirine uyguladığı şiddet ne oluyor? Gençlere 'vurun abalıya' yapmamak lazım. Toplumdaki gücü ve şiddeti belirleyen odaklar gençlerin elinde mi? Gençler erişkinleri örnek alır. Şiddete genel olarak bakmalı.
Yılbaşından bu yana 15 bıçaklama, iki ölü
19 Şubat: Balıkesir Kayabey İlköğretim Okulu yedinci sınıf öğrencisi S.K., önüne gelen topa vurduğu için yaşıtı İ. Ö. tarafından bıçaklandı. 23 Şubat: Antalya Kepez Lisesi'nde 18 yaşındaki H.H., müdür Alim Zeybek'i karnından bıçakladı.
· İzmir Karşıyaka'daki Sakize Lahur İmam Hatip Lisesi'ne gelen 17 yaşındaki E. Y., istediği parayı vermeyen S.K.'yı karnından bıçakladı.
· Denizli Fatih İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi Y. D., okul çıkışında gasp edildi, parası çıkmadı diye jiletlendi. 1 Mart:
· Kartal Yakacık'taki Hesna Gündeş İlköğretim Okulu'nda 14 yaşındaki E. B, kendisini sınıfa girmesi için uyaran nöbetçi öğrenciyi bıçakladı.
· Adana'da Yavuzlar İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi A. G.'yi, okula dışarıdan gelen gençler sırtından bıçakladı.
· Gaziantep Şehit Şahin Lisesi son sınıf öğrencisi C. K. öğretmeni makasla yaraladı. 22 Mart: Ankara Etlik Lisesi'nin 16 yaşındaki kız öğrencisi V. Ç. 16 yaşındaki G.D.'yi bacağından, 17 yaşındaki B. D.'yi kulağından bıçakladı. 4 Nisan: Üsküdar Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencisi S. K. uzaklaştırma cezası alan Habip Sancaktutan'ı 'yan baktığı' için bıçaklayıp öldürdü. 7 Nisan: Taksim İlköğretim Okulu öğrencisi 15 yaşındaki S.S. 5. sınıf öğrencisi H.Ö.'yü bıçakladı. 12 Nisan:
· Gaziosmanpaşa Karlıktepe İlköğretim Okulu'nun bahçesinde 13 yaşındaki F.P., İnönü Endüstri Meslek Lisesi öğrencisi Y.Y.'yi bıçakladı.
· 23 Nisan provalarının yapıldığı Ali Sami Yen Stadı'nın çıkışında 14 yaşındaki A.A, iki yaşıtı tarafından bacağından bıçaklandı.
· Bayrampaşa'dü üç ilköğretim öğrencisi tinerciler tarafından gasp edildi, biri bıçaklandı. 28 Nisan: Bursa'da ilköğretim okulu öğrencisi 15 yaşındaki Galatasaraylı O.A. ile 14 yaşındaki Fenerbahçeli B.P., takımları yüzünden tartıştı. Yakınlarının da karıştığı kavgada 17 yaşındaki Levent Aktaş, kalbinden bıçaklanarak öldürüldü

14 Nisan 2005 Perşembe

Okul - Orhan Pamuk

Çünkü okulda sevgiyle öğrendiğim bir başka şey de bir “otorite” olarak öğretmenin iktidarıydı. Pamuk Apartmanı’ndaki aile kalabalığının dağınık ve parçalı bir hali vardı, kalabalık yemeklerde her kafadan bir ses çıkardı. Aile birbirine sevgi, alışkanlık ve yemek saatleri gibi kimsenin tartışmadığı kurallarla sanki kendiliğinden bağlanmıştı. Evde babam bir otorite ve iktidar merkezi gibi değildi hiç, az gözükür, arada bir kaybolurdu. Daha önemlisi, ağabeyimle beni hiç mi hiç azarlamaz, beğenmediği bir şey yaparsak kaşlarını bile çatmazdı. Daha sonraki yıllarda arkadaşlarına bizi tanıştırırken söylediği “Bunlar da benim iki küçük kardeşim” sözünü babam gerçekten hak ediyordu. Bu yüzden evde “otorite” olarak yalnızca annemi tanımıştım. Ama onun benim üzerimdeki gücü de benim dışımda, yabancı bir “iktidar merkezi” olmaktan çok benim tarafımdan gelen sevilme, okşanma ve beğenilme isteğinden kaynaklanıyordu. Bu yüzden öğretmenin yirmi beş kişilik sınıf üzerindeki gücü beni ilgilendirdi.Belki de onunla annemi biraz özdeşleştirdiğim için, içimde öğretmenden onay almak için bitip tükenmez bir istek vardı. Yalnız her soruya cevap vermek istemez, ödevlerimi iyi yapmak, öğretmen tarafından sevilmek, farklı ve akıllı gözükmek de isterdim. “Ellerinizi böyle kavuşturarak konuşmadan oturun,” derdi öğretmen ve bütün ders ellerimi göğsümün üzerine kavuşturur, sabırla otururdum. Ama yavaş yavaş her soruya cevap yetiştirmenin, bir aritmetik problemini herkesten önce çözmenin ya da en iyi notları almanın zevkleri solmaya, derslerde vakti hiç geçmemeye, zaman bazan inanılmaz bir yavaşlıkla akmaya başladı.

