14 Nisan 2005 Perşembe

Okul - Orhan Pamuk

Çünkü okulda sevgiyle öğrendiğim bir başka şey de bir “otorite” olarak öğretmenin iktidarıydı. Pamuk Apartmanı’ndaki aile kalabalığının dağınık ve parçalı bir hali vardı, kalabalık yemeklerde her kafadan bir ses çıkardı. Aile birbirine sevgi, alışkanlık ve yemek saatleri gibi kimsenin tartışmadığı kurallarla sanki kendiliğinden bağlanmıştı. Evde babam bir otorite ve iktidar merkezi gibi değildi hiç, az gözükür, arada bir kaybolurdu. Daha önemlisi, ağabeyimle beni hiç mi hiç azarlamaz, beğenmediği bir şey yaparsak kaşlarını bile çatmazdı. Daha sonraki yıllarda arkadaşlarına bizi tanıştırırken söylediği “Bunlar da benim iki küçük kardeşim” sözünü babam gerçekten hak ediyordu. Bu yüzden evde “otorite” olarak yalnızca annemi tanımıştım. Ama onun benim üzerimdeki gücü de benim dışımda, yabancı bir “iktidar merkezi” olmaktan çok benim tarafımdan gelen sevilme, okşanma ve beğenilme isteğinden kaynaklanıyordu. Bu yüzden öğretmenin yirmi beş kişilik sınıf üzerindeki gücü beni ilgilendirdi.Belki de onunla annemi biraz özdeşleştirdiğim için, içimde öğretmenden onay almak için bitip tükenmez bir istek vardı. Yalnız her soruya cevap vermek istemez, ödevlerimi iyi yapmak, öğretmen tarafından sevilmek, farklı ve akıllı gözükmek de isterdim. “Ellerinizi böyle kavuşturarak konuşmadan oturun,” derdi öğretmen ve bütün ders ellerimi göğsümün üzerine kavuşturur, sabırla otururdum. Ama yavaş yavaş her soruya cevap yetiştirmenin, bir aritmetik problemini herkesten önce çözmenin ya da en iyi notları almanın zevkleri solmaya, derslerde vakti hiç geçmemeye, zaman bazan inanılmaz bir yavaşlıkla akmaya başladı.

Gözlerimi tahtada birşeyler yazmaya çalışan yarım akıllı, şişman bir öğrenciden, ya da öğretmen, öğrenci, hademe bütün dünyaya aynı iyimser ve iyi niyetli, güleç ve sağlıklı bakışlarla bakan kızdan ayırır, pencereden dışarıya, apartmanlar arasında gözüken bir kestane ağacının üst dallarına çevirirdim. Dala bir güvercin konardı. Dikkatle seyrederdim. Gövdesini alttan gördüğüm güvercinle dalın arkasında tek bir bulut hem şekil hem de yer değiştirirdi. Pencereden gördüğüm bulutu bir tilkinin burnuna, kafasına, sonra bir köpeğe benzetirdim. Artık köpek şekil değiştirmesin, bulut köpek olarak yoluna devam etsin isterdim, ama biraz sonra bulut babaannemin büfesinin hiç açılmayan vitrinindeki ayaklı gümüş şekerliklerden birine dönüşürdü ve ben evde olmak isterdim. Evin gölgeler içindeki sessizliği, güven verici hali aklıma takılmışken, birden o gölgeler içinden, tıpkı bir rüyadaki gibi babam belirir, pazar günü hep birlikte arabayla Boğaz gezintisine çıkardık. Derken karşı apartmanın penceresi açılır, bir hizmetçi elindeki toz bezini silkeler, sonra o da benim gibi dalgınlıkla oturduğum yerden göremediğim sokağı seyrederdi. Acaba sokakta ne vardı? Parke taşlarının üzerinde ilerleyen bir at arabasının sesini duyar, kısık sesiyle bağıran “eskiciiii”yi işitirdim. Sokağı seyreden hizmetçi, bakışlarıyla eskiciyi izledikten sonra çekilir, onun kapadığı pencerenin yanında deminki bulutun hızında ama ters yöne giden başka bir bulut görürdüm. Yan pencerede de yansıyan bulut yoluna devam ederken acaba bu deminki tilki-köpek-şekerlik bulut olmasın diye sorardım kendime. Tam bu sırada sınıfta bir hareket olur, kalkan parmaklar görünce öğretmenin sorusunu işitmememe rağmen telaşla ben de parmağımı kaldırır ve doğru cevabı bildiğimden çok emin bir pozla beklerdim. Öteki öğrencilerini cevaplarından öğretmenin sorusunun henüz ne olduğunu çıkaramadığım o ilk anlarda bile, hayaller içindeki aklımda cevabı çok iyi bildiğime ilişkin boş bir inanç belirirdi.

Yıllar boyunca ikişer ikişer sıralarında oturduğumuz sınıfları eğlenceli bir yer yapan şey derslerde öğrendiklerimle, öğretmenden aldığım onaylardan çok, sınıf arkadaşlarımı tek tek tanıma zevki, onların benden ne kadar değişik olduklarını biraz hayret, biraz hayranlık, birazcık da acımayla görmekti. Türkçe dersinde birşeyler okurken, satır bitince, bir alttaki satırdan değil de iki alttaki satırdan okumaya devam eden ve bütün dikkatine rağmen sınıfın güldüğü yanlışını bir türlü düzeltemeyen o kederli çocuk vardı mesela. İlkokul birde, bir süre yanımda oturan, uzun kırmızı saçları at kuyruğu yapılmış kız vardı. Çantasının içi ısırılmış elmalar, simitler, dökülmüş susamlar, kalemler, saç bantları ile karmakarışık ve pasaklıydı ama ondan ve çantadan çıkan hoş bir lavanta kokusu, beni ona bağlar, her şeyi adlı adınca söyleyerek, cesaretle anlatabilmesine hayran olur, hafta sonları onu görmezsem özlerdim. Bir çocuğun kafası babaannemin dediği cinsten tam taskafaydı, bir başka ufak tefek, küçük kızın kırılganlığı ve narinliği beni büyüler, bir üçüncüsünün evinde olup biten her şeyi hiçbir şey saklamadan anlatıvermesine şaşar, kendi kendime nasıl böyle oluyor diye sorardım. Nasıl oluyor da bu kız Atatürk şiiri okurken gerçekten ağlıyor, öteki herkesin anlayacağını bile bile yalan söyleyebiliyor, bu üçüncünün çantası, defteri, önlüğü, saçları, sözleri, her şeyi bu kadar derli toplu olabiliyor? Tıpkı sokaklardaki marka marka arabanın lambalar, tampon, ön kaput ve pencerelerinden oluşan burnunu aklım kendiliğinden bir şeye benzettiği gibi, sınıftaki pek çok çocuğu da bir şeye benzetirdim: mesela şu sivri burunluyu tilkiye, iri yarıyı herkesin zaten dediği gibi ayıya, dik saçlıyı kirpiye. Mari adlı bir Yahudi kızın uzun uzun hamursuz bayramından söz ettiğini, bazı günlerde babaannesinin evdeki elektrik düğmelerine bile dokunmadığını anlattığını hatırlıyorum. Başka bir kız da, bir akşam odasındayken hızla arkasına dönünce bir meleğin gölgesini gördüğünü söylemiş, bu aklımda korkuyla yer etmişti. Upuzun bacaklarına upuzun çoraplar giyen ve her zaman ağlayacakmış gibi duran kızın bakan olan babası Başbakan Adnan Menderes’in elini kolunu sallayarak çıktığı uçak kazasında ölünce, kızın babası ölmeden de olacakları bilip ağladığını sandım. Pek çok çocuğun benim gibi, dişleriyle bir derdi vardı, bazıları diş teli takıyordu. Lise öğrencilerinin yatakhanelerinin ve spor salonunun olduğu yan binanın üst katlarında bir yerde, revirin yanında bir dişçi olduğu söyleniyordu, öğretmen öfkelenince yaramazlık edeni oraya yollamakla tehdit ederdi. Daha küçük bir ceza, kara tahtanın asıldığı duvarla kapı arasındaki köşede, sınıfa sırtını dönüp ayakta durmaktı. Bu bazan “tek ayak” cezasına da dönüşür, ama bütün sınıf dersi değil, ceza alan öğrencinin tek ayak üzerinde ne kadar durabileceğini izlediği için uygulanmazdı. Tek ayak üzerinde durmasa da, köşeye sürülen haydutlar, çöp tenekesine tükürmek, öğretmene çaktırmadan sınıfa kaş-göz işareti yapmak gibi bende hayranlıktan çok kıskançlık ve öfke uyandıran şeyler yapardı.

Tembellerin, haydutların, aptalların ve arsızların öğretmen tarafından azarlanması, cezalandırılması, hırpalanması, dövülmesi daha sonra dergilerden edinip, içtenlikle inanacağım cemaat ve dayanışma ruhuna rağmen bazan beni mutlu ederdi. Herkesle son derece senli benli, girgin bir kız vardı mesela, okula şoförlü bir arabayla gelir, öğretmenin ondan her istediğinde gayet memnun tahtaya kalkar, kırıtarak “Jingle bells, jingle bells, jingle all the bells” diye İngilizce bir şarkı söylemeye başlardı. Öğretmenle arasının bu kadar iyi olmasına rağmen ödevlerini ısrarla yapmadığı için aşağılanmasına, itilip kakılmasına tanık olmaktan sıkılmazdım. Ödevini yapmadığı halde, yapmış da, şimdi defterin sayfaları arasında bir türlü bulamıyormuş pozuna, öğretmen bunu hiç yutmadığı halde, her ödev kontrolünde, birkaç kişinin neden başvurduğunu hiç anlayamazdım. Bir anlık telaştan ve korkaklıktan, “Şimdi bulamıyorum öğretmenim!” demek cezayı yalnızca birkaç saniye geciktirir, ama tokadın ya da kulak çekmenin şiddetini daha da artırırdı. Osmanlı okullarında atılan dayaklar, hocanın oturduğu yerden öğrenciye indirdiği uzun değnek, Ahmet Rasim’in Falaka ve Gecelerim’deki çocukluk ve okul anılarındaki falaka, daha sonraki yıllarda ders kitaplarında Cumhuriyet ve Atatürk öncesinde kalmış kötülükler gibi sunulurdu bize. Ama zengin Nişantaşı’ndaki paralı özel Işık Lisesi’nde bile, modernleşme denen yeniliklerin bir kısmının güçsüzlere uygulanan baskının yenileşmesi demek olduğunu, artık falaka ya da değnek yerine, kenarlarına ince ve sert bir mika parçası geçirilmiş Fransız malı cetveller kullanan Osmanlı’dan kalma ihtiyar ve aksi hocalar sezerlerdi sanırım.