Gözlerimi tahtada birşeyler yazmaya çalışan yarım akıllı, şişman bir öğrenciden, ya da öğretmen, öğrenci, hademe bütün dünyaya aynı iyimser ve iyi niyetli, güleç ve sağlıklı bakışlarla bakan kızdan ayırır, pencereden dışarıya, apartmanlar arasında gözüken bir kestane ağacının üst dallarına çevirirdim. Dala bir güvercin konardı. Dikkatle seyrederdim. Gövdesini alttan gördüğüm güvercinle dalın arkasında tek bir bulut hem şekil hem de yer değiştirirdi. Pencereden gördüğüm bulutu bir tilkinin burnuna, kafasına, sonra bir köpeğe benzetirdim. Artık köpek şekil değiştirmesin, bulut köpek olarak yoluna devam etsin isterdim, ama biraz sonra bulut babaannemin büfesinin hiç açılmayan vitrinindeki ayaklı gümüş şekerliklerden birine dönüşürdü ve ben evde olmak isterdim. Evin gölgeler içindeki sessizliği, güven verici hali aklıma takılmışken, birden o gölgeler içinden, tıpkı bir rüyadaki gibi babam belirir, pazar günü hep birlikte arabayla Boğaz gezintisine çıkardık. Derken karşı apartmanın penceresi açılır, bir hizmetçi elindeki toz bezini silkeler, sonra o da benim gibi dalgınlıkla oturduğum yerden göremediğim sokağı seyrederdi. Acaba sokakta ne vardı? Parke taşlarının üzerinde ilerleyen bir at arabasının sesini duyar, kısık sesiyle bağıran “eskiciiii”yi işitirdim. Sokağı seyreden hizmetçi, bakışlarıyla eskiciyi izledikten sonra çekilir, onun kapadığı pencerenin yanında deminki bulutun hızında ama ters yöne giden başka bir bulut görürdüm. Yan pencerede de yansıyan bulut yoluna devam ederken acaba bu deminki tilki-köpek-şekerlik bulut olmasın diye sorardım kendime. Tam bu sırada sınıfta bir hareket olur, kalkan parmaklar görünce öğretmenin sorusunu işitmememe rağmen telaşla ben de parmağımı kaldırır ve doğru cevabı bildiğimden çok emin bir pozla beklerdim. Öteki öğrencilerini cevaplarından öğretmenin sorusunun henüz ne olduğunu çıkaramadığım o ilk anlarda bile, hayaller içindeki aklımda cevabı çok iyi bildiğime ilişkin boş bir inanç belirirdi.