Ödevini inatla yapmayan, yaramazlığıyla hocanın sabrını taşıran bir öğrenci teşhir edilmek için herkesin önüne çıkarılıp o içler acısı dayak ve aşağılama dakikaları başladığında kalbim hızlanır, kafam karışırdı. Yaşımız büyüyüp tatlı ve annemsi kadın öğretmenlerden, jimnastik hocası, din hocası, müzik öğretmeni gibi hayattan bezmiş, öfkeli, yaşlı erkek öğretmenlerin eline düştükçe sıklaşan bu dayakları, önce sıkıcı dersin ortasında seyirlik birkaç dakika diye memnuniyetle karşılardım. Öğrenci, süt dökmüş kedi gibi önüne bakıp suçunu itiraf edip, inandırıcı birkaç özür sıralarsa cezası hafif olurdu. Ama özrü suçundan büyük olanlar, yalan da olsa suçunu hafifletecek bir bahane uydurmayanlar, uyduramayanlar, uydurmaya bile üşenip dayağı tercih edenler, öğretmen kendisini aşağılar, hırpalarken arada kaş göz işareti yapıp sınıfı güldürenler, bir yandan beceriksiz yalanlar kıvırıp, bir yandan da “Bir daha yalan söylemeyeceğim öğretmenim” diye içtenlikle yeminler edenler, dayak ve aşağılanmadan kan ter içinde kalmışken, işkencelerini daha da artıran bir başka yanlışı kapana kısılmış bir hayvan gibi bilmeden yapanlar bana insanlık ve hayat hakkında bütün Hayat Bilgisi kitaplarından ve Sınıf Bilgisi dergilerinden daha derin şeyler öğretirlerdi.

Bazan tertipli, hoş ya da kırılgan haline uzaktan sevgi duyduğum bir kızın bu aşağılanma ve özür anlarında yüzünün kıpkırmızı olduğunu, gözünde yaşlar biriktiğini gördüğümde onun kurtulmasını isterdim. Teneffüslerde bana da eziyet eden o sarı saçlı, şişko çocuğun konuştukça battığını, battıkça tokat yediğini gördüğümde olayı kalpsizlikle zevk alarak seyrederdim. Umutsuzca aptal ve duyarsız olduğuna karar verdiğim kara kuru, sessiz ve gururlu bir çocuğun öğretmeni çileden çıkaran direnişinin nedenini çözemediğimde, çocuğun gözlerinden yaşlar akarken, öğretmenle öğrenciye aynı anda hak vermekten yorulurdum. Bazı öğretmenler tahtaya çektikleri öğrencinin bilgisini sınamadan çok cehaletini sergileyip aşağılamaktan ne kadar hoşlanırsa, bazı öğrenciler de durumu idare edip kurtarmaktan çok, aşağılanmaktan daha çok hoşlanır gibi davranırlardı. Bazı öğretmenler bir defterin yanlış renkli bir kâğıtla kaplandığını gördüklerinde kudurur, bazıları başka zamanlar hiç aldırmadıkları küçük bir fısıldaşmaya bir tokatla karşılık verir, bazı öğrenciler cevabını bildikleri basit bir soru karşısında gözleri araba lambasına yakalanmış tavşan gibi donup kalır, bazıları da –en çok onları takdir ederdim– cevabı bilmeseler de bildikleri bir şeyi iyi niyetle anlatırlardı.

Kimi zaman azarla ya da defterlerin, kitaplarn fırlatılmasıyla başlayan bu korkutucu anlarda, bütün sınıfta başka tek çıt çıkmazken başına böyle aşağılamalar gelmeyen talihlilerden olduğum için şükrederdim. Sınıfın üçte biri bu ayrıcalıklılardandı. Yoksulla zenginin aynı sınıfta okuduğu bazı devlet okullarının tersine bu özel okulda sürekli aşağılananlarla hiç hırpalanmayan talihlileri ayıran gizli çizginin öğrencinin zenginliği ya da fakirliğiyle ilgisi yoktu. Okula alışıp çocuksu bir kardeşlikle teneffüslerde koşturup oynarken mutlulukla unuttuğum ve ruhumun da reddettiği bu gizli çizgi, öğretmen kürsüdeki yerine bir iktidar anıtı gibi yerleşince birden ortaya çıkıverirdi ve ben de bu dayak ve aşağılama anlarında basit ama güçlü bir merakla bazıların neden öyle daha tembel, onursuz, iradesiz, duyarsız, kafasız ya da işte “öyle” olabildiklerini kendime sorardım. Ama hayatın karanlığına ve sınıf arkadaşlarımın ruhlarına açılan bu soruya ne o sırada okumaya başladığım ve kötülerin hepsinin çarpık ağızlı çizildiği resimli romanlar, ne de çocuksu sevgilerim de cevap verir, ben de soruyu unuturdum. Okul denen yer temel soruları cevaplamaz, onları hayatın gerçeği olarak benimsememize yarar. Bu yüzden parmağımı kaldırıp kendimi çizginin daha rahat ve huzurlu tarafına atmaya lise yıllarına kadar özen gösterdim.

Gene de okulda öğrendiğim asıl şeyin hayatın sorgulanmayan “gerçeklerini” kabul etmek değil, onlarla büyülenmek olduğunu sezerdim. İlk yıllarda olur olmaz bahanelerle, ikide bir öğretmen dersin ortasında bize bir şarkı söyletmeye başlardı. İngilizce, Fransızca sözlerini anlayamadığım, sevmediğim bu şarkıları söylüyormuş gibi yaparken –bu şarkılardan uyarlama “Bekçi baba, bekçi baba, bayram geldi düdük çal” gibi– sınıf arkadaşlarımı seyretmekten hoşlanırdım. Yarım saat önce defterini gene evde unuttuğu için gözyaşı döken, kısa boylu tombul çocuk şimdi ağzını kocaman aça aça mutlulukla şarkı söylüyor olurdu. Uzun saçlarını ikide bir kulaklarının arkasına atan kız, şarkının ortasında gene aynı jesti yapardı. Teneffüste koridorlarda beni kovalayan şişko haydutlardan biriyle, onun daha sinsi, zeki ve bütün alçaklığına rağmen gizli çizginin benim tarafımda kalacak kadar ihtiyatlı akıl hocası şimdi meleksi bir ifadeyle müziğin bulutları arasında kaybolmuş gitmişler. Tertipli kız şarkının ortasında kalem kutularının, defterlerinin yerini bir daha denetler, bahçeden sınıfa giderken ikişerli sıra olmak için “Eşim olur musun?” diye her soruşumda yalnızca sessizce elimi tutan çalışkan zeki kız şarkıyı daha iyi söylemek için dikkat kesilir, imtihanlarda kimse bakmasın diye kâğıdına emzirdiği bebek gibi kapanarak sarılan pinti ve şişko oğlan hiç kimseye açmadığı gövdesini açar gibi hareketler yapardı. Her gün dayak yiyen umutsuz salaklardan birinin de istekle şarkıya katıldığını, hınzırın tekinin öndeki kızın saçını çektiğini, ikide bir ağlayan kızın şarkıyı dikkatle söylerken pencereden dışarı baktığını gördüğümüzde biz de kırmızı at kuyruklu kızla bir an birbirimizin gözlerinin içine bakar, gülümserdik. Hiç anlamadığım şarkının lay la lay la lay lay lay kısmına gelince ben de neşeyle herkesin yükselttiği sese katılır, sonra pencereden dışarı bakarken, biraz sonra, biraz sonra zilin çalacağını, bütün sınıfın bir anda bir uğultuyla paltolarına, çantalarına sarılacağını ve bir elim çantamda bir elim beni ve ağabeyimi üç dakikalık uzaklıktaki eve geri götüren kapıcının kocaman elindeyken sınıftaki bütün bu insanlıktan yorgun olacağımı, ama annemi göreceğim diye de adımlarımı hızlandıracağımı hayal ederdim.
Orhan Pamuk ( Kitap-lık Dergisi, Sayı:65, Kasım 2003)

23 Mart 2005 Çarşamba

Okul'da Şiddet

YAPILAN BİR ARAŞTIRMA OKULLARDA CİDDİ BİR SORUNU ORTAYA ÇIKARDI
Yardımcı Doç. Dr. Metin Pişkin'in yaptığı araştırma, Akran zorbalığını gözler önüne serdi. Zorbalık" Ekonomik gelire göre değişmiyor, zengin öğrenci de, yoksul öğrenci de arkadaşlarına zorbalık yapıyor
En zorba davranışlar teneffüste ve sınıfta uygulanıyor
ANKARA Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden Yardımcı Doçent Doktor Metin Pişkin'in Çankaya iki, Mamak'ta bir okul öğrencileri arasında yaptığı araştırma, okullarda Akran zorbalığını ortaya koydu. Başta Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere olmak üzere, batılı ülkelerde olduğu gibi, Ankaralı öğrenciler de, kendinden güçsüz, yaş olarak küçük arkadaşlarına zorbalık yapıyor. Okullarda Şiddet’i araştıran Metin Pişkin, ekonomik olarak üst ve orta seviyede Çankaya'da iki, Mamak'ta alt seviyede bir okulda 1150 öğrenci ile görüştü. Pişkin'in araştırmasına katılan öğrencilerin % 44'ü sözel, % 30'u fiziksel, % 9'u cinsel, % 1'i duygusal zorbalığa maruz kaldığını açıkladı. Üst ve orta ekonomik gelire sahip öğrencilerin alt gelir grubundaki öğrencilere göre daha fazla zorbalık yaptığını belirleyen Pişkin, erkek öğrencilerin fiziksel zorbalığı tercih ederken, kız öğrencilerin sözel zorbalık yaptığını söyledi. Araştırmanın dikkat çekici sonucu ise öğrencilerin zorbalığı en çok sınıfta yapıyor olması. Öğretmenin sınıftan çıkmasını bekleyen zorba öğrencilerin kısa teneffüs aralarında kendilerinden daha güçsüz arkadaşlarını şiddete maruz bırakıyor, sınıfın ardından kantin ve okul bahçesinde zorbalık ortaya çıkıyor. Şiddete, zorbalığa maruz kalan 'kurban' öğrencilerde okulu sevmeme duyguları oluşuyor. Pişkin, ilk gençlik yıllarında okulda zorbalığa karışan öğrencilerin daha sonraki yaşantılarında da suç işlemeye devam ettiklerini belirterek, Zorbalığa maruz kalan öğrenciler çaresizlik, depresyon, kaygı, kızgınlık, kendini değersiz hissetme gibi duyguları yaşamları boyunca hissediyorlar dedi. Erkek çocukları zorbalık ve şiddeti onaylayan öğelerle büyüdükleri için ileriki yaşlarında da şiddeti kabul eden bir kişi haline geliyor. Kızlar ise daha uyumlu büyüdükleri için şiddetten daha uzak duruyor. 14–21 yaş arası lise ve üniversite öğrencileri üzerinde yapılan araştırma, şiddetin okul, aile, toplum, arkadaşların etkisi ile ortaya çıktığını gösterdi.
Sorunu görmezden gelmek yerine çözüm aranmalı Okullarda zorbalığı ve şiddeti önlemek için rehberlik birimlerinin aktif hale gelmesi gerekli. Pişkin, öncelikle okul yönetimlerinin ve öğretmenlerin sorunu kabullenmelerini istedi. Okulun adı çıkar" düşüncesi ile okul yönetimlerinin çoğu zaman sorunun üstünü kapattığını ifade eden Pişkin, üstü kapatılan sorunun bir gün mutlaka başka bir yerde ortaya çıkacağını kaydetti. Pişkin, sorunu örtmek yerine çözüm üretmek gerektiğini söyledi.