Yıllar boyunca ikişer ikişer sıralarında oturduğumuz sınıfları eğlenceli bir yer yapan şey derslerde öğrendiklerimle, öğretmenden aldığım onaylardan çok, sınıf arkadaşlarımı tek tek tanıma zevki, onların benden ne kadar değişik olduklarını biraz hayret, biraz hayranlık, birazcık da acımayla görmekti. Türkçe dersinde birşeyler okurken, satır bitince, bir alttaki satırdan değil de iki alttaki satırdan okumaya devam eden ve bütün dikkatine rağmen sınıfın güldüğü yanlışını bir türlü düzeltemeyen o kederli çocuk vardı mesela. İlkokul birde, bir süre yanımda oturan, uzun kırmızı saçları at kuyruğu yapılmış kız vardı. Çantasının içi ısırılmış elmalar, simitler, dökülmüş susamlar, kalemler, saç bantları ile karmakarışık ve pasaklıydı ama ondan ve çantadan çıkan hoş bir lavanta kokusu, beni ona bağlar, her şeyi adlı adınca söyleyerek, cesaretle anlatabilmesine hayran olur, hafta sonları onu görmezsem özlerdim. Bir çocuğun kafası babaannemin dediği cinsten tam taskafaydı, bir başka ufak tefek, küçük kızın kırılganlığı ve narinliği beni büyüler, bir üçüncüsünün evinde olup biten her şeyi hiçbir şey saklamadan anlatıvermesine şaşar, kendi kendime nasıl böyle oluyor diye sorardım. Nasıl oluyor da bu kız Atatürk şiiri okurken gerçekten ağlıyor, öteki herkesin anlayacağını bile bile yalan söyleyebiliyor, bu üçüncünün çantası, defteri, önlüğü, saçları, sözleri, her şeyi bu kadar derli toplu olabiliyor? Tıpkı sokaklardaki marka marka arabanın lambalar, tampon, ön kaput ve pencerelerinden oluşan burnunu aklım kendiliğinden bir şeye benzettiği gibi, sınıftaki pek çok çocuğu da bir şeye benzetirdim: mesela şu sivri burunluyu tilkiye, iri yarıyı herkesin zaten dediği gibi ayıya, dik saçlıyı kirpiye. Mari adlı bir Yahudi kızın uzun uzun hamursuz bayramından söz ettiğini, bazı günlerde babaannesinin evdeki elektrik düğmelerine bile dokunmadığını anlattığını hatırlıyorum. Başka bir kız da, bir akşam odasındayken hızla arkasına dönünce bir meleğin gölgesini gördüğünü söylemiş, bu aklımda korkuyla yer etmişti. Upuzun bacaklarına upuzun çoraplar giyen ve her zaman ağlayacakmış gibi duran kızın bakan olan babası Başbakan Adnan Menderes’in elini kolunu sallayarak çıktığı uçak kazasında ölünce, kızın babası ölmeden de olacakları bilip ağladığını sandım. Pek çok çocuğun benim gibi, dişleriyle bir derdi vardı, bazıları diş teli takıyordu. Lise öğrencilerinin yatakhanelerinin ve spor salonunun olduğu yan binanın üst katlarında bir yerde, revirin yanında bir dişçi olduğu söyleniyordu, öğretmen öfkelenince yaramazlık edeni oraya yollamakla tehdit ederdi. Daha küçük bir ceza, kara tahtanın asıldığı duvarla kapı arasındaki köşede, sınıfa sırtını dönüp ayakta durmaktı. Bu bazan “tek ayak” cezasına da dönüşür, ama bütün sınıf dersi değil, ceza alan öğrencinin tek ayak üzerinde ne kadar durabileceğini izlediği için uygulanmazdı. Tek ayak üzerinde durmasa da, köşeye sürülen haydutlar, çöp tenekesine tükürmek, öğretmene çaktırmadan sınıfa kaş-göz işareti yapmak gibi bende hayranlıktan çok kıskançlık ve öfke uyandıran şeyler yapardı.

Tembellerin, haydutların, aptalların ve arsızların öğretmen tarafından azarlanması, cezalandırılması, hırpalanması, dövülmesi daha sonra dergilerden edinip, içtenlikle inanacağım cemaat ve dayanışma ruhuna rağmen bazan beni mutlu ederdi. Herkesle son derece senli benli, girgin bir kız vardı mesela, okula şoförlü bir arabayla gelir, öğretmenin ondan her istediğinde gayet memnun tahtaya kalkar, kırıtarak “Jingle bells, jingle bells, jingle all the bells” diye İngilizce bir şarkı söylemeye başlardı. Öğretmenle arasının bu kadar iyi olmasına rağmen ödevlerini ısrarla yapmadığı için aşağılanmasına, itilip kakılmasına tanık olmaktan sıkılmazdım. Ödevini yapmadığı halde, yapmış da, şimdi defterin sayfaları arasında bir türlü bulamıyormuş pozuna, öğretmen bunu hiç yutmadığı halde, her ödev kontrolünde, birkaç kişinin neden başvurduğunu hiç anlayamazdım. Bir anlık telaştan ve korkaklıktan, “Şimdi bulamıyorum öğretmenim!” demek cezayı yalnızca birkaç saniye geciktirir, ama tokadın ya da kulak çekmenin şiddetini daha da artırırdı. Osmanlı okullarında atılan dayaklar, hocanın oturduğu yerden öğrenciye indirdiği uzun değnek, Ahmet Rasim’in Falaka ve Gecelerim’deki çocukluk ve okul anılarındaki falaka, daha sonraki yıllarda ders kitaplarında Cumhuriyet ve Atatürk öncesinde kalmış kötülükler gibi sunulurdu bize. Ama zengin Nişantaşı’ndaki paralı özel Işık Lisesi’nde bile, modernleşme denen yeniliklerin bir kısmının güçsüzlere uygulanan baskının yenileşmesi demek olduğunu, artık falaka ya da değnek yerine, kenarlarına ince ve sert bir mika parçası geçirilmiş Fransız malı cetveller kullanan Osmanlı’dan kalma ihtiyar ve aksi hocalar sezerlerdi sanırım.