ZORBALIK YÖNTEMLERİ
Vurma, Basit tekmeler veya yumruklar atmak, Tehdit etmek, Sürekli kızdırmak, İncitici lakaplar takmak, Aşağılamak, Küfür etmek, Karşılarındaki kişi hakkında yalan yanlış dedikodu çıkarmak, Zor kullanarak para almak, Korkutmak, Agresif davranışlarda bulunmak, Kasıtlı zarar vermek

NASIL ÖNLENİR?
Öğrenciler, öğretmenler ve aileler zorbalık konusunda bilgilendirilmeli, nedenleri ve sonuçları anlatılmalı.
Okul yönetimleri zorbaların ve kurbanların davranışlarını takip etmeli. Zorbalık, kavga ve agresif davranışlar büyüm çağı davranışı olarak değerlendirilmemeli. Öğrenciler suskun kalmamaları için desteklenmeli. Agresif öğrenciler özellikle eğitilmeli. Kişisel kontrol stratejileri geliştirilmeli. Okul yönetimleri ve aileler sık sık bir araya gelip, sosyal programlar uygulamalı.

Öğretmenler kendilerine ayna tutuyor...

Çeşitli branşlardan ve değişik yerlerden gelen yaklaşık 25 öğretmen, bir masanın etrafında oturup öğretmenlik anılarını anlattı. Bunların hepsi not alındı. Kafalarındaki şey toplumsal yozlaşma sürecine paralel olarak bir öğretmen çiftin idealizminin çözülüşünü sahneye taşımaktı. Ve uzun uğraşlardan sonra metni ortaya çıkardılar. Oyunun adı “Doğmamış Çocuktan Mektup” olacaktı.
16 kişilik bir öğretmenler kumpanyasının görev aldığı deneme gösterisi, bu akşam saat 19.00’da Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu’nda sahne alacak. Kadronun çok önemli bir bölümünün ilk defa sahneye çıktığı ve bir çalışanlar tiyatrosu olduğu göz önüne alınırsa, seyircinin sıkılmayacağı bir oyun olacağı düşünülebilir.
Kumpanyadaki öğretmenler yaptıkları tiyatro çalışmasının sadece Eğitim-Sen üyesi öğretmenlere değil, daha geniş bir öğretmen kitlesine açık olduğunu söylüyorlar.

İdeallerin çöküşü
Oyun üç ana aşamadan oluşuyor. İlk bölümde kahramanlarımız Doğu illerinde öğretmen olarak çalışmaya başlarlar. Aydınlanmacı öğretmen algılamasıyla gittikleri bölgede duvara çarparlar. Ve ilk kaçış burada gerçekleşir; “Buranın sorunu başkadır, biz burada yapamayız” diyerek Büyükşehir gelirler. Büyükşehir’deki bir devlet lisesinde ideallerini gerçekleştireceklerini düşünen öğretmenlerin başına gelen, birçok öğretmenin de yaşadığı bir süreçtir. Evlenmişlerdir, çekirdek aile kurulmuştur ve çocuk projeleri vardır. Hayat sıkıştırmaktadır onları. Ve özel ders vermeye başlarlar. Üçüncü sahnede adam artık bir dershane sahibi olmuştur. Kadında, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde hayır faaliyetleri yürüten bir öğretmene dönüşmüştür.
Oyunculardan Mutlu Öztürk; oyunu “Onbinlerce öğretmenin başına gelen bir hikâyeyi eksen alıp, o küçük alanda attığımız adımların nasıl bir toplumsal arka planla kuşatılmış olduğunu ima eden ve buna karşı örgütlü bir direniş aslında amaçlanan. Anlattığımız aslında doğrudan doğruya kendimiz. Kendimize bir ayna tutuyoruz” sözleriyle özetliyor.