Ödevini inatla yapmayan, yaramazlığıyla hocanın sabrını taşıran bir öğrenci teşhir edilmek için herkesin önüne çıkarılıp o içler acısı dayak ve aşağılama dakikaları başladığında kalbim hızlanır, kafam karışırdı. Yaşımız büyüyüp tatlı ve annemsi kadın öğretmenlerden, jimnastik hocası, din hocası, müzik öğretmeni gibi hayattan bezmiş, öfkeli, yaşlı erkek öğretmenlerin eline düştükçe sıklaşan bu dayakları, önce sıkıcı dersin ortasında seyirlik birkaç dakika diye memnuniyetle karşılardım. Öğrenci, süt dökmüş kedi gibi önüne bakıp suçunu itiraf edip, inandırıcı birkaç özür sıralarsa cezası hafif olurdu. Ama özrü suçundan büyük olanlar, yalan da olsa suçunu hafifletecek bir bahane uydurmayanlar, uyduramayanlar, uydurmaya bile üşenip dayağı tercih edenler, öğretmen kendisini aşağılar, hırpalarken arada kaş göz işareti yapıp sınıfı güldürenler, bir yandan beceriksiz yalanlar kıvırıp, bir yandan da “Bir daha yalan söylemeyeceğim öğretmenim” diye içtenlikle yeminler edenler, dayak ve aşağılanmadan kan ter içinde kalmışken, işkencelerini daha da artıran bir başka yanlışı kapana kısılmış bir hayvan gibi bilmeden yapanlar bana insanlık ve hayat hakkında bütün Hayat Bilgisi kitaplarından ve Sınıf Bilgisi dergilerinden daha derin şeyler öğretirlerdi.

Bazan tertipli, hoş ya da kırılgan haline uzaktan sevgi duyduğum bir kızın bu aşağılanma ve özür anlarında yüzünün kıpkırmızı olduğunu, gözünde yaşlar biriktiğini gördüğümde onun kurtulmasını isterdim. Teneffüslerde bana da eziyet eden o sarı saçlı, şişko çocuğun konuştukça battığını, battıkça tokat yediğini gördüğümde olayı kalpsizlikle zevk alarak seyrederdim. Umutsuzca aptal ve duyarsız olduğuna karar verdiğim kara kuru, sessiz ve gururlu bir çocuğun öğretmeni çileden çıkaran direnişinin nedenini çözemediğimde, çocuğun gözlerinden yaşlar akarken, öğretmenle öğrenciye aynı anda hak vermekten yorulurdum. Bazı öğretmenler tahtaya çektikleri öğrencinin bilgisini sınamadan çok cehaletini sergileyip aşağılamaktan ne kadar hoşlanırsa, bazı öğrenciler de durumu idare edip kurtarmaktan çok, aşağılanmaktan daha çok hoşlanır gibi davranırlardı. Bazı öğretmenler bir defterin yanlış renkli bir kâğıtla kaplandığını gördüklerinde kudurur, bazıları başka zamanlar hiç aldırmadıkları küçük bir fısıldaşmaya bir tokatla karşılık verir, bazı öğrenciler cevabını bildikleri basit bir soru karşısında gözleri araba lambasına yakalanmış tavşan gibi donup kalır, bazıları da –en çok onları takdir ederdim– cevabı bilmeseler de bildikleri bir şeyi iyi niyetle anlatırlardı.

Kimi zaman azarla ya da defterlerin, kitaplarn fırlatılmasıyla başlayan bu korkutucu anlarda, bütün sınıfta başka tek çıt çıkmazken başına böyle aşağılamalar gelmeyen talihlilerden olduğum için şükrederdim. Sınıfın üçte biri bu ayrıcalıklılardandı. Yoksulla zenginin aynı sınıfta okuduğu bazı devlet okullarının tersine bu özel okulda sürekli aşağılananlarla hiç hırpalanmayan talihlileri ayıran gizli çizginin öğrencinin zenginliği ya da fakirliğiyle ilgisi yoktu. Okula alışıp çocuksu bir kardeşlikle teneffüslerde koşturup oynarken mutlulukla unuttuğum ve ruhumun da reddettiği bu gizli çizgi, öğretmen kürsüdeki yerine bir iktidar anıtı gibi yerleşince birden ortaya çıkıverirdi ve ben de bu dayak ve aşağılama anlarında basit ama güçlü bir merakla bazıların neden öyle daha tembel, onursuz, iradesiz, duyarsız, kafasız ya da işte “öyle” olabildiklerini kendime sorardım. Ama hayatın karanlığına ve sınıf arkadaşlarımın ruhlarına açılan bu soruya ne o sırada okumaya başladığım ve kötülerin hepsinin çarpık ağızlı çizildiği resimli romanlar, ne de çocuksu sevgilerim de cevap verir, ben de soruyu unuturdum. Okul denen yer temel soruları cevaplamaz, onları hayatın gerçeği olarak benimsememize yarar. Bu yüzden parmağımı kaldırıp kendimi çizginin daha rahat ve huzurlu tarafına atmaya lise yıllarına kadar özen gösterdim.

Gene de okulda öğrendiğim asıl şeyin hayatın sorgulanmayan “gerçeklerini” kabul etmek değil, onlarla büyülenmek olduğunu sezerdim. İlk yıllarda olur olmaz bahanelerle, ikide bir öğretmen dersin ortasında bize bir şarkı söyletmeye başlardı. İngilizce, Fransızca sözlerini anlayamadığım, sevmediğim bu şarkıları söylüyormuş gibi yaparken –bu şarkılardan uyarlama “Bekçi baba, bekçi baba, bayram geldi düdük çal” gibi– sınıf arkadaşlarımı seyretmekten hoşlanırdım. Yarım saat önce defterini gene evde unuttuğu için gözyaşı döken, kısa boylu tombul çocuk şimdi ağzını kocaman aça aça mutlulukla şarkı söylüyor olurdu. Uzun saçlarını ikide bir kulaklarının arkasına atan kız, şarkının ortasında gene aynı jesti yapardı. Teneffüste koridorlarda beni kovalayan şişko haydutlardan biriyle, onun daha sinsi, zeki ve bütün alçaklığına rağmen gizli çizginin benim tarafımda kalacak kadar ihtiyatlı akıl hocası şimdi meleksi bir ifadeyle müziğin bulutları arasında kaybolmuş gitmişler. Tertipli kız şarkının ortasında kalem kutularının, defterlerinin yerini bir daha denetler, bahçeden sınıfa giderken ikişerli sıra olmak için “Eşim olur musun?” diye her soruşumda yalnızca sessizce elimi tutan çalışkan zeki kız şarkıyı daha iyi söylemek için dikkat kesilir, imtihanlarda kimse bakmasın diye kâğıdına emzirdiği bebek gibi kapanarak sarılan pinti ve şişko oğlan hiç kimseye açmadığı gövdesini açar gibi hareketler yapardı. Her gün dayak yiyen umutsuz salaklardan birinin de istekle şarkıya katıldığını, hınzırın tekinin öndeki kızın saçını çektiğini, ikide bir ağlayan kızın şarkıyı dikkatle söylerken pencereden dışarı baktığını gördüğümüzde biz de kırmızı at kuyruklu kızla bir an birbirimizin gözlerinin içine bakar, gülümserdik. Hiç anlamadığım şarkının lay la lay la lay lay lay kısmına gelince ben de neşeyle herkesin yükselttiği sese katılır, sonra pencereden dışarı bakarken, biraz sonra, biraz sonra zilin çalacağını, bütün sınıfın bir anda bir uğultuyla paltolarına, çantalarına sarılacağını ve bir elim çantamda bir elim beni ve ağabeyimi üç dakikalık uzaklıktaki eve geri götüren kapıcının kocaman elindeyken sınıftaki bütün bu insanlıktan yorgun olacağımı, ama annemi göreceğim diye de adımlarımı hızlandıracağımı hayal ederdim.
Orhan Pamuk ( Kitap-lık Dergisi, Sayı:65, Kasım 2003)