‘Öğretmeni anlatan yok’
Oyunu İATP (İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu)’nin bir süre önce düzenlediği şenlikte oynadıklarında böyle bir alana dönük ciddi bir talep olduğunu fark etmişler: “Ciddi ilgi çekti ve tartışıldı oyun. Çünkü ülkemizde öğretmen hayatı üzerine metinlere baktığımızda 12 Eylül’e kadar ciddi çalışmalar var. Oysa son 20 yılda çok farklı bir öğretmen profili (özellikle özel okullarda çalışan ve özel ders verme olanağına sahip) çıktı. Ve bu öğretmen profilini ele alan ona dönük eleştirel metinler neredeyse hiç yok. Güneydoğu’ya bir sürgün anlayışıyla giden, kendisinin emekçi olduğunun farkında olmayan, muhalif bile olsa bu kimliğini saklayan, beynini satmak anlamında işgücü pazarına çıkmış öğretmenlerin psikolojisini anlatıyor oyun”.
Esas hedefledikleri bunu sendika kitlesine seyrettirmek, mümkünse Eğitim-Sen içinden daha fazla emekçinin tiyatro faaliyetine katılmasını sağlamak. “Bizlere de bu sanat işlerini öğretenler, ortaokul ve lisedeki öğretmenlerimizdi. Öğretmen hareketinin bu alandaki yükümlülüğünü yeniden hatırlaması gerektiğini düşünüyoruz.”

Kendileriyle hesaplaşma
Oyun, günümüz öğretmeninin kendi iç dünyasına, kafasında yaşadığı çelişkilere, kendiyle ve çevresiyle hesaplaşmasına ayna tutuyor aslında. Ve bunu beylik repliklerle değil, günlük hayatın içinden çıkmış doğal bir anlatımla veriyor. Mutlu Öztürk de aynı düşüncede: “Yani bugüne kadar hep teorik düzeyde solcu, teorik düzeyde sendikalı olduk, ama bunu bir türlü gündelik hayata taşıyamadık. Teorik düzeyde idealist öğretmenler olduk, ama gerçekle buluştuğumuzda onlardan hızla kurtulmaya başladık. Aynı bir balonun düşüşü gibi, fazla yükler atıldı, atıldı ama düşüşten kurtulamadık.”

20 Mart 2005 Pazar

Türk Usulü Pedagoji

Çocuk dediğin uslu oturur. Çocuk dediğin büyüklerin sözünü dinler. Çocuk dediğin her lafa karışmaz. Çocuk dediğin “ yapma “ deyince yapmaz. Çocuk dediğin “yat deyince ” yatar. Çocuk dediğin önüne konulanı yer. Çocuk dediğin yeni icatlar yapmaz. Çocuk dediğin ders çalışır. Çocuk dediğin dik kafalılık etmez. Çocuk dediğin çok soru sormaz. Çocuk dediğin karşılık vermez. Çocuk dediğin paylanınca önüne bakar.
Çocuk dediğin evi dağıtmaz. Çocuk dediğin her şeyi istemez. Çocuk dediğin her duyduğunu söylemez. Çocuk dediğin anasından babasından korkar. Çocuk dediğin “şimdi seni gebertirim” deyince sus pus olur. Çocuk dediğin her önüne gelenle oynamaz. Çocuk dediğin büyüklerini üzmez. Çocuk dediğin ikide bir zırlamaz. Çocuk dediğin büyüklerin vurduğu yerde gül biteceğini bilir.
Çocuk dediğin verilen öğütlerin dışına çıkmaz. Çocuk dediğin kapının önüne çıkar. Çocuk dediğin durmadan ıslık çalmaz. Çocuk dediğin yemekten önce kiraz yemez. Çocuk dediğin hep top peşinde koşmaz. Çocuk dediğin kuş peşinde koşmaz. Çocuk dediğin kız peşinde hiç koşmaz. Çocuk dediğin büyüklerinin bir dediğini iki ettirmez. Çocuk dediğin zırt pırt televizyonu açmaz.
Çocuk dediğin söylenen işten kaçmaz. Çocuk dediğin anasının babasının odasını açmaz. Çocuk dediğin kapı çalınca koşar kapıyı açar. Çocuk dediğin insanın tepesine binmez. Çocuk dediğin akşama kadar bisiklete de binmez. Çocuk dediğin ıslak yerlere de basmaz. Çocuk dediğin sofrada adam gibi oturur. Çocuk dediğin büyüklerinin yanında oturmaz.
Çocuk dediğin haytalık etmez. Çocuk dediğin çocukluğunu bilir. Çocuk dediğin saygı sevgi bilir. Çocuk dediğin dersini bilir. Çocuk dediğin insanın kafasını şişirmez. Çocuk dediğin pırtlatmak için avurdunu şişirmez. Çocuk dediğin çok gülmez. Çocuk dediğin çağırılınca gelir. Çocuk dediğin yemek saatinde eve gelir. Çocuk dediğin yüzüne bakılınca kendine gelir.

Çetin ALTAN
(1985 )

Türk Usulü Öğrencinin Özellikleri:

Türk usulü öğrenci, nasıl başarılı olacağını merak etmez, araştırmaz,
Türk usulü öğrenci, derslerinde nasıl başarılı olduğunun farkında değildir,
Türk usulü öğrenci, için önemli olan öğrenmek değil sınıfı kör topal bitirmektir,
Türk usulü öğrenci, okuldaki öğrendiği bilgileri davranışa dönüştürmez,
Türk usulü öğrenci, davranışlarını öğrendikleriyle özdeşleştirmeye çalışır,
Türk usulü öğrenci, karnedeki kırık notları; “zayıfsız karne duvaksız geline benzer” sözüyle olumlu görmeye çalışır,
Türk usulü öğrenci, için dersin önemi ÖSS sınavında çıkıp çıkmamasına bağlıdır,
Türk usulü öğrenci, mükemmelidir, öğretmen ise hiçbir konuda bilgiyi doğru aktaramamaktadır,
Türk usulü öğrenci, için önemli olan üniversite hedefi değil, aldığı puana göre bir üniversiteye kapak atabilmesidir,
Türk usulü öğrenci, okul mezunu değil dershane mezunu olmayı hayal eder,
Türk usulü öğrenci, için liseler ÖSS sınavı için gerekli bir belgeyi sağlar, o da diplomadır.
Türk usulü öğrenci, için dershane onu üniversiteye hazırlayan kurumdur,
Türk usulü öğrenci, teorik bilgi edinmeden pratik bilgiye yönelir,
Türk usulü öğrenci, sınavlar sayesinde bilip bilmediğini öğrenmeyi değil, geçer not almayı düşünür,
Türk usulü öğrenci, derste not tutmayı bilmez. Sadece öğretmenin yaz dediklerini yazar.
Türk usulü öğrenci, geleceği değil bugünü kurtarmaya çalışır,
Türk usulü öğrenci, öğretmenine pasta börek getirerek başarılı olacağını zanneder,
Türk usulü öğrenci, beden eğitimi dersini isminde belirtildiği şekilde değil, futbol oynama dersi olarak görür,
Türk usulü öğrenci, alan seçiminde ilgi, yetenek ve hedefini dikkate almaz,
Türk usulü öğrenci, fen alnını zor (çalışkan öğrenciler okur), sözel alanı kolay (tembel öğrenciler okur), Türkçe matematik alanını normal (eh iştelik öğrenciler okur)olarak görür.
Türk usulü öğrenci, hiç anlamasa ve de hiç sevmese de fen alanına yönelmek ister.
Türk usulü öğrenci, fen alanın yönelen herkesin, doktor, eczacı v.b. olacağını zanneder,
Türk usulü öğrenci, kütüphaneyi nasıl kullanacağını ve hatta kütüphanenin ne olduğunu bilmez,
Türk usulü öğrenci, yazılıdan kırık not aldığında öğretmeni vermiştir, iyi not aldıysa kendisi almıştır,
Türk usulü öğrenci, kitap okumayı lüzumsuz bir iş gibi görür. Ara sıra sadece ders kitabı okur,
Türk usulü öğrenci, kitaba verilen parayı lüzumsuz olarak görür. Atari salonlarında harcanan para ve zaman ise doğru yerlerde kullanılmıştır.
Türk usulü öğrenci, kabadayı, cesaret, aşk içeren dizilere bayılır. Önemli bir belgeseli ise sıkıcı bulur,
Türk usulü öğrenci, üniversiteye girmeyi sadece hayal eder, hedef olarak seçip hareket geçmez (harekete geçenler ise zaten üniversiteyi kazanmış kişilerdir),
Türk usulü öğrenci, yıllık ödevi bile sadece bir günde yapıp öğretmene teslim eder,
Türk usulü öğrenci, derste soru sormaktan ve kendisine soru sorulmasından hoşlanmaz,
Türk usulü öğrenci, eğitilmeyi değil öğretilmeyi ister,
Türk usulü öğrenci, her şeyi kendisine yasaklanmış olarak algılar ve aşağıdaki şiir gibi birçok şiiri söyler, kabul eder. İç iletişimle böylece kendisini olumsuz olarak programlar,
“ derste konuşmak yasak,
Ağzımıza bant mı yapıştırsak?
Sınıfta yemek yemek yasak,
Midemize kilit mi taksak?
Sınıfta kalmak yasak,
Okuyup inek mi olsak?
Saati sormak yasak,
Derste sıkıntıdan mı patlasak?
O yasak, bu yasak,
Vallahi arkadalar,
Şu okuldan bir mezun olsak…”

19 Mart 2005 Cumartesi

Otobüste

Okul yolunda sık sık uyuklarken yakalıyorum kendimi. Büyük bir ihtimal daha otobüse binmeden kendimi ayartıyorum çünkü gideceğim yol ve süre esas alınırsa uyumak elzem geliyor. Hem ne elzem, gördüğüm rüyaları kırk yıl yatsam o koca yatakta canlandıramam ama bir gariplik var ki çoğunu daha otobüsten indiğim anda unutmuş oluyorum. Yüzümde bir tebessümle yakalamasam kendimi bu rüyalarla ilgili yorum yapmamda neredeyse imkânsız olacak. Evet, gülümserken yakalıyorum kendimi. Bu da bir süre keyifli olmamı sağlıyor. Tahmin edersiniz ki bu keyif halini uzun süre yaşayamıyorum ya da kendime yakıştıramıyorum. Son anda otobüsün penceresinde sırıtan, sarı kafalı üstelik çilli çocuk – bu benim kâbusumdur – uyurken ağzımın açık kalmış olma ihtimali üzerine tedirginliğimi çoğaltıyor. Olasılıkla gözlerim kapanmış, başım önüme düşmüştür. Daha kötüsü ağzım burnum bir birine karışmış ve ben her defasında irkilip başımı kaldırıp tekrar uyuklamaya koyulmuşumdur. Görülüyor ki insan boynunun belası yoksa başının mı demeliydim. Her neyse. Bu ayrımda benim aklımda kalan o sırıtkan çocuğu yakalayıp yakalayamayacağım. Ulan Bir elime geçersen. Derim hep hiçbir zamanda geçmez. Hem bende çok sevmez miyim böyle bir anda, hayatta bir daha karşılaşma ihtimalim olmayan birine nanik yapıp kaçmayı. Sonra pişman olurum demeyi dilerdim ama olmam. Bundan bir çeşit zevk dahi alırım hatta abartır aklıma geldikçe gülerim. Ama bu durumum dahi o çocuğu yakaladığım takdirde yapacaklarımı yumuşatacağını sanmayın. ‘Vay haline’ derim. Şimdi düşünüyorum da bir dahaki seferde böyle bir durumda kalırsam hemen otobüsün peşine takılıp intikam almalıyım.Otobüsteki uyku, gün içinde daha zinde olmamı sağlar ancak nedense uyandıktan sonra bir müddet aptallaşırım - bu hep olur ama – ne söylediğimi bilemem, ne tarafa yürüyeceğimi kestiremem.Benim otobüste okuma yaptığımda bilinir. Bugünlerde giydiğim paltonun cebi çok küçük olduğundan büyük kitapları yanımda taşıyamıyorum – çok taşırım ya - bu nedenle evdeki ince, boyut olarak küçük kitapları takibe aldım. Bu kitaplar inanılmaz boktan oluyorlar. Oysa okurluk serüvenimin en kötü anları boşa yapılmış okumalardır. Her gün iki saat yolculuk yaptığım dikkate alınır ve bu kitaplarla bir şekilde çarpılırsa - nasıl yapacağımı bende bilmiyorum - ne kadar zor anlar yaşadığımı anlamış olursunuz. Kesinlikle otobüste kitap okumayı tavsiye etmem. Yapabiliyorsanız başka uğraşları salık veririm. Bir kere titreyen yazıları takip etmek midenizin dengeli yapısını kısa sürede bozacaktır. Yanınızdaki ne kadar ilgisiz bir insanda olsa, bir süre sonra elinizdeki kitaba tanık olur ve o andan itibaren etraftaki en farklı nesne olan kitap, hayatta hiç kitap okumamış olduğunu düşündüğüm bu adamda kısa sürede ilgi uyandırır. Adama da yazık, iyisi okumayın. Zaten bende bu ince, küçük kesim kitabı uzun süre okuyamam. Çokta entelektüel nedenlerden değil bu durum. Ne yazık ki gözlerim kapanır, uyku bastırır ve ben o elzem rüyayla baş başa kalırım.Benim otobüste okuma yaptığım bilinir. Ama nasıl bir okuma yaptığımı siz daha iyi biliyorsunuz artık. Şimdi koro halinde benim hep uyukladığımı söylüyor olmalısınız. Ancak her gün farklı ruh halleriyle binerim otobüse. Bazı günler bir centilmen, kalkar yer veririm bayanlara ve yaşlılara. Bazı günler aksi, sıkışan kalabalığa ya da daha bulamazsam kapıyı kapatmayı unutan sürücüye daha da bulamazsam il trafik müdürlüğüne, İETT’ye çatarım. Bazı günler bomboş bakarım olup bitene. Bazen dikkat kesilirim olup bitene. Hangi halde olursam olayım kesinlikle hoşlanmam; omzuma dokunup uzatır mısın diyen elden. Bu el genelde iki parmağı arasına sıkıştırılmış parayla girer gözümün menziline, oralı olmamam arkamdakini bir süreliğine kızdırsa da başka bir uzatıcı bulur kendine. Bu ellerden bazıları utangaçtır daha önündekinin omzuna dokunduğu anda anlarım bunu, ezilerek ağzından bey’fendi sözcükleri dökülür; elindeki parayı uzatırken temas etmemek için özel bir çaba gösterir. Bazılarının kendinden emin eleri vardır. ‘Şunu uzatsana’ ama ben bildiğiniz üzere ilgili olmayınca bozulur. İnerken kaçamak bir bakışla herifin suratına bakarım. Yaşasın kötülük!

17 Mart 2005 Perşembe

Öğrenme Teorileri

Öğrenme teorilerinden hangisini kullanıyorsunuz? Yoksa şu şekilde mi sormalıydım; öğrenme teorilerini kullanabiliyor musunuz? Hangi şekilde gidiyorsunuz okula? Sınıfa girdiğiniz anda öncelikleriniz neler? İlk önce bakarım sınıfa, şöyle bir heyt çekerim. Bir süre beklerim yerlerine geçsinler. Sussunlar, dersin başladığının, sınıfta olduklarının farkına varsınlar. Acaba ya onlar ne şekilde geliyorlar, okula.
Kendimi tekrar motive etme isteğimi nedir? Elimdeki kaynakları şöyle bir taradım. Web de arandım, buldum, buluşturdum, karıştırdım. Edindiklerim, bana iyi bir öğretmen olmanın teorilerini anlatıyordu. Dersi nasıl anlatmamı, teneffüste nasıl davranmamı, etkili zaman kullanımını, sabırlı olmanın erdemlerini, hoşgörülü olmanın faziletlerini okudum… okudum… okudum. Motive etti mi bari? Doğrusu sizi yanıltmak isterdim.
Hiçbir şey yapamasam da biliyorum ki. Haftanın ilk günü geldiğinde, bütün yaşamımı itip bir kenara, çıkarıp boynumdaki tüm yaftaları; gireceğim okulun demir kapısından içeriye. Şimdilerde bu önemli bir iş, bir başarı sayılır. Sonra. Sonrası öğrenme teorilerinin de sırası gelir bir gün nasıl olsa.
Sormadan edemeyeceğim. Ya çocuklar, hangi duygularla girecek, demir kapıdan içeriye? Gelsinler yeter diyorum. Şimdilerde bu da bir iş, bir başarı sayılır ne de olsa.